Bir yerden başka bir yere göç etmek, mekan değiştirmek anlamına gelen hicret, özel olarak Hz. Peygamber’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye göçüşü anlamına gelmektedir. 610 yılında “Oku” emrine muhatap olarak peygamberlik görevi kendisine verilen Efendimiz, yaklaşık 13 yıl boyunca İslam dinini insanlara anlatmaya, kendisine indirilen ayetleri insanlara iletmeye ve çevresinde cereyan eden adaletsizlik ve zulümlerden de insanları uzaklaştırmaya çalışmıştı. Onun bu çağrısına uyarak yeni dine inanan insanlar, bu dini kabul etmeyen insanların çeşitli baskı ve işkencelerine maruz kalmışlardı. Nihayetinde, Hz. Peygamber’in izniyle birer ikişer gizlice Medine’ye göç etmeye başladılar. Peygamberimiz de Mekke’de bulunan tüm müslümanların Medine’ye gitmesinden sonra Hz. Ali’yi yatağına yatırarak, Hz. Ebubekir ile birlikte yola çıktı. Mekkeliler olaydan haberdar olduklarında bu iki dostu takibe başladılar. Sevr Dağı’nda bulunan bir mağaraya sığınan Hz. Muhammed ve Hz. Ebubekir, takipçilerinin kendilerini bulamadan tekrar Mekke’ye dönmelerini beklemeye başladılar. Onlar içerideyken mağaranın kapısına kadar gelen Mekkeliler, mağaranın girişini kapatan örümcek ağını ve mağaranın kapısında bulunan yuvasında yumurtalarının üzerinde yatan güvercini gördüklerinde, aradıklarının burada olamayacaklarına kanaat getirerek, mağaradan uzaklaştılar.
Daha sonra mağaradan çıkan iki dost Medine’ye doğru yola çıktılar. Mağara’da yaşanan mucizelere benzer bir mucize de bu yolculuk sırasında yaşandı. Sürakâ isminde bir iz sürücü, başlarına konulan ödülü almak için bu iki dostu arıyordu. Nihayetinde izlerini buldu ve Hz. Peygamber’i yakalamak için yaklaşmaya başladı. Belli bir mesafeye geldiğinde atının ayakları kuma gömülüyordu. Bu hadise birkaç kez tekrarlandığında Sürakâ anladı ki takip ettiği kişi sıradan bir kişi değildi. Orada İslam’ı kabul ederek,diğer takipçileri o yönden uzaklaştırmak için geri döndü. Nihayetinde Hz. Peygamber ve Hz. Ebubekir sağ-salim olarak Medine’ye ulaştılar ve günlerdir özlem ve endişe ile kendileri bekleyen müslümanlara kavuştular. Gelişlerini gören Mekkeli ve Medineli müslümanlar hep bir ağızdan:
“Ay doğdu üzerimize Veda Tepesi’nden
Şükür gerekti bizlere Allah’a davetinden
Sen güneşsin, sen aysın, sen nûr üstüne nûrsun
Sen Süreyya ışığısın, ey Sevgili hoş geldin”
diyerek bu iki dostu karşıladılar.Asıl adı Yesrip olan hicret şehri, doğan yeni günle birlikte değişti ve yenilendi. Havası, suyu ve toprağı değişti. Yesrip artık Yesrip olmaktan çıktı ve Peygamber şehri olan Medine’ye dönüştü üzerine doğan yeni güneşle birlikte.
Kısaca değindiğimiz bu olayın İslam tarihinde büyük bir önemi bulunmaktadır. İslam dini için Medine dönemi diye bilinen ikinci bir dönem başlamıştır artık. Bu yüzden hicretin yapıldığı yıl olan 622 yılı “Hicrî yılbaşı” kabul edilmiş ve ayrıca bu tarih hicri takvimin de başlangıcı sayılmıştır. Miraç hadisesinde “O ne diyorsa doğrudur” diyerek “Sıddîk” lakabını alan Hz. Ebubekir, bu yolculuktan sonra “Yâr-ı gâr = Mağara dostu” şeklinde anılacaktır şairlerin dilinde.
Tarihi yönü üzerinde durduğumuz hicretin biraz da anlamı üzerinde duralım. Hicret’in biri maddi, diğeri manevi olmak üzere iki yönü vardır. Maddi hicret; “Allah ve Rasûlü için, evlilik ve dünya menfaati için hicret yapılır. İnsanın hicreti kendi niyetine göredir” hadisinde anlatılan hicrettir. Açık bir ifadeyle, belli bir amaçla belli bir zamanda yapılan mekan değişikliğidir.
Manevi hicret; “Kim ayet ve hadislere göre davranır, nefsinden ve halktan uzaklaşır ve kalbi ile hicret ederse haklı ve doğru olur” şeklinde ifadesini bulan ve tüm kötülüklerden uzaklaşmak suretiyle insanın kendi içinde yaptığı hicrettir. Maddeden manaya, nefisten gönüle, halktan Hakk’a yönelmek, ölmeden önce ölmektir bu tür hicret. “İki günü birbirine eşit olan zarardadır” kutlu sözü gereği, sürekli kemal yolunun yolcusu olabilmektir. Allah’tan başka her şeyi terkedip, ağyarı bırakıp geride, hakiki dosta ulaşabilmektir. Dört kapıyı açmak, kırk makamdan geçmek, can ve tenden vazgeçerek, bilmek, bulmak ve olmaktır. Nehrin denize koşması gibi, vuslat için gerçek sevgiliye varmak, gayeye ulaşmak için nefisten akla, akıldan gönüle, gönülden aşk alemine seyahat etmek, bu yoldaki her türlü zorluk ve meşakkate “hoştur bana senden gelen” diyerek katlanabilmektir.
Hicret bir yürüyüştür, bir yenilenmedir hicret. Sürekli bir arayıştır, bir harekettir. Bunun zıddı olan durgunluk ise yerinde sayma, gerileme ve kişi için zararlı olan bir durumdur. Evrende sürekli bir hareket vardır. Örneğin, güneş bir hareket içindedir, dünya sürekli harekettedir. Akan su tertemiz ve tatlıdır.Akmazsa bataklığa dönüşür. Eğer hava bir sirkülasyon içinde olmasaydı, Mevlâna’nın ifadesiyle, bir kuyuya hapsedilseydi zehirli bir gaz halini alır, insana hayat yerine ölüm verirdi.Yusuf, eğer babasının yanında kalsaydı, Yusuf olamazdı. Yusuf’u Mısır’a sultan yapan hicretidir. Hz. Musa, annesinden ayrılıp Medyen’e vardıktan sonra ulu bir peygamber olmuştur. Hz. İsa sürekli yolculuk yapması sonucunda ölüleri dirilten bir âb-ı hayata dönmüştür. Hz. Peygamber’in Mekke’yi bırakıp, Medine’ye hicret etmesi, güçlü bir şekilde geriye dönmesine ve Mekke’yi fethetmesine sebeptir. Hicret, şairin:
“Bilirim ki her gidiş bir dönüşe gebedir
Hak yolunda hicrettir üzmez sürülüş beni” şeklinde ifade ettiği gibi, korkulacak bir hareket değil, daha güçlü dönmek için hazırlık aşaması olarak kabul edilmelidir.
Yazımızı A. Nihat Asya’nın Na’t’ından, hicretle ilgili kısmı okuyarak bitirelim.
Ne oldu ey bulut
Gölgelediğin başlar
Hatırında mı ey yolcu
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar, taşlar
Kafile kafile, kervan kervan
Şimâle giden yoldaşlar
Uçsuz bucaksız çöllerde
Yine, izler gelenlerin
Yollar gidenlerindir
Şu tekbir getiren mağara
Örümceklerin değil,
Peygamberlerindir, meleklerindir
Örümcek ne havada
Ne suda, ne yerdeydi
Hakkı göremeyen gözlerdeydi!