Ölüm Uykusu

Kadın
Tarih çıban çıkarıyor,
sözcükler güdük…

Ekrandan dökülen çığlıklar elini kolunu kesiyor. Ucu sivri çığlıklar parçalıyor yüreğini. Kendini bildi bileli duyduğu bu kaçıncı, hatırlamıyor. Kaç baba, kaç evlat, kaç koca öldü? Hayatın parmakları boğazında, boğuluyor.

Çocuğu yeleğinin ucunu çekiştiriyor, “Anne. Anne… park…” Kaç küçük yavru şimdi annesine babasını soruyordur acaba?
“Vah… Vah…” Dizini, yüreğini dövüyor panik haliyle. Elleri, yüzü kapkara oluyor, kararıyor dokunduğu her yer.
“Anne. Anne park…”
“Hıı… Eyvah, Yemek yanıyor!”
Anne
Umut gitti mi bir daha da kolay kolay geri gelmiyor,
mucizeler selamete çoktan kavuşmuştur çünkü.
Gecenin orta yeri.  Gözlerinde tecrübenin ağır yapışkanlığı. Kaldırıma düşen her damla kurutuyor gözkapaklarını.  Belli ki yakıyor hayal kırıklıkları, çifte kavrulmuş acılar ana yüreğini.  Dökülüyor bir kez daha kaybetmenin isyanı. İsyanı kaderine değil. Kime? Bilmiyor.
Babası da kaç defa göçük altında kaldı. Kaç defa… Emekliliğine iki yıl kala… Hanım ölümüm maden ocağından olacak, derdi. Sus bey, derdim. Ağzından yel alsın, derdim. Derdim de…
Ocağın ağzına doluşuyor herkes. Koşuyor son bir ümitle. “Oğlum!” Hayır, o değil çıkarılan, tanımadığı genç bir madenci. Yirmi, yirmi beş yaşlarında. Kırdılar bahara yeni durmuş umutlarını. Rengi acı. Kim bilir ne hayaller saklıdır, hȃlȃ yaşıyorsa delikanlıda.  Boylu boyunca uzatmışlar bir kullanımlık sedyeye. Çizmeleri yok.  Yırtık çoraplarından siyah yazgısı gözüküyor. Ölü gibi.  Elleri göğsünde toplanmış.
“Oğlumu istiyorum! Oğlumu getirin bana!”
Yalnızlığına gömülüyor, ölümün kara yalnızlığına.  Bir oğlunu ansıyor, bir kocasını. Her gün vedalaşırdı benimle. Akşama kadar beklerdim korku içinde yavrumu. Babasını da öyle bekledim yıllarca. Yavrumun bahtı babasının gibi olmasın diye okuttuk. Ne yokluklar çektik.   Babası lisedeyken öldü, yine böyle… Kıt kanaat okuttum. Okudu yavrum. Öğretmen oldu. On yıldır atanamadı. Evlenemedi de. Nasıl evlensin? Hangi parayla?  Son çare girdi bu işe. Mecbur. Her akşam kapanırdı odasına. Saatlerce ders çalışırdı. Ah talihsizim… Ah, Haluk’um!
Kendini yere atıyor. Tırnaklarıyla kazıyor toprağı. Debeleniyor, tozu dumana katıyor. Göçük altında kalanların feryatlarını duyuyor, yığılıp kalan zavallı bedenlerin son nefeslerini… Acı halka halka ekleniyor, canına geçiyor sonra.  Yerin binlerce dibine iniyor, hayatın çığlıklarını, ölümün nefesini duyuyor. Daha bir kuvvetle geçiriyor ellerini toprağa. Ciğerleri parçalayan bir bağırmayla çıkıyor yeryüzüne. “Oğlum! Oğlumu getirin bana!” Sesi duyan yanına koşuyor. Tutup kaldırıyorlar yerden. Elini yüzünü yıkıyorlar. Teskin edici bir sürü laf söylüyorlar.”
“Oğlun kurtulacak. Her şey geçecek, değişecek teyze.”diyor bir genç kadın yüzüne su çalarken. Neyi değiştirecek, değişmesini istediği kaderi yok artık.
Oğul 

Ölümün gözleri
izliyor merteklerin arasından.
Telaş yürüyor ayaklara. Her karanlık. Koyu bir çığlık, koyu bir son… Elindeki kazmayı bırakıp “ Kaçın… Kaçın…” diye bağırıyor bir adam.  Kara duman altında can havliyle çıkış arayanlar, feryat edenler, nereye koştuğunu bilmeyenler… Dar koridorlar fare kapanı.  Ezbere bildiği yollardan geçemiyor. Sağa mı gitsem sola mı? Hangisi daha güvenli acaba? Kimisi başaramıyor maskeyi açmaya, kimisi de kısa sürede çıkarıyor oksijen maskesini bitti diye.
On metre, yirmi metre derken iki yüz metre… Yürüyor. Yürüyor. Bir yardıma gelen olmuyor. Maskeyi fırlatıp atıyor yere. Çıkışa geldim, hayatımın çıkışına! Takati kesiliyor.  Bir adım atamıyor artık.  Bırakıveriyor kendini duvarın dibine. Gözleri kara üzüm kuyusu. Elleri kurum yığını.  Ağu düşüyor kirpiklerine, büzülüyor. Uyku ile ölüm arası sesler gidip geliyor, tanıdık tanımadık kadın sesleri, çocuk sesleri. Sonra bir ses yaklaşıyor. Uzatıyor elini. “Kalk oğul, yeter artık süründüğün.”
“Baba geldin mi?”
Kadın
“Anne, hadi… Parka gidelim artık.”
“Tamam oğlum, televizyonu kapatayım.”
İçinde bakir bir zemberek dönüyor. Hayatın suyu düz akmıyor. ‘Mış,’ gibi yaşanmıyor artık. Öfkenin üstüne basarak ağır ağır ilerliyor sokak kapısına doğru. Kapıyı açıyor, karanlığa tosluyor yüzü. Ağlamaklı bir hüzünle hayalet sessizliğini döküyor sokağa.  “ Her şey zaman aşımı, insanlık zaman aşımı…”
Hak yerini bulacak mı?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Girdiniz Ya Kapıdan / Ay Vakti
Kendi İsmine Bakabilen İnsan / Semra Saraç
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -81 / Şiraze
Necip Fazıl’a Muhabbetin Bedeli / Muhsin İlyas Subaşı
Yitik Cennet’in Peşinde: Mehmet Akif İnan / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster