Masal İçinde Masal

5.

“her gece her gece
masal gezer gökyüzünde
denizi mora boyamışlar
hayâl hayâl içinde”

Bütün evler tek tek gözden kaybolmuş ve Feri çevresine baktığında yemyeşil bir çayırın ortasında durduklarını fark etmiş. Kızıl duman gezinirken gökte, aynı ses tekrar etmiş: “Takılın peşime, hayâl denizine götüreyim sizi.” Kimdir, nedir diye bakınırken etrafına, biraz tereddüt etmiş Feri. Raza’nın yanına çöküvermiş az biraz dinlenmek, yaşadıkları son maceranın etkisini üzerinden atabilmek için. “Dur hele, bir dinlenelim; yordu bizi bu beklenmedik hikâye,” diye mırıldanmış. “Bu dünya hiç tekin bir yer değil Raza,” demiş. “Temkinli davranmak gerek, o yüzden, güçlü hislerinle bize yol göstermeyi ihmâl etme,” diyerek de onu uyarmış. Taze otların üzerine bir güzel uzanıp gözle­rini kapatmış ve Gayka’nın yüzü belirmiş karşısında. İçi geçmiş. Sonra da derin bir uykuya dalmış.

“Takılın peşime, hayâl denizine götüreyim sizi.”
“Takılın peşime, hayâl denizine götüreyim sizi.”
“Takılın peşime, hayâl denizine götüreyim sizi.”

Israrla çağrısına devam eden kızıl duman sabırla beklemiş Feri’nin uyanmasını. Havada bir oraya bir buraya uçuşup durmuş. “Takılın peşime, hayâl denizine götüreyim sizi.”
“Çok yer bilirim, çok şey bilirim; takılın peşime, hayâl denizine götüreyim sizi.”
“Damdan dama uçarım, bulutlardır yoldaşım; takılın peşime, hayâl denizine götüreyim sizi.”

Saatler geçmiş. Sonunda Feri açmış gözlerini. Bir güzel gerinmiş. Kızıl duman kendince söylenme­ye devam ediyormuş. “Takılın peşime, hayâl denizine götüreyim sizi.”

“Amma inatçı çıktın sen de,” demiş kendine çeki düzen vermeye çalışırken Feri. “Söyle bakalım, sen kimsin ya da nesin? Önce bir tanışalım belki takılırız peşine.” Kızıl duman, “Rojo” demiş. “Benim adım Rojo. Kuyuda hapsedilmiştim. Ateş beni serbest bıraktı. Takılın peşime, hayâl deni­zine götüreyim sizi.”

“Çok ısrar ettin, bizim de yapacak bir işimiz yok zaten. Götür bakalım bizi şu hayâl denizine de bir görelim,” demiş Feri. Böylece Raza, Karınca ve Feri başlamışlar Rojo’yu takibe.

Rojo gökten yere doğru alçalmış, önlerinde kıvrıla kıvrıla yön göstermiş onlara. Yürümüşler… yürümüşler… yürümüşler… Tepelerin arkasını, dağların başını, vadilerin derinliğini görmüşler. Pek de yorulmuşlar. Ayaklarına kara sular inmiş. Bir tek Karınca’nın keyfi yerindeymiş. Feri’nin omu­zunda yan gelip yatmaktan başka hiçbir çabaya girmemiş. Yetmemiş bir de bu vaziyetten epeyce şikâyetlermiş: “Çok sıkıldım ya hu! Nerede bu deniz?”

Raza sinirlenmiş: “Biz de sıkıldık, ama yürümekten. Senin keyfin yerinde tabiî. Acıktık, susadık. Yorulduk.”
Karınca bir kahkaha bırakmış havaya: “Buna ‘kader’ diyoruz biz. Bir yarım buğday tanesiyle bir yılı geçirebilirim. O da hep yanımdadır. Gözüm gibi bakarım ona.”
Raza daha bir sinirlenmiş: “Aman ne güzel!”
Feri girmiş aralarına: “Azıcık susun ya hu! Hiç mi bitmez kavganız sizin?”
İkisi de sus pus oluvermiş bu azarı yer yemez. Ama birbirlerine ters bakışlar atmaktan da geri durmamışlar.
Sonunda önlerini sonsuzca uzanan su kıyısı kesivermiş. Feri, “bu da ne?” diye sormuş Rojo’ya. “Ne olacak, deniz” cevabını vermiş Rojo. Feri şaşırmış: “Ben denizin mavi olduğunu duymuştum. Bu mor!”
Rojo: “Bu bir hayâl denizi, bu yüzden rengi mor.”

Bunu duyan Raza öne atılarak, “her şey bildiğimiz ya da duyduğumuz gibi olmak zorunda değil” tespitinde bulunmuş. Karınca da hayran hayran seyretmiş bu mor denizi. Mor denizin kıyıyı okşayan dalgalarını… Dalgaların sahile serilen mor köpüklerini… İçini rahatlatan gür sesini… Heyecanla, “daha önce hiç deniz görmemiştim,” demiş ve mor denize dokunabilmek için Feri’nin omuzundan hooooop diye yere atlayıvermiş. Ama zavallı Karınca ne kadar koştuysa mor denize bir türlü varamamış. Feri, onu avuçları arasına alıp, “küçücük adımlarınla sen denize ancak bir haftada varırsın” demiş. “Otur oturduğun yerde, rahat mı battı nedir!”
“Aman iyi! Büyüksünüz anladık!” diye burun kıvırmış Karınca.

Rojo sahile doğru kızıl kızıl uzanmış. Hep beraber gidip kumların üzerine oturmuşlar. Yumuşacıkmış kum… Sıcacıkmış kum… Basınca ayaklarının izi çıkıyormuş kumda. Koşmuşlar az biraz güle oyna­ya. Sonra da ne kadar susadıklarını hatırlayıp bırakmışlar kendilerini dalgalara. Karınca neredeyse dalgalar tarafından yutuluyormuş. Kıl payı kurtulmuş kaybolmaktan. Feri, avuç dolusu su içmiş, ama içer içmez kusacak gibi olmuş. “Bu nasıl su böyle, tuzundan içim dışım yandı!”
“Ben bilmem, tuzlu mudur tatlı mıdır! Hiç içme ihtiyacı duymadım,” demiş Rojo dalgalarla oyna­şırken.
Sırılsıklam olan Feri kumlara uzanmış, güneşin altında kumlarla oynaşmış. Raza da oradan oraya koşturup bol bol sevinç çığlıkları atmış.
“Neden adı hayâl denizi?” diye sormuş Feri Rojo’ya.

Rojo: “Hayâllerini yaşamak isteyenler gelir bu denize de ondan. Ellerini daldırıp suya, sessizce anlatırlar hayâllerini. Mor deniz, mor bir yol olur onların hayâllerine.”
Feri: “Peki, hayâlleri olmayanlar ne yapar burada?”
Rojo: “Hayâlleri olmayan yoktur ki!”
Feri: “Ben de denize soksam elimi, olur mu?”
Rojo: “Elbette! Bakalım hayâl denizi seni nereye götürecek.”

Feri suya yaklaşmış. Biraz korkuyormuş sanki. Uzun uzun dinlemiş mor suyun sesini. Sonunda cesaretini toplayıp gözlerini kapatmış ve elini suya batırıvermiş. Birden mor bir sis uzanmış suyun içinden ileriye doğru. Yol gibi sağa sola kıvrılarak sonsuzca uzanıyormuş deniz üzerinde. Feri elini sudan çekip Rojo’ya bakmış: “Şimdi ne olacak?”

Rojo: “Mor yolun seni götüreceği yere gideceksin. Yani hayâllerine…” Feri telaşla, “sen… sen gel­meyecek misin bizimle?” diye sormuş. “Hayır,” demiş Rojo, “o benim hayâlim değil ki!”
Feri, Raza ve karıncayı işaret ederek, “ama onların da hayâli değil. Onlar… onlar da mı gelmeye­cekler?” diye sormuş bu sefer de.

Rojo: “Onlar seninle gidebilirler. Çünkü onlar senin dostların.” Ve gökyüzüne doğru hızla yüksel­miş. “Hiçbir zaman hayâllerinden korkma Feri, hiçbir zaman kaçma onlardan” diye de seslenmiş yukarılardan. Sonra da gözden kaybolup gitmiş.

Feri, Raza ve Karınca yürümeye başlamışlar mor yolun üzerinde. Önce biraz ürkmüşler. Her şeye alıştıkları gibi bu duruma da yavaş yavaş alışmışlar. Güle oynaya koşturmuşlar altlarında deniz. Güneş tepelerinde göz kırpıyormuş onlara sıcak sıcak. Birden, daha ne olduğunu anlayamadan mor yol birden ortadan kaybolmuş. Ve metrelerce yukarıdan boşluğa düşmüşler… düşmüşler… düşmüşler… Çığlık çığlığa bağırmışlar. Sesleri kısılmış. Sonunda yumuşacık bir tüy yığınının içine gömülmüşler. Feri kendisini toparlayıp ayağa kalkmayı başardığında hemen çevresine bakınmış. Yusyuvarlak bir şeyin tam karşısında durduğunu görmüş. Bu yuvarlak şeyin koccaman bir ağzı var­mış. Sürekli de gülüyormuş üstelik. Feri, “neden gülüyorsun?” diye sormuş kızgın kızgın. “Gülmek istiyorum,” demiş yuvarlak şey. Feri, “her istediğini yapar mısın?” diye sormuş. “Hayır, her zaman değil. Ama sen beni görmek için geldin buraya. Ben senin hayâlinim,” demiş yuvarlak şey. Feri, “sen nesin ki?” diye sormuş bu sefer. “Bir şeye benzetemedim.”

“Ben dünyayım,” demiş yuvarlak şey. Ve koccaman sarı bir elmayı ısırmış. Feri’nin ağzı sulanmış. “Bir elma olsa da yesem,” diye düşünmüş. Bu sırada Raza, dünyanın çevresinde dönmeye başlamış. Karınca, Feri’nin omuzuna yerleşip bacak bacak üstüne atmış. Seyre koyulmuş dünyayı merakla.
Feri: “Benim tanışmak istediğim dünya mısın sen?”

Dünya: “Evet, benim. Başka dünya da yok zaten! Tekim. Özelim. Biriciğim. Çok da güzelim. Ama gizemlerim vardır benim. Kurallarım vardır. Bu kurallar üzerine yaşarım. Düzenliyimdir. Hassas ve kırılgan. Düzenimi bozmaya çalışan olursa ona zarar veririm. Çok yaşlıyım, o yüzden çok bilirim. Dinlemeyi sevene anlatacak çok şeyim vardır, görmek isteyene gösterecek güzelliklerim. Çok sert olabilirim bana nazik davranmayana. Bazen yakar, yıkar, kükrer, darma duman ederim her şeyi eğer sınırlarımı zorlarsa birileri. Ama sevmeyi bileni de sonsuzca severim. Aslında çok yumuşaktır yüreğim. Acımasız olma nedenim ders vermek içindir hadsizlere. Oyun oynamayı pek severim mesela. Çokça gülümser, ahenkle dans ederim. Şarkı söylerim. Masal anlatırım. Rüyalar dağıtırım. Çok dikkatliyimdir. Dikkatsizliğe de yoktur hiç tahammülüm. Ölçüsüzlere, densizlere, bencillere, cimrilere, düşüncesizlere, nezaketten nasibini almamışlara, anlayışsızlara, sevgisizlere ve cahillere hiç yüz vermem.”

Feri dünyayı incelemiş bir süre. Dünya sarı elmasını bitirince, “hadi gel de tanış benimle” diyerek üzerindeki kapıyı açmış. O an kapı dile gelmiş de resmî bir şekilde konuşmaya başlamış: “Dikkat et! Bu kapıdan girince karşılaşacaklarından kimse sorumlu olmayacak. Dikkat et! Çevrende dost­ların olsa da, her şeyi tek başına aşmak zorundasın. Dikkat et! Yollar hep düz değil, düşebilirsin. Dikkat et! İncinebilirsin. Dikkat et! Bu karar senin, eğer pişman olursan aldığın karar yüzünden kimseyi suçlamaya yeltenmemelisin. Dikkat et! Sen kendinden sorumlusun ve aldığın kararlardan, kaçmak yerine hatalarını düzeltmeye çalışmalısın. Dikkat et! Bazı şeyleri geri çeviremezsin, değiş­tiremezsin, yok sayamazsın; sen hiçbir şeyin merkezinde de değilsin. Dikkat et! Seçim yapmak zorunda kalabilirsin. Dikkat et! Hiçbir şeyin garantisi yok. Dikkat et! Her şey gerçekçi gelmeyebilir, realiteye ters düşebilir, anlamadığın için şeyleri inkâr edemezsin.”

Bu sırada dünya tekrar gülmeye başlamış: “Hadi gir içeri. Beni tanımak için iyi bir fırsat.” Raza uyarırcasına, “neyin iyi, neyin kötü olduğunu her zaman bilemeyiz” demiş Feri’ye . Ve etrafı kok­laya koklaya kapıya yaklaşmış. Birlikte içeri girmişler. İlk adımı atar atmaz, arkalarından kapı büyük bir gümbürtüyle kapanmış. Çınlayan bir ses, “dünyaya kilitlendin, artık dışarı çıkamazsın!” diye haykırmış. Feri ürpermiş bu sözleri duyunca. Ve bir adım daha ilerlemiş. Çok karanlıkmış, zifiri karanlık.
Feri: “Raza, ben hiçbir şey göremiyorum,” demiş. “Önümde ne olduğunu bile göremiyorum ben.”
Raza da, “yarın gibi” karşılığını vermiş. “Yarın’larımızı da göremeyiz. Hissederiz çoğu zaman. Ama göremeyiz. Hep sürprizlerle doludur.” Feri derin bir nefes almış. Ve attığı ilk adımla sabahın ilk ışık­ları üzerlerine doğuvermiş. İşte o zaman, balta girmemiş, gölgeli ve yaşlı bir ormanda olduklarını fark etmişler. Dev bir ağacın altında da bir çocuk oturuyormuş. Nedendir bilinmez, çocuk hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş. Ağlarken de, “toprağın altındaki tünelde saklanıyorlar” diye tekrar ediyormuş.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan / Şeref Akbaba
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -99 / Şiraze
Rüzgâr Bizi Sürükleyecek / Abdullah Ömer Yavuz
Benin / Bir Garip Müslüman Diyarı / Ahmet Mahmut Şen
Hikmet Burcu Peşinde / Erdoğan Muratoğlu
Tümünü Göster