Güle Güle Penguen

Minibüs durdu. Berna, sağ elini kaldırıp parmaklarını oynatarak “Baa bay hocam…” dedi, indi. Sol koluyla, birkaç kitabı göğsünün üstünde tutuyordu. Baa bay derken, yanındaki erkek arkadaşına telaşla bir şeyler anlatırken yüzünü aydınlatan bir sevecenlikle  gülümsüyordu. Gülümsemelerinin arasında kıkırdamalar…
Minibüs kalkacak gibi oldu, durdu. Şoförün “Ah be kızcağız…” diye başlayan cümlesi, sol taraftan gelen fren sesine ve bağırtılara karıştı. Minibüsteki herkes indi. Berna yolun ortasında hareketsiz yatıyordu. Baygın mıydı? Ölü mü yoksa? Yüzündeki sevecenlik, yerini donup kalmış bir endişeye bırakmıştı. Sağda solda, sayfaları hafif rüzgarda titreşen test kitapları, kurşun kalemle tutulmuş notlar… Onlardan bir iki adım öteye düşmüş “En Güzel Aşk Şiirleri” kitabı… Erkek arkadaşı, “Şerefsiz, çarptı kaçtı!” diyordu ağlayarak. Minibüs şoförü de, “Adam ne yapsın be çocuğum, siz yola fırladınız” diyordu genci kolundan tutup kenara çekmeye çalışarak.
Berna’nın başını hafifçe oynattım, uzun siyah saçlarının altından kan akıyordu. Ensesinin altında kandan bir gölcük oluşmuştu. “Ne duruyorsunuz, hastaneye atalım!” diye bağırdım. Arkadaşı, ağlamaklı ama soğukkanlı bir sesle, “Ambulans çağırdım, geliyor” dedi. Gencin bu haline kızmam mı sevinmem mi gerektiğine karar veremedim. Onun zihni, kızdan çok çarpan şoförle ilgiliydi. “Bırakıp gitti şerefsiz” deyip duruyordu. Kazaya değil de insanca olmayan bir muameleye isyan ediyor gibiydi.
Ambulans, çok geçmeden feryat figan geldi ve bir iki dakika sonra aynı şekilde uzaklaştı. Genç kızın beyaz önlüklüler tarafından ambulansa alınması bir iki dakika sürmüştü. Ben, uzak olmayan hastaneye doğru yürümeye başladım. Yürümeliydim, onun öğretmeniydim çünkü, tanık sayılırdım ve bu öykünün anlatıcısıydım. Berna, dikkatsiz davranmış; şoför hız sınırını ihlal etmiş ve ona çarpmıştı. Ama anlatıcı olarak bütün bunları ben istemiştim. Şimdi öyküden çıkıp gitmem yakışık almazdı. Berna’nın erkek arkadaşı, ara sokaklardan birine saptı, kaza yerinden uzaklaştı. Öyküden çıkmak istiyordu o. Tamam, baştan beri gözüm onu tutmamıştı. Böyle çekip gitmesine göz yummam, belki de bir öç almaydı. Yine de “Kızı böyle bırakıp gider misin; ben de işte seni öyküden böyle ihraç ederim” diye düşündüğümü sanmak doğru olmaz. Doğrusu, onu öyküde tutup biraz daha hırpalamak isterdim; ama hin oğlu hinin tekiydi. Bunu anladı ve öyküden firar etti.  
Yani, yaptığının doğru olmadığını çok iyi biliyordum; ama elimden bir şey gelmedi.Yazarların öykülerini salt kendilerinin yazmadığına, her kahramanının kendi kaderini onlara dayattığına ilk tanık olmuyordum. Şunu iyi biliyordum: Berna onun koluna girebilmiş ama gönlüne girmeyi başaramamıştı. Oğlan, elimi sallasam ellisi havalarındaydı. Ama aklı ve kalbi Berna’dan öncelerdeydi. Eski sevgilisini büsbütün kaybetmek, Berna’nın kanlar içinde yatmasından daha büyük bir felaketti onun için. Şimdi böyle yavaşça kendi öyküsüne süzülmesi bundandı.

Acil servis, her zamanki gibi ana baba günüydü. Sedyeler, tekerlekli sandalyeler, koşuşturan beyaz önlüklüler, kaygılı kederli hasta sahipleri…Ve gülebilen doktorlar, hemşireler… Yabancı bir hastane filminde, televizyon dizisinde miydim ne? Gülen doktora heyecanla bir şeyler anlatan, anlatırken kıkırdayan bir hemşireye sordum Berna’yı. Keyfinin ortasına bir hastalık gibi düşmüştüm. Yüzünde sert çizgiler… Eliyle “danışma”yı işaret etti, asker adımlarıyla uzaklaştı. Olmuyor işte, anlatıcı da olsan seni zıvanadan çıkaran her kişiyi yok sayamıyorsun. Öyle olsa öyküler kahramansız kalır. Bu öyküyü ben yazıyorum; ama öyle horozlar vardır ki sırf kendileri öttüğü için sabah olduğunu düşünürler. Doktor ve hemşire, bana öyle göründüler. Durum böyleyken, küçük bir dünya olan bu öyküyü bu horozlardan temizlemek ne mümkün… Sen öykü kurgulayıcısıysan onlar da feleğin çemberinden geçmiş, büyük bir çoğunluğa sahip dünya ahalisindendirler. Sen bir garip çingenesin, gümüşlü zurna neyine? Şimdi pirim, üstadım Ahmet Mithat Efendi gibi, öyküyü möyküyü bırakıp arada, tababetle iştigal etmenin mana ve ehemmiyetine, adab-ı muaşerete ve bahusus insaniyete dair bir nutuk irad etmek var. Ama modern zamanlardayız; hakikatleri öyle aklına estiği gibi söylemek yok. Belki çağdaş anlatım teknikleriyle maskeleyerek bazı hakikat kırıntılarını sunabiliriz. Eh, o zaman da hakikat, hakikat olmaktan çıkar.  Esas sorun müşteride. Okur bir müşteri artık ve iltifat göstermede son derece cimridir. Bu sebeple de cümle marifet tezgahlarda çürümekte… Ölümcül hastaların başında böyle gülen doktorlar ve kıkırdayan hemşireler niçin var sanıyorsunuz?
Tanıdık bir doktor görmesem, Berna’yı hastanenin kalabalığına gömüp gidecektim. Bu da belki öykünün sonu olacaktı. Odasına aldı beni doktor. Bir iki yere telefon etti. Çok üzgün ve nazik bir ifadeyle, durumun vahametini anlatmaya çalıştı. Beş parmağın beşi bir değildir, bak böyle doktorlar da var, çerçevesi içine çekme operasyonuydu biraz da bu. Sigortanın atmaması için bu tür operasyonlar hayati önem taşır. Ameliyata almışlardı kızı. Öyle diyordu doktor. Durum çok vahimdi. Öyle diyordu. Yapmacık üzüntüsü, zorlama nezaketi durumun hassasiyetini yeterince anlatıyordu zaten. Bir ölü yakınıyla konuşuyordu ne de olsa. Belki de öldü kızcağız, diye düşündüm. Havada oynaşan parmakları canlandı gözümün önünde. “Baa bay hocam…” Onu güzelleştiren şımarık gülüş… Kıkırdamalar…  Gözleri badem çağlası, gözleri zeytin yaprağı, gözleri taze bahar… Aklımda onu bırakıp giden zibidi. Onu bırakmıştı; ama aklıma da sülük gibi yapışmıştı işte. Öyküye dönmek için sınırları zorluyor. Öykücüysem, insanım da… Onun için mazur görün duygusallığımı… Git, diyorum ona; git ve kendi karanlığında yaşa.
Kalktım. Doktor da varlığımdan rahatsız olmaya başlamıştı. Kritik durumdaki bir hastanın tanışı olarak ağır bir hava yayıyordum etrafa. Birden telaşlandım, kızın ailesine haber verilmiş miydi? Duydularsa, ne durumdaydılar? Dönüp doktora sordum. Yine telefonlar… Haber verilmişti, henüz gelmemişlerdi. Beni ameliyathaneye götürmesini rica ettim doktordan. Ameliyathaneye sokmazlar, dedi, ama kapısına kadar götüreyim.
Kasvetli koridorlardan birinin bitiminde, orta yaşlı bir kadın kendini yerden yere vuruyordu. Kınalı kuzum, sana gelen bana gelse n’olurdu, senin yerine anan ölse n’olurdu! Berna’nın annesi de böyle yapacak, böyle diyecekti. Muzdarip erkek, acısına tuz basarak, kendini paralayan kadını teskine çalışıyordu. Acılı, titrek  tamamlar, yeterler, ne olursunlar koridora karlar yağdırıyordu. Berna’nın babasının birazdan yaşayacaklarıydı belki bunlar.
Karşıdan gelen bir doktor, beni götüren doktoru konuşmaya tuttu. Ne oldu o işin sonucu, diye başlayan uzunca bir konuşma… Onlar para konuşuyorlardı, ben dövünen kadına bakıyor, Berna’yı ve ailesini düşünüyordum. Zihnim geçmişte, şimdide, az sonrada gezinip duruyordu. Doktorlardan biri (karşıdan gelen olsun) herkesin duyacağı bir tonda güldü. Ters ters bakanlar… O, umursamıyor. Beni götüren doktor durumdan rahatsız, özür dilercesine bakıyor bana. Ağzıma geleni söyleyeyim, diyorum şu nobrana. Öyküde olduğumuzu hatırlıyorum. Bu işi öyküdeki başka birine, usturuplu bir şekilde yaptırmaya karar veriyorum. El mi yaman, bey mi yaman; görsün millet.
Deliboran’ı koridorun ta öbür ucunda görünce bir ferahlık yayıldı içime. Onu ben davet etmemiştim öyküye. Çıkagelmişti işte. Deliliği ile veliliği arasında kararsız kalanlar, şu anı görseler nasıl utanırlardı. Bu bir keramet değil de neydi? Öyküyü ben yazıyorum ama o, çağrılmadan, tam da olması gereken bir zamanda bitiyor hastane koridorunda. Üzerinde bedenine göre oldukça büyük bir beyaz önlük, boynunda bir stetoskop, elinde tansiyon aleti, bize doğru geliyor. Dört beş metre ötede duruyor. Durun kalabalıklar, diye höykürüyor, burası çıkmaz sokak! İnsanlar çula düştü, paraya düştü, pula düştü… Hani mülke benim diyen? Ey miskin ademoğlanı, titre ve bana dön!Çünkü bak gör ben neye dönmüşüm. Daha önce de dinleme lütfuna nail olduğum devşirme nutkunu keserek, bugün buradan cennete girmeleri için üç kişiye ruhsat verdiğini ilan etti. Elini, tebrik etmek için, cennetle muştuladığı doktora uzattı. Doktor, karşılık vermeyince, Deliboran’ın eli yumruğa dönüştü ve doktora doğru sallandı. Nah sana cennet… İki ayaklı şeytan! Defol git, git ve kalbinin karanlığında zıbar! Bu da bir kerametti, kesin. Çünkü bu sözleri, üç aşağı beş yukarı, saygısızca güldüğü için o doktora ben söyleyecektim. Kötü ruhlu doktor, kızarıp bozararak kalbinin karanlığına doğru gitti, rehberim olan doktoru bana bırakarak. Deliboran adı, müthiş bir kinayeden başka bir şey değildi. İsmiyle cismi arasındaki uyumsuzluk, bu hastanenin, bu kentin, bu ülkenin trajik halinin simgesiydi sanki. Ben, bunları düşünürken ve beni bekleten doktorun özrünü kabul ederken, Deliboran tayy-ı mekan etmişti.
Doktorlar, hastabakıcılar, hademeler, hastalar, hasta sahipleri, ilaç pazarlamacıları, müteahhitler vızır vızır geçiyordu yanımdan. Başım dönüyordu. Ameliyathaneye yakın bir yerdeki banka çöktüm. Beni getiren doktora teşekkür ettim mi? Etmişimdir. Berna, küçük hasta penguen, otuz kırk metre ötedeki şu kapının, belki onun da arkasındaki bir başka kapının arkasında ölüm kalım mücadelesi veriyordu. Ameliyathaneden çıkan yeşil önlüklü, başlıklı, eldivenli, maskeli doktora durumunu soracaktım; çizgi film kaçığı yeşil kurbağa, bana bakmadan uzaklaştı.
Çaresizlik kadar insanı yoran ne var? Bir kamyon odun kırmış gibiydim. Yapacağın fazla bir şey yok, o halde bekle ve gör, diyordum içimdeki huzursuza. Hani sen doktorların reçetelerine pek itibar etmezdin? Senin reçetelerinde sabır vardı, tevekkül vardı, suhulet vardı, arınmışlık vardı…Hep yaptığını yap, korunaklarından birine sığın. İçimdeki huzursuz baş kaldırıyordu: Nerde şu kızın yakınları? İçerde ne oluyor, hangi zor yollardan geçiyor, nasıl uçurumlardan yuvarlanıyor kızcağız? Baa bay hocam… Önce incecik serçe parmağı inmişti, sonra yanındaki, sonra yanındaki… O minik Meksika dalgası… Güle güle minik penguen, demiştim içimden. Bu temelli bir vedalaşma mıydı yoksa?
Başımı kaldırdım, Berna’nın babası… Gözleri kan çanağına dönmüştü. Yorgun, yıkılmış, bana sarıldı. Sarılmadı da bütün ağırlığıyla üzerime çöktü sanki. Boğuk, kesik hıçkırıklarla ağlıyordu. Koluna girdim, banka oturttum. Penguen ölüyor mu hoca? Bıraktı kendini, sarsıla sarsıla ağlıyordu bu kez. İyi oluyor, diye düşündüm. Ben de yapabilsem…
Öykünün kontrolümden çıktığının farkındayım. İsteyen, istediği gibi giriyor öyküye, istediği zaman çekip gidiyor. Köşe bucak bildiğim, bana ait bir yere başkaları da girsin diye bir kapı aralamış; bu kapıdan ben de girmiştim. Ama şimdi, benim olduğunu sandığım bir dünyada kaybolmak üzereyim.
Berna’nın annesi için, aşağıdaki koridorda gördüğüm kadınınkine benzer bir geliş tasarlamıştım. Babaya da oradaki gibi bir rol biçmiştim. Belli ki her şey çok farklı olmuştu. Anneyi sordum usulca. Olanları öğrenince baygınlık geçirmiş. Hastaneye ambulansla getirilmiş. Müsekkin verip yatırmış onu doktorlar.Baba, benim dahlim olmadan yanı başıma gelivermişti. Soğukkanlılıkla başhekime, başhekim yardımcılarına, başhemşirelere ve yetkili yetkisiz daha kim varsa hepsine gitmiş, kızının durumu hakkında ayrıntılı bilgi almış; şimdi yüreği yanık bir şekilde ameliyatın sonucunu bekliyordu.
Uzun süre ikimiz de sustuk. Onun dudakları kıpırdıyordu. Belli ki dualar ediyordu. Ben, sözün kimi durumlarda ne kadar zavallı kaldığını keşfetmenin şaşkınlığı içindeydim. Dağarcığımı kurcalıyor, ama işe yarar tek söz bulamıyordum.Bu gama kasavete bürünmüş adamın ve şimdi aşağılarda bir odada ilaçla uyutulan kadının birkaç gün önceki hallerini düşündüm. Nasıl da şen şakraktılar. Okula, kızlarının durumunu öğrenmek için gelmiş; öğretmenlerinden övücü sözler duydukça pek gönenmişlerdi. “Dersleri iyi de, davranışları nasıl hocam? İnşallah sizleri üzecek bir şey yapmıyor…” demişti baba. “Yok” demiştim, “Azıcık geveze ama o kadar kusur kadı kızında da bulunur.” Ceza hakimiydi. Mesleğine gönderme yapmam hoşuna gitmiş, gevrek gevrek gülmüştü. “Bu tekne kazıntısını şımarttık galiba…” Doğru. Ama tatlı bir şımarıklıktı bu. Ölçüyü kaçırmıyor, bulunduğu yere olumlu bir hava katıyordu. Son derslerden birini üzerinde paltosu ve başında kukuletasıyla dinlemişti. “Bugün aramızda bir de penguen var… “ diye takılmıştım. Kızarmış burnunu çekerek “Manyak üşütmüşüm hocam, ne olur bırakın böyle durayım” demişti. Burnunu kağıt mendille örtmeye çalışıyordu. Takılmayı sürdürmüştüm: Boşuna uğraşma Penguen; kızarmış bir  burun ve aşk asla gizlenemez. Aşıklığına yaptığım ima, bakışlarında şaşkınlık, utanma, gurur karışımı bir ışıltı oluşturmuş; yanaklarında pembe güller açtırmıştı.  “Penguen” benzetmesi çok hoşuna gitmişti adamın. “Hay ağzına sağlık, öyle tam, penguen…” Kadın, yapmacık bir kızgınlıkla “Bak hele edepsize… Penguen değil, şebek bu hocam.” demişti. Anne, baba kızlarının bu muzırlıklarından da hoşlanıyor gibiydiler. Biraz asiliğinden yakınıyorlardı. “Burnunun dikine gitmeyi seviyor, Nuh diyor peygamber demiyor…” Özellikle anne, kızının baba mesleğini seçmesini, hukukçu olmasını istiyormuş; kız ise uluslararası ilişkiler diye tutturmuş. Bunları uzun süre konuşmuş ve bu dünyada hastalık, kaza, ölüm gibi musibetlerin var olduğunu aklımızın köşesinden bile geçirmemiştik.
Ameliyathaneden çıkan doktora doğru ikimiz de hamle yaptık. “Babası hanginiz?” dedi doktor, buz gibi bir sesle. Yüzünde, gözlerinde kara bulutlar… Sözcüklerimiz firar etmiş, ortalıkta naçar kalakalmıştık. Ben, parmağımla Hakim Beyi gösterebildim. O, başını “Ben” anlamında salladı. Doktorun eli adamın omzunda… Buz çatırtıları… “ Başınız sağ olsun…”
Adam, banka çöktü. Ağlama, desem beni dinler mi? Göz pınarlarımda seller…Baa bay hocam, demiştin. Güle güle penguen. Bu öyküyü ben başlattım ama inan, ben bitirmedim. Ne ölmeni istiyordum ne de ardından gözyaşı dökmeyi. Söylemiştim, öykülerin de bir kaderi var penguen.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Çizgi-10 / Behice Kolçak Şark
Şiir Konuşuyor / Emre Şimşek
Bir Kaç Deli Güvercin / Nurullah Genç
Bir Buket Bahar / Şeref Akbaba
Zarftan Bahar Çıktı / Mehmet Öztunç
Tümünü Göster