Sarı Püsküllü Bisiklet

Annemin, küçücük yüreğimde deprem korkusu yaratan, “Olmaz asla!” diye bağırışları, dayımın bir gülümseme, bir “olur pekâlâ,” bekleyen sevimli yüzü; birden fırtınalı, karanlık bir gökyüzüne dönüşmüştü. Bir süredir döndürüp durduğu, kenarında kırmızı bir telek olan melon şapka elinde öylece kalakaldı. Neden sonra dayım fısıldar gibi: “Ama Bacı, ben verem olurum o zaman,” deyiverdi. Şimdi de annemin kızgın yüzünde şaşkınlık, sessizlik, bir pişmanlık belirdi. Yutkundu. Yutkundu dayım. Dayım, dediğime bakmayın, on yedisinde delikanlı işte. Yetim kalınca öksüzler yurduna verilen, orada büyüyen, gelişen, haftanın altı günü sanayide işçi… Çikletlerin içinden çıkan artistlere benzetirdim hep; saç tarayışı, giydiği gömlekler, küçücük yakalı ceketler ve dar paçalı pantolonuyla. Hayalimde can, kan verdiğim konuştuğum, dinlediğim bir Kuzey Vargın, bir Salih Güney’di o. “Bacı,” derdi. “Bacı, bir bilsen ne kadar sevindim şehre göçmenize. Garipliğim, yalnızlığım azaldı. Artık ne tavan üstüme ağıyor, ne de yurt annelerinin azarları dokunuyor.” Annemin tek erkek kardeşiydi dayım. Onu köyünden, evinden koparan yokluğa, çaresizliğe maniler dizer, yazgısına kahrederdi. Pazar günleri, arifesinde hayalimi süsleyen, şehirde gezmenin, bisiklet sürmenin ve tatlı telaşların yaşandığı sıcacık mübarek günlerdi. Nasıl da alışmıştım onun geleceği vakte. Vakit birazcık aşınca anlardım ki gelmeyecek. Tüm ihtişamını göstermek isteyen bir tomurcuğun susuz kalması gibi boynum bükülür, mahzunlaşırdım. Taa uzaktan parlayan gidonu ve üzerindeki aynalardan anlardım onun geldiğini. Bir gelin gibi süslerdi bisikletini. Gidonunda bir sürü ayna olurdu. Yetmedi ön tekerleğin miline takardı, sağlı sollu. “Çın çın,” öten zilinde ıssız köy okullarının çağrısını duyardım. Bazen farklı bisikletlerle gelirdi. Daha az gösterişli, sade, hor kullanılmış gibi… “Verem,” deyince dayım, içim dışıma geçti. Hiç veremli birini görmüşlüğüm yoktu. Lakin güneşin altında Arap tayı gibi parlayan Commer marka dolmuşun sahibi Cemal Amca’nın oğlu Tahir’in; çocuk beşiği gibi ırgalanan pikaba koyduğu plak, cızırtılarla dönmeye başladığında, Şükran Ay’ın buğulu sesinden dağılan “Veremli Kız” şarkısı, onun derin iç çekişlerine sebep olurdu. Anlardım ki; Tahir vurgundur, veremdir. Bazen, “Ah ulan, ahhh!” diye inlerdi. Ne direksiyon sallayan, ne de vites değiştiren kendisiydi. Gözleri sabitleşir, boynu sol yanına düşerdi. “Kızın babası aksi, vermez billâh,” derdi bilenler. Vermedi de zaten. Kız evinde, Tahir direksiyonda, eridi gitti. Bir sızı düştü içime. Dayım; gencecik, yakışıklı, her pazar evimizi şenlendiren yolunu gözlediğim, bisikletin üzerinde ceketinin bir alıcı kuşun kanadı gibi açıldığı, titrediği dayım… Kaç pazar geçti, gelmedi. Annemin keder yüklü yüzü, dayımın sevinçten parlayan gözleri, Tahir’in umutsuz gözyaşları, çocuk kalbimi yordukça yoruyordu. İçimden anneme kızıyor: “Ne vardı sanki her neyse evet deseydi,” diyordum. Belki de hastalanmıştır. Odasının tavanı üstüne ağıyor, yurt anneleri onu azarlıyor, lokmaları boğazına diziliyordur. Ne bileyim, belki de yurt arkadaşlarına takılmış bizi unutmuştur.
 Bir Pazar, atın terkisinden atlayan bir efe çevikliğiyle indi bisikletinden. Annemin bir şey sormasına zaman bırakmadan “Bacı,” dedi. “Kaç Pazar çalıştık gelemedim.” Elini öptü, sarıldı. Bir taraftan Annemle konuşuyor, bir taraftan da bisikletini süzüyordu. Heyecandan kalbim duracak gibiydi. Yepyeni bir şey bu. Dayımın olamazdı. Alışmıştım her hafta değişik ve güzel bisikletlerle gelmesine ama bir başkaydı bu. Heyecan ve şaşkınlığı üzerimden atamadan: “Senin mi bu dayı?”dedim. Kederle karışık gülümsedi. Saçımı okşayarak; “Benim evet yeğenim, ama sen de bineceksin tabi,” dedi göz ucuyla anneme bakarak. Annem onu, “dört bacının bir kardeşi,” diye severdi. Bir bisiklete baktı, bir de kardeşinin göz bebeklerine: “Hayırlı olsun pek de güzelmiş hani,” dedi. Dayım şaşkınlığını üzerinden atar atmaz bir “heyytttt!”çekip bisikletine atladı. O gün ikindiye kadar bayram sevinci yaşadım. Çantasından çıkardığı gökkuşağı gibi renkli bir sürü naylon şeritle bisikletin kadrosunu sepet örer gibi ördük. En gösterişli aynaları, arı peteği gibi delikleri olan küçücük bir anahtarla gidona, ön tekerleğin miline taktık. Parlak vidalarını eğlenerek döndürdük. Gidonların elceklerini yeşil, sarı, kırmızı, mavi naylon püsküllerle donattık. Cafcaflı ziller taktık, yetmedi. Gösterişli düdükle tamamladık, her şeyimiz bisikletimizi. O zamanlar iyi bir bisikletin her şey olduğu zannederdim. Çünkü etrafta en afili ağbilerin bisikletleri, âşık olduğu sevgilileri gibiydi, sevgili her şeydi benim için. Pedala yüklendiğimde koskoca boşluğu uçarcasına turlamaya başladım. Cılız bedenimle havayı yarıyor, adeta uçuyordum. Bisiklet zapt edilmez bir güçle altımdan akıyordu sanki. Uçmak böyle bir şey olmalıydı. “Ah, şimdi Kara Doğan burada olsa da bir yarışsaydık!” Onun bisikleti de güzeldi hani, o da yeni alınmıştı. Aslında ağbisinindi, ama hep Doğan binerdi. Doğan, kaç yıllık çocukluk arkadaşımdı. Deli dolu biriydi. “Cuf!.. cuf!” diye didinen trenin önünden metreler kala geçiverdiğinde yüreğimiz ağzımıza gelirdi. Gözü kara biriydi o. Deli gibi pedal çeviriyor, çocukça bir zevkin doruklarında yüzüyordum ki, dayımın elini kolunu sallayarak seslendiğini fark ettim. Bu çağırış bir, “bisikleti getir,” telaşından öteydi. Yaklaşınca gülerek, sevinçle: “Baban geldi,” dedi. Dona kaldım, sonra delicesine: “Babam geldi! Babam geldi!” diye bağırarak eve doğru koşuyordum ki, arkamdan bir çığlık  kopuverdi. İnsanlar koşuyor muydu, kaçıyor muydu anlamak imkânsızdı. Ancak bir acı bu kadar çılgınca koştururdu. Çocukluk bu ya dönüp bende o tarafa koşmaya başladım. Babamı unutmuştum bile. Kalabalığa yaklaşınca içim “cızz,” etti. Çocuk yüreği böyle mi yanar, kalbi böyle mi sıkışırmış orada öğreniverdim. Bisikletin sarı püskülleri avuç içi kadar yayılmış kana bulanmıştı. Hemen yanında bir çocuk ayakkabısı duruyordu. Benim için her şey bitmişti. Donup kalmıştım oracıkta. Etraftan fısıltılar geliyordu. “Doğan ölmüş! Doğan ölmüş! Doğan ölmüş!” Kaç yaşımdaydım ki, bir günün içinde sevinçten uçup kanat çırparken, vurulup yere düşmüş bir avuç kana boyanmıştı sevincim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Girdiniz Ya Kapıdan / Ay Vakti
Kendi İsmine Bakabilen İnsan / Semra Saraç
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -81 / Şiraze
Necip Fazıl’a Muhabbetin Bedeli / Muhsin İlyas Subaşı
Yitik Cennet’in Peşinde: Mehmet Akif İnan / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster