Şehre Mektuplar

Ruhlar zaman ve mekanın ördüğü duvarlara hapsedilemezler. Zaman ve mekan, her biri fani kavramlardır. Her birinin etkisi kendileri gibi fani olan bedenin üzerinde görülebilir. Ruh ne zaman isterse oradadır. Bilemiyorum, belki de bu yüzden sana uzak bir şehrin yıpranmış insanlarla dolu ayyaş binaları arasında yürürken, bulutlardan dökülen bir yağmur damlasını kendine araç edinip yola koyuluyorum. Kendimi birden Sultanahmet meydanında buluyorum mesela. 6 kalpli bir dev gibi ellerini semaya kaldırmış dua ederken görüyorum onu. Minarelerden güvercinler havalanıyor Mescidi Aksaya doğru. Selam duruyor 6 kalpli dev. Her biri elinde bir gül yaprağı insanlar geçiyor yanımdan. Minareler ezanlarla yıkanmış. Yağmurlar tersi istikamete yağıyor, yerden göğe doğru.
  Boynunu bükmüş, bir ipin ucunda yanan ateşin yaktığı bir sigaranın dumanı, alıp götürüyor beni. Kız Kulesi’ne gidiyor ruhum. Tüm yorgunluğuna rağmen duvarlarında sakladığı aşkın en utangaç haliyle dalgalara şiir söyleyerek, Galata Kulesini izliyor. Hemen karşısında aşkını rüzgara yüklemiş Galata Kulesi, aşkın, aşıkların kulesine selam gönderiyor. Hafif bir rüzgar, dalgalara çarparak, anıların gözlerinden süzülen hasreti, dalgalara satır satır anlatıyor. Dalgalar da mısra mısra sesleniyor Kız Kulesine. Dalgakıranlar, bu aşkın şiirini haykırıyor İstanbul’a.
 Bu dalga dalga haykırışlar, aşkın soyut ve katı sıcaklığında süzülerek ruhuma, beni bir sarmaşık yaprağına götürüyor. Sonbaharın ezici üstünlüğüne rağmen ikindi güneşinin ezgileriyle yıkanan solmuş sarmaşık yapraklarının dudaklarında sevinç dolu bir gülümseme var. Ahşap binaların pencerelerinde yıllar öncesine ait saydam hüzünler görülüyor. Sokak ile gök arasına giren sarmaşıklar, sokağı boydan boya örtmüşler. Sarmaşıkların altında seyrden sokağa, sıcak bir kış uykusunun huzuru hakim. Sokakta yürüyorum, rüzgar kahve kokusu esiyor; baştan sona dostluk kokuyor sokak.
 Otogardan ayrılan bir otobüsün camına yağmur damlaları çarpıyor. Otobüsün camından dışarıya bakan bir yolcunun yağmur damlalarında boğulmuş hayallerini izleyen gözleri, gitme vaktinin geldiğini haber veriyor ruhuma. O gözler, gerçekliğe açılan bir kapı oluveriyor bir anda. Gerçekliğe, zamanın ve mekanın yaşlardan mahrum kurak gözlerinin gerçekliğine. Öylece yağmurun altında bekleyen ruhsuz ve dalgın bedenimi hatırlıyorum.
  Zaman, tüm şımarıklığı ile ilerlemeye devam ediyor. Elinde elma şekeri, komşunun camını kırmış çocuk gibi çaktırmadan ıslık çalarak ve zevkten dört köşe bir vaziyette koşarak sokaklarda ilerliyor zaman. Mekanlar, daha ziyade deniz ve insan arasına girmiş dalgakıranlar gibi. Sonsuzlukla insan arasına çekilmiş set, sonsuza açılmadan önceki son durak. Zalim dünya hayatından sıkılan insanın dert ortağı, gerçeklerin üzerini örten yalancı bir sırdaş. Ve ruhum semada görünüyor. Bir yağmur damlasının kanadına binmiş geri geliyor. Ve yağmur yeniden, kalbimden ruhuma doğru yağmaya başlıyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Girdiniz Ya Kapıdan / Ay Vakti
Kendi İsmine Bakabilen İnsan / Semra Saraç
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -81 / Şiraze
Necip Fazıl’a Muhabbetin Bedeli / Muhsin İlyas Subaşı
Yitik Cennet’in Peşinde: Mehmet Akif İnan / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster