D. Mehmet Doğan ile Söyleşi

İstiklâl Harbi sırasında el üstünde, sonrasında peşinde hafiyeler.

‘İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİ

İSTİKLÂL MAHKEMESİNE DÜŞMEMEK İÇİN

GÖNÜLLÜ SÜRGÜNE GİDER’

Ramazanın ortaları. Son yazın serin esintisi. Ay Vakti adına Sayın D. Mehmet Doğan’la söyleşi yapmak üzere Dikmen tarafından Kızılay’a doğru yürüyorum. Doğan’ı okurlarımız Yazarlar Birliği onursal Genel Başkanı olarak tanırlar. Başta dil ve sözlük üzere olan birçok çalışması, kültürel alanda hayati denecek derecede önemli boşluğumuzu doldurdu. Hemen hepimizin evinde onun başyapıtı olan sözlüğü mutlaka vardır. Ayrıca RTÜK üyesi. Ama ben ona sorularımı daha çok Mehmet Âkif Araştırmaları Merkezi’nin Başkanı olması hasebiyle yönelteceğim. Böyle bir sıfatı olmasa bile o merhum münevverin asil, nezih hatırasına, başta Safahat olmak üzere manevî mirasına tutku düzeyindeki ilgisi kendisine gitmemiz için yeterli sebepti. Keşke bu söyleşiyi kendilerinin de büyük emek ve katkıları sonucu hayata/ hayatımıza katılan, kazandırılan Âkif’in Tacettin Dergâhı’nda yapsaydık. O da nasip olur inşallah. Kafamın içinde sorular sorular… Hangisini seçsem, neyi sorsam? Bir yandan Âkif’i; sanatını, şiirini, düşünce dünyasını, çevresini, Asım’ı; diğer yandan Osmanlı’nın o en uzun, en sıkıntılı yıllarını düşünüyorum. O yılları düşünmek bile insanı takatsiz bırakıyor. Bir yandan da en azından konuşmanın formatı için Sayın Doğan. Âkif’in etrafında dili mi, batılılaşmayı mı konuşsak diye geçiriyorum. Ama bu türden yazılar zaten çok. Ayrıca yine bu sayfalarda da benzer yazılar mutlaka olacaktır.

Dakik. Saatinde Birlik’te buluşuyoruz. Hâl hatırdan sonra Sayın Doğan okumadan ve Âkif’in okumalarından bahsediyor. Cihaz zaten açık. Sohbet başladı bile. O zaman akışı hiç bozmadan devam edelim.

“Eskiden kitap okumanın en azından klasik metinleri okumanın o kitabı iyi bilen birisiyle yapılması öğütlenirmiş.” diyor D. Mehmet Doğan (D.M.D) ve devam ediyor.

Doğan -Mehmet Âkif’in Fransız Edebiyatı’ndan, Arap ve Fars Edebiyatlarında kitap okuduğu şahsiyetler var. Ayrıca Mehmet Âkif’in kitap okuttuğu kişiler var. Ankara’da bulunduğu zaman, yani Ankara’nın o zamanki şartları içinde bile ona devamlı sabahları gelip okuyanlar var. Mahir İz bunlardan biri.

Evci -Burada tam manasıyla ilmî, dil ve düşünce merkezli tahlil olduğu kabulüyle de tam bir edebiyat çalışması gibi bir şey hissediyorum ben.

Doğan -Dolayısıyla bir bilen var bir de bilmeyen. Metne çok iyi vakıf olan birisi kitabı okutuyor; anlaşılamayan, yanlış anlaşılan yerleri düzeltiyor, açıklıyor, şerh ediyor. Kitap okunup bitirildiğinde gerçekten okunmuş, hazmedilmiş oluyor.

Evci – Yani orada yanlış anlamıyorsam okumanın ötesine geçiliyor ya da okuma gerçek anlamıyla icra ediliyor. Yani bir anlam üretiliyor, anlam paylaşılıyor diye algıladım.

Doğan -Yani okumayı gerçek anlamda derinleştiren bir hassasiyet. Şimdi bizde kimilerinin hızlı okuma ile yaptıklarının zıddı. Hızlı okuma modasının yerine, ayrıntıları ortaya çıkaran ve kitabı kavramımızı kolaylaştıran yavaşlatılmış okuma tarzı.

Evci – Sayın Doğan, söyleşiye nasıl başlasam derken, sohbetin tam ortasına düştük bile. Doğrusunu isterseniz Âkif ile ilgili ne soracağımı ayrıntılarıyla bilemeyişim hazırlıksız olduğumdan değil ama o muhterem ve muhteşem kişinin komple şahsiyeti sebebiyledir. O sadece şair ya da sadece fikir adamı olsaydı sormak daha kolay olacaktı. Ama o bütünüyle has bir insan komple bir aydın. Hangi niteliğini öne çıkarsak öbür vasfı eksik kalacağından portre tamamlanamayacak diye düşünüyorum.

Doğan -Elbette Âkif şahsiyet bütünlüğü içinde dikkatlice bakıldığında kuvvetli bir edebiyatı ve kuvvetli bir fikir yönü olan bir şahsiyet. Birinci derecede bir şair ve birinci derecede bir fikir adamı. Ayrıca dünya kavrayışı açısından mükemmel birikimi var ve gerçekten mücehhez. Doğu dillerinden Arapça’yı ve Farsça’yı, sonra Batı dillerinden Fransızca’yı çok iyi biliyor. 1920’lerde maarif vekâleti Arapça- Türkçe sözlük hazırlamaya kalkıştığında ilk akla gelen isim Mehmet Âkif oluyor.

Evci -Biraz da bu yüzden galiba meal yazma işi kendisine tevdi edildi.

Doğan -Doğrudur. Meal hazırlamak için Arapça’yı iyi bilmek yanında Türkçe’yi de iyi bilmek gerekir. Âkif’in edebî Türkçesi fevkalade mükemmeldi. Sıradan bir Türkçe değildi. Şiir kudreti çok yüksekti.

Evci -Âkif Doğu ve Batı damarlarından çok iyi beslenmiş bir kişilik. Kişiliğin oluşmasında içine doğduğu dünyanın kültürel etkisi hayati önemde olmalıdı.

Doğan -Demin söylediğim gibi Farsçası klasik İran metinlerini okutacak kadar mükemmel, Batı’yı izleme noktasında Fransızcası güzel. Bunun şöyle bir örneği var: Mehmet Âkif; bir kitabı, alıp okuyup diğer taraftan Türkçesini tercüme edecek kadar Fransızca’ya vakıf. Sırf dil bilmekle kalmıyor. Biliyorsunuz onun bir taraftan medrese tahsilini babası ve babasının yakın arkadaşlarından yaptığını biliyoruz. Yani İslâmî bilimlerle ilgili ciddi bir derinliği var. Batı bilimine hem Fransızca dolayısıyla sahip hem de fen bilimi  (veterinerlik) tahsil etmiş. Döneminde Mehmet Âkif kadar, ilimler itibariyle hem Doğu’ya hem Batı’ya vakıf bir isim bulamak mümkün değil.  Ayrıca kökenine bakıldığında babası Arnavut asıllı ve medrese müderrisi Tahir efendi, annesi Buharalı, kendisi İstanbul’da doğuyor, büyüyor. Doğu’yu ve Batı’yı çok iyi analiz edip birleştirmiş. Yani Doğu’nun ve Batı’nın tam ortasında. O duruş, o kavrayış işte tam orada olgunlaşıyor.

Evci -O döneme baktığımız zaman Mehmet Âkif’in özgün kimliği ve kişiliği ortaya çıkıyor. ‘Batılılaşma İhaneti’nde ve ‘Camideki Şair’in son baskısında’ de ortaya koyduğunuz gibi o dönem aydınlarında Batı’ya karşı müthiş bir kompleks gözleniyor. Hatta Batı’yı görmeyen veya Batı tarzı düşünceleri savunmayan kişileri aydından bile saymıyorlar. Öyle bir ortamda Âkif, İslâmâ kaynakları hiç ihmal etmeden, kimlik olarak Müslümanlığı öne çıkarıcı bir tavır bir düşünce geliştiriyor. Âkif’in diğer aydınlardan farklı özelliği bu olsa gerek diye düşünüyorum

Doğan -Elbette Mehmet Âkif Doğu’nun ve Batı’nın bilgisine, kavrayışına sahip, Kur’an-ı Kerim’i tercüme edecek kadar dinî ilimler biliyor. Ayrıca tercümeleri dışında metinleri de var. Birikimli. Donanımlı. Batı’nın bilgilerine derinlemesine sahip ve bu çerçevede Âkif, 19. yüzyıl sonunda 20. yüzyıl başında bir Türk münevveri olarak kendi zihni yapımızı yeniden oluşturuyor. Yani 19.yüzyıl öncesinde kalan aydınlarımız Doğu’nun bilgilerine sahipti; medresede, enderunda yetişiyordu. Buna ilave edecek yeni bir şey yoktu. Ama Âkif gerçek anlamda Batı’nın bilgisine de sahip oldu. Fen bilimleri de öğrendi ve o zengin hamuleyle bizi yeniden yorumladı. Yani biz bu modern dönemde de nasıl var olabiliriz? Aslında Safahat derinlemesine incelendiğinde bunu ifade ettiği görülür…

Evci -Ben bu millî kimlik meselesine az sonra geleceğim. Fakat şu konudan çıkmadan; Âkif’in İslâmî duyarlılığı anladığımız kadarıyla çocuk yaşlarında başlamış.“Sekiz yaşında kadardım, babam “gelin bu gece/Sizinle camie gitsek çocuklar erkence” manzum söyleyişle babası ile camiye gidişini hikâye ediyor meselâ. Onun ilk gençlik şiirlerinden biri  “Kur’an’la Hitap” tır. Bu noktadan bakılırsa Âkif’in ilk İslâmî nosyonu Cemalettin Efganî’den, Reşit Rıza’dan, Muhammet Abduh’tan aldığı şeklindeki bir yaklaşıma katılır mısınız?

Doğan -Mehmet Âkif’in doğum tarihi düşünülürse o yıllarda bu isimlerle temas etme ihtimalini görmüyorum. Zaten Efganî’nin belli başlı eseri yok.

Evci -Abduh var efendim. Efganî’ye sormuşlar “Eserin yok mu” diye, O’da Abduh’u göstererek “Eserim Abduh” demiş. (gülüşme)

Doğan – Mehmet Âkif’in 30 yaşlardan sonra böyle bir yöne teveccüh ettiğini sanıyorum. 1908 Meşrutiyet’inden sonra ilkin Sırat-ı Müstakim ardından Sebil-ur Reşat mecmuası çıkmaya başlayınca Mehmet Âkif’in bu konularla daha fazla ilgilendiği, bu şahsiyetleri daha yakından tanıdığını kendisinin de bu işin içinde etkili bir konuma geldiğini söyleyebiliriz. Çok erken dönemde, ben, Efganî ve Abduh’la yakınlığa ihtimal vermiyorum.

Evci – Camideki ‘Şair’de “Mehmet Âkif yalnız öldü ” diye başlıyorsunuz çok çarpıcı bir giriş olmuş. “Çevresinde üç beş kişi kalmış, ‘rejim muhalifi’ damgası yemiş eski bir şair olarak… ‘İstiklâl Marşı’ şairi için hazırlanmış dramatik bir sondu bu.”  Mehmet Âkif’in yalnız ölmesi kalabalık yaşadığı anlamına gelir mi bilmiyorum.

Doğan -Mehmet Âkif kitlelerle ilişkisi olan bir adam. Daha önceki safha göz önünde bulundurulursa Millî Mücadele dönemi boyunca el üstünde tutulan bir şahsiyet

Evci -Ama siz burada başka bir şey söylemek istiyor olmalısınız. Bendeki karşılığı başka oldu. Bir yönüyle her insan yalnız ölür. Bir de yapayalnız kalmak var. Kimi insanlar var ki defnedecek kimseleri bile olmaz. Âkif için ciddi manada böyle bir yalnızlık sanki hazırlandı. Fakat demek ki resmi otorite ne kadar bir yalnızlık programlasa da millet bir şairi bir şahsiyeti kalbine yerleştirmişse onu binlerce insan omuzluyor. Sizin o ifadelerinizi okurken Abdullah Cevdet’ in ölümü aklıma geldi meselâ. Hatırlayacaksınız. Âkif’in tam karşısında biriydi. Ben asıl o ve onun gibiler yalnız öldü diyorum.

Doğan -Tabii toplumsal olarak.

Evci – Hayır. Tabutunu camiye getiriyorlar. Kimse namazını kılmaya, kıldırmaya yanaşmıyor. Namazı kılınmadan defnedildiği söyleniyor.

Doğan – Yani bu bir vazifedir diye cenazesini kılmaya yanaşmıyorlar. Şahsen bunu bilmiyordum doğrusu.

Evci – Bu milleti adam etmek için Avrupa’dan damızlık erkek getirelim diyen kişiliksiz, aşağılık ve ayrılıkçı biriydi. Bir defasında Dozy’nin İslâm’a ve onun peygamberine hakaretler içeren kitabını çevirmesi sebebiyle de katılımcılar arasında onun da bulunduğu bir toplantıda Âkif “Bu adamı tepeleyip geçmek geçiyor içimden ama memleket menfaati için bunu sineye çekiyorum” demişti.  En son Dücane Cündioğlu ‘Âkif’e Dair’ kitabında bunu etraflıca yazmıştı.

Doğan -Evet var.

Evci -Âkif yalnız öldü ama o hepimizin gönlünde yaşıyor. Peki, Abdullah Cevdet kimin gönlünde yaşıyor? Bu bize önemli bir şey söylüyor olmalı.

Doğan -Elbette ki, yani hem de çok açık söylüyor. Bizzat kişiler bize mesajın özünü veriyorlar. Bir taraftan Mehmet Âkif gibi sistem tarafından dışarıya atılmış, o da bir nevi kendini gönüllü sürgün gibi Mısır’a atmış, 1924’den sonra dışarı gitmiş, Türkiye’ye dönmemiş. Onun da sebebi şu “sen git biraz da kumda oyna” denmiştir. Bunu da şiirinde anlatıyor.

Evci -CHP’nin yayın organı ‘Kadro’ da çıkan bir yazıda bu talihsiz sözler yazılmıştı sanırım.

Doğan -Bazı insanlar kendisi dışarıda olsa da Sebil-ur Reşat’ta niçin yazmaya devam etmedi diye düşünebilir. Hâlbuki 1924 yılında bütün muhalif sayılabilecek yayınlar ‘Takrir-i Sükûn’ ile kapatılmıştır. Yayın imkânı yoktur. Bir de peşine sivil polis takılmış. Yani bu şartlar altında memleketini terk etmek zorunda kalıyor. Ancak ölümünü hissettikten sonra 1936’da yaz aylarında Türkiye’ye dönüyor ve yıl sonunda aralık ayında da vefat ediyor. Hâlbuki Abdullah Cevdet o tarihlerde el üstünde tutulan biridir. Yani Millî Mücadele döneminde Mehmet Âkif el üstünde, Millî Mücadele’den sonra da Abdullah Cevdet el üstünde. Vefat ettikten sonra da onunla ilgili olarak resmî tavırda bir değişiklik yok. Yani el üstünde tutulmaya devam ediyor. Ama halk onu yapayalnız bırakıyor.

Evci – Bir aydın için özlenmesi ve istenmesi gereken de bu halkın gönlünde var olmak değil midir?

Doğan -Elbette.

Evci -Halkın gönlünde varlıkları diri tutulan aydınlarla derin yalnızlıkların kimsesiz ıssızlığına terk edilen sözde aydınları düşünüyorum şimdi. Efendim ben Üstat Âkif Mısır’a niye gitti diye sormayacağım.

Doğan -Geçici olarak gitti diyelim. Yazları geliyordu, kışları gidiyordu. Ama Türkiye’de deniz tükenince…

Evci -Ama bu dar, uygunsuz, sıkıntılı durumu yaratmak onun değil başta dönemin siyasilerinin ve yönetici elitin kabahatidir. İstiklâl Marşı şairini siz o mecburiyetler karşısında bıraktıysanız bu onun değil sizin ayıbınızdır. Sanırım bu konuda da biz dünyada ilkizdir.

Doğan -Tabii Türkiye’de bulunsaydı hiçbir şey yapmasa evinde otursaydı bile her zaman şüphe çekecekti. O yüzden biz kitapta “İstiklâl Marşı şairi, İstiklâl Mahkemesi’ne düşmemek için Mısır’a gitti” mealinde bir ifade kullandık. Değilse İstiklâl Mahkemeleri tarafından mutlaka bir cezaya maruz bırakılacaktı.

Evci -Belki de doğrusunu yaptı. Biliyorsunuz Mısır’da meal çalıştı. Bu konun da yeteri kadar bilindiğini sanıyorum. Ama meal için aldığı kaparoyu tekrar iade etti. Bazıları “Madem yazmayacaktı niye üslendi, madem üslendi niye yazmadı” şeklinde eleştiriler getiriyor.

Doğan -Aldığı parayı iade etti ve vaz geçti.

Evci -Mealden haber yok değil mi?

Doğan – Mealden haber var. Vasiyeti üzerine uzun yıllar saklandı. O “Ben Türkiye’den dönersem icabına bakarım. Dönemezsem yakın bunu” demişti. Fakat emanet ettiği Yozgatlı İhsan Efendi yakmaya kıyamadı. 1960 darbesine kadar meal muhafaza edildi. Darbeden sonra bunu elinde bulunduranlar yakmanın en doğrusu olacağına kanaat getirdiler.

Evci -Ben de onu soracaktım, bu konuda özellikle de mealin akıbeti konusunda tartışmalar ve makaleler var. Yeni bir gelişme var mı?

Doğan -Hayır meal yakılmış. Vasiyeti yerine getirilmiş. Ama vefat ettiği ya da ertesi yıl değil de 1960’dan sonra.

Evci -Efendim Üstat bunu tamamladığı halde niçin vermemiş?

Doğan -Bilebildiğimiz kadarıyla bu konudaki görüş şu: O zamanlar Türkçe ibadet modası var. Mehmet Âkif şöyle bir düşünceye kapılmış. Ben bu meali verirsem bunu Türkçe ibadet malzemesi olarak Kur-an’ın yerine koyarlar. Bu sorumluluğu üstüne almak istememiş. Burada şunu da düşünmek lâzım: Eser onundur,  Mehmet Âkif bu tercümenin sahibidir. Yayınlamak, yayınlamamak, yok etmek tamamen onun ihtiyarındadır.

Evci -Bu konulara ilgi duyan insanlar da merak etmeden duramaz. Hep “keşke üstadın meali olsaydı da müracaat etme imkânımız olsaydı” diye düşünmüşümdür.

Doğan -O’nun mükemmel Türkçesiyle bir meali elimizde olsaydı hem edebiyatımız hem de dinimiz için gerçekten çok güzel olurdu.

Evci -Mısır zamanlarının sonlarına doğru Âkif’in belki derinlemesine değil ama biraz tasavvufa meyil gösterdiği oluyor mu?

Doğan -İslâmcılık cereyanı genellikle tasavvufun dışındadır. Hatta reddedenler vardır. Mehmet Âkif çok açık bir ret içinde değil. Ama tasavvuf onun alanı içine girmiyor. “Verdiler Türk’e tasavvuf denen şırayı” dizesinde olduğu gibi, tasavvufun o zamanki hoş olmayan yönleriyle ilgili şiddetli eleştirileri var. Genel çizgisi itibariyle tasavvuftan uzak durmuştur. Modern İslâmcılar biraz selefidir. Peygamber Efendimiz dönemine dönmek, o zamanki berrak İslâm’a sahip olma arzusuyla oluşan bir anlayış ve eğilim. Bu tabii Peygamber Efendimiz’den sonra yaşananların reddine kadar varıyor. Herkes tekrar sıfırdan başlayacak o arada olup bitenler de sanki hiç olmamış gibi görülecek. Bu bize göre pek doğru bir yaklaşım değil. Mehmet Âkif’in ancak Türkiye’den ayrıldıktan ve Mısır’da kendisiyle baş başa kaldıktan sonra tasavvufî diyebileceğimiz eğilimleri ortaya çıkıyor. “Gece” “Secde” gibi orada yazdığı şiirler onun bu yönünü ortaya koyuyor. Ama hiçbir zaman Mehmet Âkif tasavvufane şeyler yapma iddiasında değil.

Evci -Anladığımız kadarıyla hiyerarşik ilişkiler içinde kurumsallaşmış bir tasavvuf değil de Müslüman bir şair duyarlığı.

Doğan -Şahsi ve şairane bir eğilim.

Evci -Efendim dediğimiz gibi Âkif gerçekten çok yönlü, mükemmel bir şahsiyet. Her şeyden önce İstikâl Marşımızın şairi. Bu bile tek başına bir onur. İstiklâl Marşımız şiir olarak da gerçekten muhteşem. Gerçi bizler her olur olmaz yerde ve durumlarda onu okuyarak belki kanıksıyor veya etkisini hafifletiyoruz.

Doğan -Millî semboller her yerde görülebilir.

Evci -Efendim cemiyet yemeklerinde okunuyor, iftarda, dernek toplantılarında, en basit spor müsabakalarında…

Doğan -Böyle yerli yersiz, gerekli gereksiz okunması da iyi değil tabii. Diyelim ki bayrağı çok seviyoruz. Bütün odamızı bayrakla donatıyoruz. Sonra bayrak bizde bir kanıksama meydana getiriyor. Bu doğru değil ancak gerektiği zamanda ve yerde millî sembollere başvurmak lazım. İstiklâl Marşı da böyle bir şey. Olur olmaz yerlerde okunmamalıdır. Her toplantının başında bunu yapmak doğru değildir. Elbette İstiklâl Marşı’nın da okunacağı yerler var. Örneğin bayrak törenlerinde bayrak direğe çekilirken okunmalıdır. Çok büyük açılışlarda kapanışlarda bu yapılabilir. Her sıradan işte de İstiklâl Marşı okumak biraz önce söylediğim gibi bir kanıksama meydana getiriyor. Bir de her defasında törensel bir hava içinde okumak ona olan muhabbeti biraz tahfif ediyor diye düşünüyorum.

Evci -Âkif’in şiiri Meclis’te yarışmaya katılan 724 eser arasından seçilerek kabul ediliyor. Şiirin Meclis Genel Kurulu’nda sesli okunmasına, “Korkma” hitabıyla başlayan daha ilk mısrada, ilk kelimede müthiş bir alkış patlamasıyla teveccüh ediliyor. Tabii bu milletin psikolojisini de ele veriyor. Demek bu millet ne kadar korkutulmuş, böyle bir telkinine ne çok muhtaç hâle getirilmiş. Umumi istek üzerine mükerreren dört defa okutuluyor.

Doğan -Marş 1921 yılının başlarında Şubat’ta yazılıyor, Mart’ta kabul ediliyor. Millî Mücadele’nin henüz ciddi bir başarısı yok. Herkes tedirginlik içinde. Bir şeyler yapılıyor ama gelecekle ilgili endişeler ve korkular var. Âkif de bunu hissediyor. Bazıları, “Millî Marş’ın başında böyle bir hitap olur mu?” diye eleştirmişlerdir. O biraz önce söylediğiniz gibi, birkaç asırdır çarpışa çarpışa geri çekilen ve en sonunda ana topraklarına sığınmak zorunda kalan bir toplumun hissiyatı bu marşta yankılanıyor. Oradaki “Korkma” hitabı bugünkü amiyane tabirle “Sen bütün bu olup bitenleri dert etme, kafana takma” manasında söylenmiş bir sözdür. Yunus Emre’nin böyle başlayan bir şiiri var. “Ölümden ne korkarsın/ Korkma ebedî varsın” Ben bunu 13. yüzyılın bir marşı gibi düşünürüm hep. 13. yüzyıl biliyorsunuz Anadolu’nun İlhanlı istilasına maruz kaldığı, Selçuklu merkezinin çöktüğü, beyliklerin ortaya çıktığı bir perişanlık dönemi ve herkes bir var oluş kaygısı içinde. Yunus Emre de diyor ki, “Ölümden ne korkarsın/Korkma ebedi varsın” Yunus bunu ferdî olarak söylüyor. Âkif’de millet için söylüyor.

Evci -Şiir okunduktan sonra üstadı kutlamak için onun oturduğu yere yöneliyorlar. Ama bakıyorlar ki üstat yoktur. Gitmiştir. O kadar mütevazı belki utangaç kişiliği var. Tacettin Dergâhı’na gidiyorlar ondan sonra, Babanzade Ahmet Naim’ler falan. “Üstat ne güzel yazmışsın” diyorlar. Âkif’in sözü çok manidardır: “Allah bir daha yazdırmasın.” Şimdi şunu sormak istiyorum. O zor şartlarda o mücadeleyi verdik. İstiklâl Marşı bizim millet olarak kişiliğimizi, kimliğimizi ifade ediyor. O bizim tarihsel, sosyal derinliğimizin toplumsal mutabakatımızın öbür, belki asıl adı. Ve de bu marş ordumuza ithafen yazılmıştır. ‘Kahraman Ordumuza’ üst notuyla başlıyor.

Doğan -İstiklâl Marşı’nın yazılmasını askerî erkân istedi. Yani İstiklâl Marşı yazılması düşüncesi askerlerin talebi üzerine ortaya çıktı. Onlar Maarif vekâletine dediler ki, “Askerî heyecana getirecek bir millî marş yazdırın” Bunun üzerine o zaman millî eğitim bakanı olan Rıza Nur, yarışmayı açtı. Süreç böyle başladı. Metinler ortaya çıktı. Onlar bir elemeye tabi tutuldu. Ama Rıza Nur’dan sonra Hamdullah Suphi İstiklâl Marşı’nı yalnız Mehmet Âkif’in yazacağını düşünen bir şahsiyetti. O yüzden Mehmet Âkif’in peşini bırakmadı. Her türlü imkân ve yolu kullanarak ona bunu yazdırdı. Ondan sonra da askerlere okuttu. Bütün bu okumalardan iyi sonuç çıktı. Demek ki, askerin kendisini bulduğu bir marş ortaya çıkmıştı. Zaten amaca ulaşabilmek için de bu lazımdı. Hamdullah Suphi marşın kabulü için gerekli çalışmaları da yaptı.

Evci -Bir ara “Safahat Okumaları”nız oldu. Şimdilerde Mehmet Âkif Araştırmaları Merkezi’nde başkan olarak takdire şayan çalışmalarınız var. Bizi faaliyetleriniz konusunda bilgilendirir misiniz?

Doğan -Türkiye Yazarlar Birliği kurulduğu 1978 yılından bu yana Mehmet Âkif gibi örnek şahsiyetleri anmak için çeşitli faaliyetler yapıldı, yapılıyor. Bir ara Mehmet Âkif araştırmaları ve etkinlikleri için bir vakıf da kurduk.

Evci -Vakıf devam ediyor ama değil mi?

Doğan -Ediyor ama vakıfta bir takım problemler var. Her yıl bu faaliyetler yapılıyor. Bazı yuvarlak yıl dönümlerinde, gönüllü kuruluşların da katılımıyla daha büyük faaliyetler yapılması düşünülüyor. Geçen sene sonunda bu yılı yani 2006 yılını, Mehmet Âkif’in vefatının 70. İstiklâl Marşı’nın kabulünün 85. yılı arifesi olduğu için “Mehmet Âkif yılı” ilan ettirmeye çalıştık; yani resmî kurumları da işin içine karıştırmaya çalıştık. Bunun için burada Vakfın bünyesinde ve Türkiye Yazarlar Birliği bünyesinde  “Mehmet Âkif Araştırmaları Merkezi” diye bir oluşuma vücut verdik. Burada aynı zamanda bir koordinasyon çabası da var, yani Mehmet Âkif ile ilgili faaliyetler bu merkez tarafından koordine ediliyor. Bir takım çalışmalar yapıldı. Asıl Mehmet Âkif ile ilgili orijinal çalışmaları olan, kitapları olan yazar ve araştırmacıları bu merkezin bünyesinde bulundurmaya, çeşitli yayınlar yapmaya yönelik düşüncelerimiz var. Onlar belki önümüzdeki yıllarda olacak ama bu yıl bilhassa Ekim, Kasım, Aralık aylarında Mehmet Âkif’in vefatının 70. yılı dolayısıyla epeyce yaygın faaliyetler yapmayı planladık. Gönüllü kuruluşlarla istişarelerimiz oldu. Onları birkaç kere bir araya getirdik. Bazı resmî kurumların katkısı oluyor. Safahat derslerini yeniden başlatıyoruz. Aynı zamanda bir açılış dersi yapılacak. 13 Ekimde de PTT, 2 adet Mehmet Âkif pulu çıkardı. Ondan sonraki günlerde de peyderpey faaliyetler yapılacak. Aralık çok yoğun bir ay olacak

Evci -Kendim ve dergimiz adına, bütün bu çalışmalarınızda size başarılar diliyorum. Bu güzide çabalarınıza biz de azami katkı vermeye çalışıyoruz/ çalışacağız.  Allah, muvaffak etsin. Bu güzel duygular ve yaklaşımlar karşısında hiç hoş olmayan yaklaşımlar da olmuyor değil. Her şeye karşın olması gerekenler oluyor. Örneğin millî hassasiyet noktasında herkesten daha titiz olması beklenen, belli bir mevkisi olan kişi Mehmet Âkif’in ruhunu incitici tarzda bir beyanat vermişti. O beyanların hangi amaçla yapıldığını, hangi duyarsızlığa hizmet ettiğini bilemiyorum. O beyandan sonra Safahat’ın satışında çok ciddi artışın olduğunu öğrendim. Kalabalık yaşayanlar yine yaldız ölüyorlar galiba.

Doğan -Mehmet Âkif yaşarken de vefatından sonra da çok sevilmiş bir adam. Tabiî Mehmet Âkif’e karşı çıkanlar da var. Bu karşı çıkışlar Âkif’in şahsı ile alakalı değil. Mehmet Âkif öyle bir şahsiyet ki onda böyle çürük, zayıf noktalar bulup hücum etmek mümkün değil. Ona daha çok ideolojik kaygılarla karşı oldular. Çok sağlam bir iman sahibi olması ve milletin önünde yürüyecek bir şahsiyet olması; sağlığında da vefatından sonra da kimileri için onu hedef haline getirdi. Ama biz Mehmet Âkif’e öyle veya böyle hücum eden, onu toplumun gözünde küçük düşürmek isteyenlerin hepsini unuttuk. Ama Mehmet Âkif dipdiri aradan bunca yıl geçmesine rağmen var olmaya devam ediyor. Yani 20. yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden birisi 21. yüzyılda da toplum tarafından kabul edilen önemli şahsiyetlerden biri olmaya devam ediyor. Böyle çok az isim 21. yüzyıla kalacak. Bunların başında Mehmet Âkif geliyor. Mehmet Âkif’e yapılan her türlü haksızlık, saldırı halkın onu daha iyi tanıması için sebep teşkil ediyor. Zaten Safahat bütün Türk dünyasında en çok basılmış olan şiir kitabıdır. Şimdi de çok değişik tür ve kalitede baskısı var. Bakalım biz de çok güzel hazırlanmış bir Safahat  (prestij eser) neşretmeye çalışıyoruz. Bir tarafta orijinal metni olacak bir tarafta Latin harfli metni olacak.

Evci -Son olarak ne söylemek istersiniz?

Doğan -Efendim Mehmet Âkif konusu bizim sürekli uğraştığımız bir konu ama aslında hepimizin konusu. Mehmet Âkif gibi göğsümüzü gere gere büyük adam diyeceğimiz adamları her zaman önümüzde, toplumun önünde tutmamız,  gençlerimize de tanıtmamız, benimsetmemiz sevdirmemiz lazım. Tabii hepimize iş düşüyor biz de karınca kararınca bu konuda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

Evci -Bize zaman ayırdınız, bizimle paylaştınız. Teşekkür ediyorum.

Doğan – Ben teşekkür ediyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Uyarı ve Yakarış Kitabı: Safahat / A.Vahap Akbaş
Suya Düş Kalışlar II / Celal Türk
Silahlar / Ay Vakti
Safahat’tan / Mehmet Akif Ersoy
Safahat’tan -2 / Mehmet Akif Ersoy
Tümünü Göster