Batı’nın Gözlerini Doğu’ya Çeviren Yazar

Fırtınalı gönüllerde ve zihinlerde şimşeklerin altında güllerin açmasını sağlayan bir kitap; Ermiş.* Lübnanlı Hıristiyan yazar Halil Cibran’ın yazın hayatının kapısını ölümsüzlüğe açan altın anahtarının adıdır. Mistisizm, felsefi ve sosyolojik bir sentezle dilin görkemi ve güzelliği içinde evrensel bir libas giydirmiş Ermiş’e. Diğer eserlerinde olduğu kadar olmasa da yer yer aşk acısı onu romantizmin koyu derinliklerine sürüklemiş.

Batı’nın gözlerini doğu’ya çeviren yazar; ram olmanın değil başkaldırının yazarıdır. Cibran, iç denetim odaklı bir yazardır. Kendi kendinin komutanıdır… Kelâm-ı kibarı yüksek sesle okunsun diye yazmış adeta. Anlatımındaki şiir iklimi duyarlılığıyla birleşince insanın kişiliğine silinmez izler bırakıyor. İnsanda bıraktığı izler, derininde bir sızı duyarak parçalara bölünüp, dağılan ruhunda hep bir ümit taşır.

Kitaptaki resim çalışmaları alegorik değil, görsel tasarımın ötesinde bir sentezlemedir. Cibran kullandığı kelimelere libas giydirmediği gibi resimlerinde de aynı tercih yoluna gitmiş. İnsanları doğadaki olağan haliyle işlemiş. Giysilerden arınık, çıplak… Bu resimlere felsefe penceresinden bakıldığında gerekli edebi açıdan bakıldığında sakıncalıdır?!

Evet, şimdi bir bütünü eksiksiz tamamlayan, insanı ve insanlığı doğumdan ölüme işleyen yirmi yedi öğretiyi sırayla ele alalım. En yüceye erişen bir elçinin öğretilerinin gelişidir. Geminin Gelişi. Ermiş ki kendini sorgular, kendiyle hesaplaşır. Ama asla karşısındakini sorgulamaz. Sormaz. Sadece yanıtlar. Bütün elçiler gibi, aydınlatıcılar gibi… Onu okurken hayatın yüreğine dokunduğunuzu hissedersiniz. “Sonra sana karışacağım, sınır tanımayan bir büyük denize sınır tanımayan bir damla olarak.”(s.20)

Sevgi’den söz ederken bütün varlığınızla ona inanmanızı size inandırır. “Başınıza tacı oturtacak olan da, sizi çarmıha gerdirecek olan da sevgidir.” (s.27) ve devam eder.

“Karşısındakine kendinden başka hiçbir şey vermez Sevgi ve kendinden başka hiçbir şeyi de geri almaz. Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir ne de kendisine sahip olunabilir;

Çünkü sevgi kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir.

Sevgi gelip sizi bulmuşsa ‘Tanrı’yı yüreğimde taşıyorum demektense, ‘Tanrı’nın yüreğine eriştim’ deyin. (s.29)

Evlilik: Şartlı sevgiyi reddetmek.

“Birbirinizi sevin ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın.” (s.31)

Bölüşerek ama birbirimizin lokmasında gözümüz kalmadan hayatımızı idame ettirmek. Bir’in güzelliğini, sonsuzluğunu tatmak, tinde. Aynı mabedi taşıyan sütunlar gibi ayrı tenler olduğumuzu unutmadan…

Çocuklar: Bir nutfeden hasıl olan çocuğun(insanın) canının nereye ait olduğunu, ki bu yerin cennet olduğuna işaret ederek ebeveynlerin gerçek sahibi olmadıklarını belirtir.

“Çocuklar, sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler. Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi asla”. (s.34)

Vermek: Saklamanın, sömürmenin; kimsenin yarınının olmadığı bir dünyada fakirlik olduğunu, vermenin asıl zenginlik olduğunu öğreneceksiniz. Bu denemeyi okurken düşündüğümüz, inandığımız gibi yaşamadığımızı fark edecek, insan yüzümüzde yüksek gerilimli bir utanç beliriverir.

“Olur da bir şeylere muhtaç duruma düşerim korkusu, gerçekte muhtaç durumda olmanın ta kendisi değil midir?

Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilmeyecek susuzluk değil de nedir?” (s.37)

Yemek ve İçmek: Aydınlıkla beslenerek yaşamak. Bir varlığın ölümü başka bir varlığın yaşama sebebi olarak gösterilir. Ve aslında ölümün hiç olmadığının kurgusu olan aforizmalardır.

Çalışmak: Çalışmanın erdemliliğine ve çalışan insanın hayata daha çok bağlandığına, hayatı daha çok sevdiğine değinir.

“Sevgiyle dolu olarak çalışırsanız, ilkin kendinize, sonra birbirinize, sonra da Tanrı’ya bağlanmış olursunuz.” (s 45)

Ve çalışmayı şöyle tanımlar: “Dokuduğunuz kumaşı, sanki yalnız en sevdiğiniz kimse giyecekmişçesine yüreğinizden çektiğiniz ipliklerle dokuyabilmek,” (s.46)

Sevinç ve Keder: Hangi tarafın ağır basacağı kestirilemeyen bir terazinin kefeleri olarak değerlendirir sevinç ve kederi. Sevinç için;

“Sevinciniz, gerçekte peçesini kaldırmış kederinizdir.”

Keder için;

“Bir zamanlar sizi mutlu kılmış olan şeye ağlamak” der. Sevinç ve kederde aslolan dengedir ona göre.

Alıntılardan da anlaşıldığı gibi Cibran, gelenek ve modern dili başarıyla birleştiren bir kalem ehlidir. Şiirsel anlatımının yanında, olgulara farklı sentezler getirmiş. Onu okurken bir elçinin öğretilerini okuyor yanılgısına düşebilirsiniz. Cibran ‘Ermiş’ eserinde vahiy alan bir elçi gibi davranır. Yani Ermiş, tahrif edilmiş kutsal bir kitap gibi duruyor. Çünkü İlahi olandan beslenmiş. Ama gerçek olan, bir beşerin eleğinden geçmiş olduğudur!..

Cibran’ı yaşamı boyunca çektiği acı ve ızdıraplar onu delirtmeye yetmiştir. Bundan olsa kırık bedenin âşık ruhu asidir hep. Ama yaşadıkları yazdıklarını asileştirmez. Yazdıkları sevgi ve hikmet mektuplarıdır. Vaziyet bu iken, onun için; “Doğu düşüncesini Batı diliyle yazmış.” diyenler yanılıyorlar kanaatindeyim. Çünkü sevgi ve hikmet Batı’dan değil Doğu’dan çıkıp yüksele gelmiştir. O zaman Cibran için; Doğu düşüncesini Doğu diliyle yazıp Batı düşüncesine yerleştiren yazar demek daha yerindedir. Zaten hem Doğu’da hem Batı’da okura kendini kabul ettirmesinin hikmeti bu olsa gerek.

Konut: Kentin duvarlarına (saraylara, kulelere) toprağı tercih etmek. Yuvayı sahiplemek… Sarayların, villaların görkemli ve şaşalı hayatın aslında bir günah, bir yük olduğunun ispatı değil mi? “Rahatlığın içinde rahatsız yaşamak” olarak tanımlar.

Giyim: Bu denemeyi üstten okuduğunda örtünmenin gereksiz olduğunun yanılgısına düşer okur. İnsanın özgürlüğünü kısıtlayıcı, güzelliğini engelleyici bir unsur olarak görülür. Lakin okur, Cibran dilinin mavi okyanuslarındaki suların derinliklerine dalınca örtünmenin ama alçakgönüllü ve gösterişsiz örtünmenin asıl özgürlük olduğunun, temiz ve saf olmayanın bakışlarından korunabilmeye yarayan bir kalkan olduğunu keşfeder. Keşfedince de gösterişin prangalardan başka bir şey olmadığını haykıracaksınız. Gösterişliliğinize tövbe edecek alış- veriş hastalığınıza reçete aramaya çıkacaksınız.

Alım Satım: Bu kısımda, sevgi ve adalet içinde bereketli ve helal kazancın sırrını bulacaksınız. Elleri bereketini yitirmiş olanların (hırsızların, hortumcuların, haramilerin) kınandığı, dışlandığı bir pazar, bir köy, bir şehir, bir dünya… Ve onlar için; “Ya bizimle tarlaya gel çalış ya da kardeşlerimizle denize çık, ağını ser,” (s.57) denilmiş.

Suç ve Ceza: “Hata-işleyen de sizlerin tümünün gizli isteği ve onayı olmadan hata işleyemez.” (s.59)

İşte size asıl suçlu benim dedirtecek, günümüzde olduğu gibi bütün zamanların evrensel gerçekleri. İşlenen suçlardan payesiz kalmayacaksınız. İnsanın yüreğine ağırlık verecek şu sözlere bakın:

“Öldürülen kendi ölümünden dolayı sorumsuz değildir.

Ve soyulan soyguna uğradığı için suçsuz değildir.

Doğru olan, kötülerin yapıp ettiklerine bakılarak masum sayılamaz.

Zalim zulmünü işletirken, Ak-ellilerin elleri temiz olamaz.

Evet, suçu işleyen kimse, çoğu kez, yaraladığının kurbanıdır.

Dahası; mahkum kılınmış olan, suçsuz ve günahsızların yük taşıyıcısıdır.” (s.61)

Suç ve Ceza üzerine yazılmış denemeyi okuduktan sonra bilmem kendinize hangi cezayı uygun görürsünüz ve kendinizi nasıl cezalandırırsınız ya da cezalandırabilir misiniz?

Kanunlar: öyle müthiş bir tevafuk ki, bizim ülkenin kanunları anlatılmış adeta. Kanunlar ve gölgeleri… “Eşeğin Gölgesi”ni bilmeyen var mı?

“Boynuna vurulmuş boyunduruğu seven ve ormanda gönlünce yaşayan geyiği ve ceylanı serseri sanan öküze ne denir ki?” (s.65)

Özgürlük: Özgürlüklere tapındıkça özgürleşebilir miyiz? Özgürlüğe nasıl kavuşulur? Özgürlüklerin kölesi olarak mı?..

“Ve eğer kurtulmak istediğiniz görüntü bir korkuysa o korkunun yerleştiği yer kendisinden korkulanın eli değil, sizin yüreğinizdir.” (s.69)

Düşünce ve Hırs: “Düşünceniz ve hırsınız, engin denizlere açılmış olan ruhunuzun dümeni ve yelkenleridir.” (s.70)

Huzur ve barışı sevmek için ruhların mücadele ettiği bir savaş alanına gitmeye ne dersiniz.

Acı: Topraklarda zuhur eden mevsimler gibi acının da yüreğimizin mevsimlerinden biri olduğunu kabul etmek.

“Yürekleriniz kendi sessizlikleri içinde gecenin ve gündüzün gizlerini bilirler.” (s.75)

Kendini Bilmek: bilinmeyen hazinelerimizi bulacağız, hazinelerimizi ölçecek terazinin olmadığını fark edeceğiz… Her zaman için kendimizin yeni keşfedilecek bir adası vardır.

“ ‘Daima gerçeği buldum’ değil, ‘Bir gerçeği buldum,’ deyin” (s.77)

Öğretim: “Ve her biriniz Tanrı’nın bilgisinde tek tek yer aldığınız içindir ki, her biriniz Tanrı’yı kavramakta ve yeryüzünü anlamakta tek başınasınızdır.” (s.79) diyerek öğrenmenin öğretmende değil insanın kendisinde başladığını ve yine kendisinde bittiğini vurgular.

Dostluk: Sevginin ekilmesi, şükrün biçilmesi… Evet veya hayır’ı yüzüne vurmaya cesaret ettiğiniz, sözcükler tükendiğinde kifayetsizliğin paylaşılmasıyla yeniden hayatın bulmasıdır.

“Dostunuz, sizin karşılığını bulmuş ihtiyacınızdır.” (s.80)

Söz söylemek: Söz ki kanatların kırılması, düşüncelerin kafese konulması; yani düşüncenin yarı yarıya öldürülmesidir.

“Düşünce uzayın bir kuşudur, sözcüklerden yapılmış bir kafese konulduğunda belki kanatlarını açabilir, ama uçamaz.” (s.82)

Zaman: ölçüsüz ve ölçülemeyen, sınır tanımazlığın, bölünmez ve bir yere sığamayan bilinç; yani sevgi gibi kuşatıcı ve içinde olan…

“İçimizdeki o zaman tanımayan dün’ün bugünün anısı, yarın’ın da bugünün düş’ü olduğunu bilmektedir.” (s.84)

İyi ve kötülük: Yazar bu bölümde iyiden söz edebileceğini, kötüden söz edemeyeceğinin altını çizer. Sebebini ise;“Çünkü kötü, kendi açlığı ve susuzluğu nedeniyle işkence çeken iyiden başka nedir ki?” (s.86) diye cevaplar.

Kısaca burada iyilik, kendinden verme, kötülükse oyalanma veya tembellik olarak ele alınmıştır.

Tapınmak: sıkıntı ve darlıkta yapılan eylem. Ruhun daveti üzerine ağlamaya durmak. İçimizdeki karanlığı kusmak… Oysa yüreğimizin aydınlığını akıtabildiğimiz sürece donanırız.

“Sıkıntılara uğradığınız ve darlık çektiğiniz zamanlarda tapınırsınız; neşenizin tam ve günlerinizin bereketli olduğu zamanlarda da tapınabilseniz.” (s.89)

Onu okudukça içinizde dua dua karıncalanan parıltı ışıyacak ve şöyle duaya başlayacaksınız:

“Bize gereken yalnız sensin ve bize kendinden bir şey daha vermekle her şeyi vermiş olursun.” (s.92)

Zevk: Hiçbir şey söylemeden bu sözleri birlikte okumaya ne dersiniz?

“Zevk bir özgürlük-türküsüdür.

Ama özgürlük değildir.

O, kendine yükseklik arayan bir derinliktir.

Ama kendisi ne derinlik ne de yüksekliktir.

O, kafestekinin kanat takınışıdır.

Ama çevrelenmiş uzay değildir.” (s.93)

“Zevkin yedi kız kardeşi vardır ve en göze çarpmayanı bile zevkin kendisinden daha güzeldir.” (s.94)

“Arı için zevk çiçekten bal toplamak,

Oysa çiçeğin zevki de arıya balını sunabilmektir.

Arı için çiçek, hayatın pınarıdır,

Çiçek için de arı, sevginin elçisidir,

Zevkin karşılıklı alınıp verilmesi ise gereksinim ve doygunluğun mutluluğudur.” (s.95-96)

Güzel: Güzelin izafi olduğuna dair müthiş örnekler. Güzele dair söylenen her şey;

“Gerçekte güzel için değil, doyurulmamış eksiklikler içindir.

Oysa güzel bir gereksinim değil, bir doygunluğun kıvancıdır.

Ne susuz kalmış bir ağız, ne de açılmış boş bir eldir.

Yürekte tutuşmuş bir can’dır büyülenmiş. Sonsuza kanat açmış melekler birliğidir.

Güzel hayatın kendi kutsanmış çehresini örten peçeyi kaldırmasıyla görülen hayattır.

Oysa hayat da, peçe de sizsiniz.

Güzel bir aynadan kendini seyreden sonsuzluktur.

Oysa, sonsuzluk da ayna da sizsiniz.” (s.98-99)

Din: El Mustafa yanıtladı:

“Bugün ben dinden başka bir şeyden söz ettim mi ki?” (s100)

Yukarıdakilerin tümünü kastediyor. Evet, gerçektende din, inancın eylemleştirilmesi; yani günlük yaşayışımız değil de nedir?

Ölüm: Bu kısımda ölümü hayatın kalbinde arayacaksınız. Ölüm korkusuyla yaşarsanız hayatı kavrayamazsınız. Onun için kalbinizle hayata sarılın.

Çünkü hayat ve ölüm, tıpkı nehir ile deniz gibi, Bir’dir.

Gözleri geceyle-sınırlanmış ve gündüzleri kör bakan baykuş, aydınlığın gizeminden peçeyi kaldıramaz.” (s.103)

Kitabın son on beş sayfası bana laf ü güzaf gibi geldi. Rahatlıkla gereksiz denilebilecek ya da olmasaydı da olurdu denilen sayfalar.

Ama özetle şunu söylemeden edemem; Cibran’ın Ermiş’ini okuduktan sonra sevginin erişemediği uzaklığın olmadığını göreceksiniz.

* Halil Cibran (Çeviren: Aytunç Altındal), Ermiş (Orijinal adı: The Prophet), Anahtar Kitaplar Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul, 2005.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan / Şeref Akbaba
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -99 / Şiraze
Rüzgâr Bizi Sürükleyecek / Abdullah Ömer Yavuz
Benin / Bir Garip Müslüman Diyarı / Ahmet Mahmut Şen
Hikmet Burcu Peşinde / Erdoğan Muratoğlu
Tümünü Göster