Nisan Hep Şiirdir, Vuslatı Hatırlatan

Nisan, yaşmaklı kızlar, güneş ve dal… Yolcu türkülerinden derlediğim bir solukluk serüven duydum içinde. Ellerimde, gözlerimde ve yüreğimde çakan envai şimşek, beni baharların dostu kılmalı. Gün vurmalı değil mi içime, yeniden kanatlanmalı işte serimde esen aşkın yelleri? Kaldırın, diyesim geliyor avuçlarımızı Allah’a, şükrün secdelerinden bir ev yapın kendiniz ve sevdiğiniz için şebnemlerle gönül gönüle. Nisan, aşkın gözlerinden ağaran yaşların renkleriyle tutuldu bahçelerdeki dallara; sevmek, yedi altmışbeşlik bir çoban kavalı; şiir, zencilerin bembeyaz yüreklerinden sağır bir dünyaya taşan ak bir güvercin, kelepçelerin karasında… Bizim olmayan hayatların nisan haritasında azığımıza düşen parçalarını an be an yeniden yaşatan esrarlı mevsim pusulalarını n’eylemeli yarab?
Nisan’ı  hatırlatan ne varsa ve ne varsa süreğen bir hikayeden arta kalan, yorgun mevsimlerin bakiyesi hepimiz için.  Yani diri tuttuğumuz umutların evrensel tebessümleri vardır o sırça köşklerin henüz kağşamamış ilk basa-maklarında. Varlığını kederden bildiğimiz aşk gibi bir solukluk yaşamak vardır ilk yemişini veren dallar arasında. Yaşamak şarkısının şiirlere gebe ilk busesi ve ölmek ağrısının somurtkan sızısı vardır bir Yahya Kemal şiirinde;

“Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan!
Gür bir imanla damarlarda ateşten bir kan.”
Nisan çünkü, bir sevmek aralanmasıdır. Kuştüyü düşlerin ilk satırlarından bulaşan tatlı bir yorgunluk süzülmesidir, şiirlere karışan gün ışığının ilk renkleri. Bakın unutuyordum, nisanı bulduğumuz ilk günlerde ağaç düğünlerini yazmamak olur mu hiç? Olmaz elbet. Gerinen bedenlerinden hayata sunduklardı çiçeklerin bakir kokularını nasıl duyumsamaz ki insan? Hadi ağaçlar mevsimlik hayırsamalarını yapıyorlar diyelim, ya çocukların sevincine ne demeli? Karne zamanlarının onları nasılda sıkboğaz ettiğini bildiğim için, gözlerinden baharın renklerine karışan dünyanın en içten coşkusunu seyre doyamaz insan. Çocuklar nisanın en olgun meyveleri…
Nisan, yaşmaklı kızlar, güneş ve dal.. Gün gün hatıraların arasından sıyrılıp gelen garip bir “mahçupluk imtihanı” her şey. Gözlerimizin alabildiğine güzellikleri aradığı bir kutlu mevsim saati. Artık yeniden sulara karışmanın zamanı gelmiştir; dökülen eleğim-sağmaların, şirazelere dönen aşk buklelerinin, perdelerin aralanmış tüllerinde duran sarışın bir akşamın şükürleri artıran ezanları dokunmuştur yüreklerin bamteline. İçimde büyüyen çocuğu sokakların renkli seslerine bırakabilirim artık. Çünkü içinde nisan olan ve nisanı hatırlatan büyülü serüven, bitimsiz şarkılarla yoklamaktadır evimin, kitaplarımın, elbiselerimin ve akşamlarımın kalabalıklarını. İçimdeki çocuğun peşinden koşacağı bütün ‘hevenk’ salıverilmiştir ortalığa. Korkmadan girdiğim şiir şehirlerin ve leylak kokularının peşinden sürüklenen menekşelerin, çitlembik ve yeryüzünü sevgiye boyayan aşk kurusunun yeminli bir tercümanıdır artık hayat, Gül kurusu seslerin, yekinip duran ince hastalıkların ve ömrümüzden akıp giden senelerin hüzünlü ve fakat içten bir burukluğu kalmıştır günlerin arasında.
Galiba Ziya Osman Saba, güngörmüşlüğünün pişmanlıklarını “Geç kaldık Yarab” şiiriyle paylaşmak istiyordu  kendisinin sevimli insanlarıyla;
“Geç kaldık yarab, geç kaldık
Şu hayat işte, gök, dallar, gün
Bizi sardı yarab geç kaldık
Bırakıp fazlasını ömrün
Koşup sükununa ermeğe
Geç kaldık yarab, geç kaldık”
Nisan çünkü, kırılmasına gönüllerimizin asla rıza gösteremeyeceği, dayanamayacağı bir armağandır bize hatıralardan. Unuttuğumuz sevinçlerin, sıkıntıların bitiminden sonra, ellerimizden boşalan bahar tadında aşk demetlerini tutuşturur şiirlerin, şarkıların hüzünlü kuşları. Sonra çekiliverir sessiz bir çığlıkla gırtlağımızda kalan yetimlik sızıları. Şehirlerin, o çok bilmişlik ruhundan taşan deli sevdalar, nisanın serin sularında ıslatacaklardır kış huzursuzluğunu. Yani seyrine daldığımız hayat, tatlı rüyalardan süzülen kırılgan bir devrin sonunu ilan etmektir cümle aleme.
Nisan’ı hatırlatan ne varsa süreğen bir hikayeden arta kalan, yorgun mevsimlerin bakiyesi hepimiz için. Yani diri tuttuğumuz umutların evrensel tebessümleri vardır o sırça köşklerin henüz kağşamamış ilk basamaklarında. Varlığın kederden bildiğimiz aşk gibi bir solukluk yaşamak vardır ilk yemişini veren dallar arasında. Yaşamak şarkısının şiirlere gebe ilk busesi ve ölmek ağrısının somurtkan sızısı vardır bir Yahya Kemal şiirinde,
“Beklemem fecrini açan nisanın,
Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Çizgi-10 / Behice Kolçak Şark
Şiir Konuşuyor / Emre Şimşek
Bir Kaç Deli Güvercin / Nurullah Genç
Bir Buket Bahar / Şeref Akbaba
Zarftan Bahar Çıktı / Mehmet Öztunç
Tümünü Göster