Dilsiz Otellerin Sesi

Eski alışkanlıklarını münzevileştirenler için sözüm yok; hiç kullanılmamış çamaşır eskilerinden kurtulamayanlar da Oteller Kitabı’na müracaat edebilirler.  Bilemiyorum hangisine… Dört başı mamur bir kitapta saklı duran bu bakir alan, inanıyorum ki edebiyat tarihçilerinin birgün mutlaka dikkatini çekecektir. Değil mi ki herkesi karşılayacak olan yepyeni bir evren uyanmaktadır dört duvar arasında. Unutulan, unutturulan saklı bir evren! Hemen itiraf etmeliyim ki insan yüzlerinin, bir kentin tarihine yansımayan taraflarını bulabileceğiniz en müstesna köşelerinin oteller olduğunu düşünüyorum. Çünkü hiçbir yazının kaderi, içinde otel kelimesinin geçtiği zaman aralığı kadar hazin değildir gerçekten. Bana soran olmasa da söyleyeyim; hiçbir kahramanı olmadan ve de birçok kahramanın o dört duvar arasında sakladığı şey, bütün bir insanlığımızın yazılmayan çok uzun tarihine ışık tutar. O muammanın ardındaki sis, aralandığında görülecektir ki otel odaları unutulmaya yüz tutmuş, çoğu zaman sert, biraz da naif kederler atlasıdır aslında.

Kim olursa olsun, bir otel odasının gizli kalmış izlerini aramaya durduğunuz zaman, aradığınız suret kendinizden başkası olmayacaktır yine de. Onların dile gelmez, yazıya geçirilmemiş taraflarını, büyük bir incelikle ele alan kalem erbabına saygı duymamak mümkün mü? Hepi topu bir odadan müteşekkil; kırık aynasının bir kenarından karanlık bir suretin her bakışınızda çekildiğini, yatağının bir ucunda doğrulup saatlerce ağladığını, sevindiğini, naçar kalışına içerlediğini, günlerinin buselik bir makam gibi aktığı zamanları hep bu dört duvar arasında yaşarken kimsecikler bilmeden ayrılacak oluşuna kahırlandığını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Bir merhamettir yanan, daracık odaların,

İsli lambalarında, isli lambalarında.

Otel yolcusuna dair bir yazının kaleme alınmış olması çok mu önemlidir sanki? Onun birkaç günlük misafirliğini iyiden iyiye konu ediniyorsak belli ki içten bir yanımız var onunla. Bu içten ve yalın yakınlık, her ne kadar sadece mekân olarak düşünülmüş olsa bile, hüzün tutulması ve aynı adres için taşıdığımız kimlik buluşmasıdır bir bakıma. Kim ne derse desin, canım Anadolu’nun tecelligâh noktasında şimdinin beş yıldızlıları kadar olmasa dahi yıkık dökük hanların, kervansarayların bulunduğunu söylemekten utanmalı mı? Zamanın kayıp bir köşesinde bizleri kendine çağıran güzelim hanlar; yolcusunun yevmiyesine kadar tedarik edip arkasından su döktüğü vakitlerde, hiçbir cürüm orada bir testi kırmış olmaktan daha büyük değildi. Miri malına verilen zararın günümüz otellerine bir geceliğine ödenen paranın miktar olarak yüksekliğine katkısı olmuş mudur bilinmez ama o köprülerin altından çok suların aktığı da bir gerçek.

İlk adımlarınızı tedirgin bir ürkeklikle attığınız belki de sıradanlık bahşeden bu mekân, bir yerlerden ayrılışınızın da tanığı olacaktır. Geride bıraktığınız hiçbir yüz, kendi yüzünüz kadar yabancı gelmeyecektir artık size. İçinizde tuhaf bir ayraç gibi bekleyen bir odanın, sakladığını düşündüğünüz öyküsünü de taşıyacaksınız üzerinizde. Alışmaya çalışacağınız bütün acemilikler, dört duvar arasında kimsecikler duymadan, bilmeden yaşanacak belli ki. Gün, perdelerini uzattığı dem, ağırlaşan sancılarla gömüldüğü yatağına iğneli fıçılara giriyormuşçasına uzanan otel yolcusu için hayal kapıları birer birer açılacaktır bu saatten sonra. Bir şehir sürgünü değilse bile, şölenlerin kovulan suçlu bir misafiridir kendince. Her gizli şey, buruk bir lezzet kıvamında düğümlenirken boğazına, ansızın çöken hummalı yalnızlığın sessizliğiyle ürpermektedir artık. Bir başına, dünyanın ortasında duran yapayalnız bir ada! Bütün saatlerini ilmek ilmek dokuyacağı ümitsizlik desenli bu dört duvar, artık bereketi kesilmiş hummalı düşünceler, hayaller kıtasıdır! Bu yabancı(sı)lık farkında olmaksızın biriktirdiği ve “uzun yola çıkmaya hüküm giydiği” durağın yangın yeridir bir bakıma…

Hiç hatırlatmayın farkındayım, birkaç günlük ayrılışın bu kadar trajik bir hâl almasına gülüyorsunuzdur belki de. Öyle bile olsa, perdelerini otel odalarının o ham kokusu eşliğinde on beş yirmi yıl boyunca her sabah açan, kırık bir ümit ve yenilmiş bir gönül ordusuyla bu ‘an’a katlanmak zorunda kalanları nasıl unutabiliriz ki? Aziz şair Yahya Kemal, yıllarını otel odalarında geçirenlerin önde gideni… Pek ışıltısız Park Otel’de yaşanan yılların çığlığını, ölümünden sonra odasında açılan valizinden taşan onlarca şiir, yazı, fotoğraf, çamaşır eşliğinde okuyunca, bu çığlığın ulaştığı mekân kalbimiz olabilirdi ancak. Sanırım Necip Fazıl’ın o ünlü “Otel Odaları” şiirinin son dizeleri bir gerçeği dillendiriyordu da bizler farkında değildik:

Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,

Otel odalarında, otel odalarında.

Bir şehirden ayrılınca, bıraktığınız bütün izler, en son otellerde kaybolanlardır. Dokunduğunuz çarşaflar, oturduğunuz koltuk, yarım bırakılmış sabunlar, uzun uzun bir şeylerin var olduğuna inanarak bakıverdiğiniz aynalar, sofalarda, koridorlarda aşina yüzler aramaya teşne bir hâl ve fotoğraflarda kalan kırık dökük birkaç hatıra… Her odasında saklı kalan gizli yüz, bütün sırlarıyla aynı zamanı yaşadığınız ve ayrılırken bıraktığınız iki satırlık küçük bir not gibi aklınızdadır hep; “Bugün hep bekledim, gelmedin, yağmurdan sonra ayrılıyorum bu otelden…” Beklerken yaşadığımız sancıya denk bir huzursuzluk ikliminin asude vakitlerini geçirdiğimiz ve bütün eşyalarıyla iğreti bir yakınlık kurmaya çalıştığımız ‘kiralık oda’, yenilenen ve hep yenilenen düş sağanağının biricik tanığıdır. Ne bırakılan not kadar hüzünkâr bir davetin sahibidir, ne de geleceğine olan inancımızı yitirdiğimiz önemli bir dost. Sadece kendinize bile itiraf etmekten korktuğunuz, o deli yalnızlık kumkumasında kaybolan eskimiş bir fotoğraf karesidir hepsi. İlginçtir ki bunca insanın konakladığı, ayrıldığı otellerin, şehirlerin en sessiz mekânları olduğunu sonradan fark ettim. Evet, şehirlerin en sessiz ve duru yerleri otellerdir. Kendi içine küs duranların, münzevi bir telaşla bir yerlerden haber bekleyenlerin ve küçük bir notta yazılanları okuyanların bile yaşadığı duygu hep aynıdır; sessizlik…

İlk ayrılığım puslu bir yağmur sonrasına denk geldiğinde, elime tutuşturulan anahtarın içime çiziktirdiği bulanıklığı bugün daha iyi hatırlıyorum. Maraş’ta, garajlar bölgesinde, kırık dökük hâliyle sisler içinde bulduğum ve teselli arayanlara mahsus kırılganlığı üzerime giyinerek yerleştiğim bu küçük otel odası, bana hıçkırıklar eşliğinde anlatılmaz bir kalp dinginliği vermişti ve ben yenilenmiş, taptaze düşlerle çıkmıştım odamdan! İnancım o ki, otel aşinalığının insanda uyandırdığı bu eşine az rastlanır ürperti, uyanmak üzere bir odaya kilitlenmiş yığınlar dolusu hatıranın yüzü suyu hürmetinedir ne de olsa. Yılların birer tortu halinde katmerleşerek içimize bıraktığı bu yolculuk sığınakları, ardımızda bıraktığımız takvim yapraklarının birer nüshalarıdır hep.

Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,

Küflü aynalarında, küflü aynalarında.

Otel konusunun edebiyatımızda belirgin bir ayrıcalık oluşturmamasına şaşırmalıyız gerçekten. Hele dekor için bile olsa üstünkörü geçilmiş neden bir romanımız, öykümüz yok acaba? Var elbette, olmaz mı? Yusuf Atılgan’ın edebiyatımızda klasik olmuş romanı “Anayurt Oteli” nasıl unutulur? Hele romanın kahramanı Zebercet tam bir özgünlüktür bu hâliyle. Günün yirmi dört saatini ayırdığı otelinde, içinde sıkılmış bir ruh gezdirmektedir ve aynaya her baktığında değişen bir yüzle karşılaşmaktadır. Müşterilerinin kimliği onu pek ilgilendirmemiş olsa bile, içindeki kızgın iklimin bütün rengini taşımaktadır; yoksul, acınası ve kirletilmiş otel fişlerinden geriye kalan sadece koyu bir intihardır. “Ölmeye Yatmak”ın kahramanı, tıpkı Zebercet gibi bir otel odasında teslim eder boynunu ilmeğe!… Bunlar bir tarafa, ya romanını, şiirini, bestesini ilk olarak otel odalarında yazanlara ne demeli? Anlaşılan “esin perisi” bu mekânların da müdavimlerinden. Baksanıza yazar Fakir Baykurt o ünlü romanı “Yılanların Öcü”nü bir otel odasında yazmaya durmuş ve roman gün gün bereketlenip yazarına geniş bir şöhret kazandırmış. Agahta Christien için bulunmaz konular yığınıdır oteller. Aynı şekilde o da birçok romanının konusu olarak oteli merkez almıştır.

Kendi içine küs duranların, münzevi bir telaşla bir yerlerden haber bekleyenlerin ve küçük bir notta yazılanları okuyanların bile yaşadığı duygu hep aynıdır; sessizlik… Oteller, perdeleri indirilmiş bir oyunun gerçek sahnesidirler hayatımızda. Sonrası hep sessizlik…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Zamanı Gözlerinden Yakalamak / Eyyüp Azlal
Yok Oluşun Cazibesinde Yaşamı Düşünmek / Necmettin Evci
Yirmi Beş Issız Gece-2 / Mazlum Civan
Yalnızlık Büyütüyor Seni Diyecektim / Nurettin Durman
Yakındır / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster