Aşkın Derûnî Yanlarına Köprü Kurar Türküler…

Gecenin bir yarısı… Çoğu kişi uykunun derin kollarına bırakmış bedenini… Böylece gündüz yaşanan birçok gerginliğin, sıkıntının, gerek fizikî, gerek ruhî manada yorduğu vücut, git gide bütün azaları bürüyen bir ağırlığın eseri olmuş ve gözler kapanmıştır. Ben ise çoğu zaman olduğu gibi yine masamın başında bir şeyler okumakla ya da karalamakla meşgulüm. Yıllardır aynı minval üzere devam eden ve bırakmak istesem de bırakamayacağım, beni istila etmiş bu durum, alışkanlık desem alışkanlık değil, bağlılık desem bağlılık değil. Ancak kitap ve yazı sevdalılarının daha iyi anlayacağı bu hareket tarzını herhangi bir şekilde tanımlamak ya da isimlendirmek de gerekmez. Yıllardır birbirinin her halini içtenlikle karşılamış, her şekilde birbirine dostça davranmış, hiç ihanet etmemiş, üzüldüğünde teselli etmiş, sevindiğinde buna sevinçle karşılık vermiştir kitaplar ve kalemden dökülen cümleler.

                İşte yine onlarla hemhâlım ve bir yandan da bu ikiliye eş ettiğim türkülerin hüzünlü nağmeleri kaplıyor odamı… Yüreklerimize sunduğu seslerin ve ezgilerin zihnimizdeki tedailerinin etkisi altında, bir yandan yeni kelimeler bulmanın ve bunu cümleye dönüştürmenin telaşı içerisindeyken, bir yandan da yüz yıllar öncesinden bize intikal eden bu halk verimlerinin bizim millet olma serüvenimizdeki yerinin ne kadar önemli olduğu konusunda kafa yormaya çalışıyorum.

                Benim yıllardır yaşadığım diyar, ülkemizde söylenen türkülerden büyük bölümünün derlendiği ve arşive kazandırıldığı, isminden çok “Yiğit lakabıyla anılır” sözünde olduğu gibi, insanları “dadaş” olarak anılan, ülkemizin soğuğuyla da ünlü bir yöresi… Şimdilerde olduğu gibi, geçmişte de müziğimize büyük sanatçılar armağan etmiş bu şehre gelenlerin hatıralarında, dost sohbetlerinde icra edilen klasik şehir musiki önemli bir yer tutmakta, yazdıkları arasında dikkat çekmektedir. Buna en iyi misal, Türk edebiyatının zirve isimlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın çoğu kişi tarafından bilinen meşhur eseri “Beş Şehir”de anlattıklarıdır. İsteyen, merak eden, kitabın Erzurum bölümünü yeniden okuyabilir ki, burada İstanbul’dan sonra en çok yer verdiği şehirdir. Bir dörtlükte de şairin (Alparslan Aydın/Dadaşın Türküsü) dediği gibi, bu şehir hâlâ türkülerin ve türkülerine sevdalarının, kahramanlıklarının yansıdığı şehirdir:  

Güzeller bezenmiş toya giderler, 
Öyle bir güzellik ki akan su durur.
Dadaşımın yüzünde keskin hançerler, 
Yiğitlik mührünü tarihe vurur. 

Türkülerin görkeminden, güzelliğinden ilham alınarak söylenen, daha nice şiir ve bu şiirleri söyleyen nice şair ve Türkün coğrafyalarına seslenen, sözün ve nağmenin etkisiyle buraları yurt haline getirmemize yardımcı olan, vatan olarak bellememizi sağlayan daha nice türkümüz vardır. Uzun vakitler boyunca hakimiyetimizde kalıp, sonrasında bırakmak zorunda kaldığımız topraklarda bile hâlâ bizim türkümüz söylenmeye, bizim adaletimiz ve kahramanlığımız anlatılmaya devam etmektedir. Artık sınırlarımız için de olmasa dahi, türkülerimiz oralarda söylendikçe ve atalarımızın izleri, yaptıkları, ettikleri o ülkelerde dillendirildikçe, buralar gönül coğrafyamızda yer almaya devam edeceklerdir. Çünkü türkünün sınırı olamaz.

Dinledikçe bu seslerden bu unutulmaz, bu derin, bu manalı bu türküleri; bir turna kanadında, bir bulut üstünde, bir suyun çağlayışında akar gideriz; memleket aşrı, yüreğimizin hızıyla, gönlümüzün avazıyla… Ne dile sığar türkünün anlattıkları, ne yere, ne göğe, ne şiire, ne romana ve ne de hikâyeye… Bu sözler öyle sözlerdir ki; insan duyunca; sanki ötelerden bir hava sezer bu söyleyişte ve bu sözlerde… İlahi bir sır vardır sanki içlerinde ve ilahi olana dair bir hikmet gizlidir her bir yerinde… Can dayanmaz bir cevherin, yükte hafif, pahada ağır zenginliğini, üzerinde epeyce düşünülecek bir sözün derinliğini, değdiği ruhları istilâ eden bir nağmenin güzelliğini hikâye eder. İşte bu türkülerden birinde diyor ya!

Akşam olur karanlığa kalırsın…
Derin derin sevdalara dalarsın…
Beni koyup yad ellere varırsın…
Sana zulüm bana ölüm değil mi?

Kim söylemiştir, hangi yürekten dökülmüştür; bir yalvarışla, bir ağlayışla söylenen bu sözler… Sevdasını anlatırken, gövdesini aşk uğruna ateşlere atan, sevdiği için ölümü bile göze alan bu kişi kimdir, nerelidir, adı sanı nedir? Şekli şemaili bilinir mi? Kim görmüştür, kim konuşmuştur onunla… Ne zaman yaşamıştır ve nerede ölmüştür?  Bunların hiçbirinin önemi yoktur. Zaten kimse de dikkat etmez bu ayrıntılara… Asıl önemli olan söyleyen ve söylenendir. Söylenen; zamanın bir yerinden bize seslenen türküdür, söyleyen ise koskoca gövdesiyle vatan toprağını kaplayan büyük bir millettir; Türk milletidir. Onun muhayyilesinden, onun kolektif şuurundan neşet etmiştir bu türküler ve bizim dünya yüzündeki hayat maceramızı anlatmaktadır. Hepsi topyekûn bizi hikâye eder; bizim anlayışımızı, bizim bakış açımızı, bizim ortak yanlarımızı, bizim sevgimizi, bizim şefkatimizi, bizim inceliğimizi, bizim maşerî vicdanımızı ve millet olarak karakterimizle ilgili daha birçok yanımızı ortaya koyar.

Derler ya türkü söyleyen ve dinleyen insandan zarar gelmez. Bu söz çok mühim bir gerçeğe işaret etmektedir. Yüreği yumuşatan, gönülleri aşkın derûnî yanlarına köprü kurmaya çağıran, dinlerken hüzünlendiren, dinlerken yaşın yaşın ağlatan, dinlerken neşelendiren, dinlerken insanî yönlerimizi öne çıkaran bu türkülerden hiç kötülüğe çağıranına rastladınız mı?   

Onun içindir ki; güzel ve yüreği yaralı insanların çoğunun ya şiirleri vardır ya da türküleri… Bu kişiler içinde ise, şairlerin hususi bir yeri vardır. Zira onların bu konulara ayırdıkları vakit ve mesai, herkesten fazladır. Tıpkı bunlardan biri olan merhum şair Bahattin Karakoç gibi… Türkülerin sevdalısı bir güzel insan, mısralarıyla kültürümüzü geleceğe taşıyanlardan bir mısra vurgunu, gür sesli bir ozandır o da… Hayatı boyunca şiir söyledi ve bu şiirlerle kendisinin hissettiklerini anlatırken, aslında bizi söyledi, bizi, yani içine doğduğu bu coğrafyayı, bu vatanı, bu milleti, bu vatanın dört bir yanından ses veren türkülerimizi, onların içinde yuvalanmış olan insanlığımızı, sevdamızı, sevgimizi anlattı.  “Türküler Salt Türkü Kokar” adlı şiirinin bir bölümünde de dile getirdiği gibi:            

Köze sür, kebaplık etin
Tuzu, türkü türkü kokar.
Kulak verin, bu milletin,
Özü türkü türkü kokar.
Acısı vursa kenarın,
Eğilir dalı çınarın…
Su içtiğimiz pınarın
Gözü, türkü türkü kokar.
Her düğünde seymen coşar
Yürek gürler, kanlar taşar
Biz ölsek türküler yaşar
Dizi, türkü türkü kokar.
Dokunun, teller inlesin;
Koşulun, yer-gök dinlesin..
Karakoç’u kurban kesin,
Sözü türkü türkü kokar.

Özümüze, gözümüze, tozumuza, düzümüze, nazımıza, dizimize, izimize, sözümüze ve daha nice nice değerimize vurgu yapıyor şair; mısralarına türkülerimizi aracı kılarak… Kahramanmaraş’ın ve ülkemizin bu güzel insanını, koca ustayı, kültürümüze yaptığı katkı sebebiyle bir kez daha rahmetle ve hürmetle analım ve diyelim ki:          Sen bizim yüreğimizden geçeni söyleyen, söyleyemediğimizi söyleyip bizi kendimizden geçirensin… Bizi bizden alıp ovalar, koyaklar boyunca götürensin… Dilimizin dönmediği, elimizin ermediği, hızımızın yetmediği, sözümüzün dinlenmediği yerde araya girip, bizim için konuşan, bizim için ağlayan, bizim sızlayan ve inleyensin… Sen bu türkülerin şairi, sen şiirdeki gür sesinle bu türkülerin güzelliğini mısralarınla dört yana anlatan, içinde barındırdığı öz kültürümüze ait özelliklerden pay alması için ülkemiz insanına mısralarınla seslenerek, bilmeleri, ibret almaları, benimsemeleri için bunları onlara dağıtansın… Hey koca yürekli şair, yattığın yer nur, mekânın cennet olsun.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Vusul.. Usûl.. Velhasıl.. / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar-104 / Şiraze
Aforizmalar / Naz
İki Sufinin Mücadelesi / Enes Güllü
Uzaktan Uzağa / Ömer Eski
Tümünü Göster