Fikir İşçisi

-Türlü melanetlere gark oldum, nice günahlar işledim fütursuzca, hapse girdim, çıktım. Ne dersiniz?  Benimle evlenir misiniz Fevziye Hanım?
      Bir süre düşündükten sonra, bu kadar açık sözlü bir adamın, kötü bir insan olamayacağına kanaat edip şu cevabı verdim.
            -Cesaretimi takdir edersiniz Cemil Bey…
                                                           *          *          *
        Nisan ayının ortalarıydı. Havalar iyice ısınmış, ağaçlar çiçeğe dönmüştü. Kuşlar dallarında şarkılarını söylüyordu.
Aşiyan tepesindeki çay bahçesinde oturmuş, akşamın kızıllığıyla raks eden dağ yelini izliyordum. Efil efil esen bu rüzgâr maziden şiirler mırıldanıyordu bana.
Bir İstanbul manzarası ki sormayın…
Çiçek açmış kiraz ağaçlarının arasında bir Şehr-i İstanbul. Çınar yaprakları rüzgârla sallanıp munis bir şarkı mırıldanmaktalar. Her şey o kadar güzel ki hemen şuracıkta ölebilirdim. Huşu içinde ruhumu teslim edip kuş cıvıltılarıyla göğe doğru yükselebilirdim.
Böylesi ancak rüyalarda olur derken dalıp gittiğim rüyadan uyanmam ise uzun sürmedi.
            Karşımdaki masaya kurulmak isteyen vakur delikanlının demir sandalyeyi çekmesiyle büyü bozuldu ve gerçek âleme dönüş yaptım. Dikkatlice bakınca gözlerinde bir sorun olduğunu masayı yoklayarak oturmasından anladım.
            O ana değin hiç görmediğim kadar hüzünlü bir hali vardı, sanki dünyanın derdini sırtlamış gibi kamburumsu bir o kadar da yorgun bir bedendi karşımda duran… Taştan pek, gülden nazikti…
            Yanında getirdiği iki kitabı okumaya koyulmuş lakin muvaffak olamamıştı. Kitapları sertçe masaya fırlatıp, başını iki elinin arasına almasıyla oflayıp puflamaya başladı.
            Akşamın kızıllığı bu kızgın adama inanılmaz bir fon yaratmış, onu adeta sinema perdesine taşımıştı.
Ta ki lambalara elektrik ulaşıp ortalık aydınlanana dek. Büyü bozulmuştu. Yine de merakıma yenik düşüp, onun masasına geçmekten alıkoyamadım kendimi. Cesaretimi takdir edersiniz…
 Şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu cesaretim karşısında. Merhabalaşıp ismimi sorduğunda “Fevziye” dedim. Ben de “Cemil” dedi.
            Kaç zamandır onu izlediğimi belli etmeden, kitapları işaret edip, ona okuyabileceğimi söylediğimde çocuklar gibi şenlenmişti…

– Kitap okumaktan daha güzel bir şey varsa, o da bir hanımefendinin okuduğu kitabı dinlemektir, dedi…   

Ne güzel bir cevaptır bu…
Önce Dostoyevski’yi aldım elime. O meşhur romanı: Suç ve Ceza. Ayraçtan anladığım kadarıyla son on sayfa kalmıştı. Bir çırpıda okuyup bitirdim.
Bir saat önceki kızgınlığı gitmiş, yüzüne baharın ışıltısı gelmişti. Bu garip adamı mutlu etmenin sevinciyle hafiflemiştim ki konuşmak istediğini belli eden el hareketini gördüm, dikkatimi ona verdim ve dinlemeye koyuldum…
-Çok güzel okudunuz, size minnettarım… Belli ki siz de seviyorsunuz Dosto’yu…
-Tabii, pek severim
-Ben de çok severim. Onun romanlarında ışık, gölgenin en kesif olduğu yerlere düşer.
Hep şunu düşündürür bana. “İyiliği ve merhameti sınırsız olan Tanrı, kötülüğü neden yaratmış acaba? “ Onun kahramanlarına hayatın vurduğu yerden kan sesi gelir, bilmem duyar mısınız?
Kendi uçurumuna bütün evreni doldurur Dosto, dedi. Kelimeleri özenle seçiyor, derin bir nefes alıyordu her seferinde…
-Peki ya Raskolnikov, diye sorduğumda;
-Rasko, dedi. Sanki kadim bir dosttan bahseder gibi. “ O, kötülüğün haklı gerekçeleriyle, iyiliğin makbul görünmediği bir devrin labirentinde döner durur.
Sıkıldığımı düşünecek olsa gerek birden sustu. Sabaha kadar bahsedebilirdi Raskolnikov dostundan. Belli ki elinden hiç düşürmediği kitaplarından biriydi. Ve okumaya devam etmem için ikinci kitabını uzattı.
Tanpınar’ın Huzur isimli romanıydı bu. Matbaadan yeni çıkmış olacak ki kokusu üzerindeydi hala. Huzursuzluğun romanı diye duymuştum lakin okumaya fırsatım olmamıştı.
On sekizinci sayfaya gelmemle saatin geç olduğunu fark etmem bir oldu ve “buraya kadar” dedim. Biraz da sıkılmıştım açıkçası. Bir öğrencinin isyanı ve on sekiz sayfa boyunca tek yaptığı yataktan kalkmak olan Mümtaz açmamıştı beni. Cemil Bey halimden anlamış olacak ki
–          Sizi bırakayım Fevziye Hanım, dedi.
–          Olur, dedim.
Yaz bahçesinin ateş böcekleri yol boyu peşimizden geldiler. Anlayamadığım şekilde bir büyü takip ediyordu bizi. Efsunlu bir fanus Cemil Bey’i sarmalıyor ve beni de bu çembere dâhil ediyordu… Eve kadar hiç susmadık. Nazım Hikmet’in şairliğinden tutun da Balzac’ın romancılığına kadar. Onda sezinlediğim garipliği anlamaya başlamıştım. Devrinin çok ilerisinde bir dehaydı. Böylesi bir toplumda nasıl da yalnız hissediyordur kendini diye düşündüm. Doğuyla batı arasında köprü olmaya çalışan zavallı müstakbel kocam aslında o çok sevdiği bir başka ölümsüz kahraman Don Kişot’tan başkası değildi. Hep hayal kırıklığına uğruyor bu da onda sükûta neden oluyordu. Bu milletin aydınları böyleyse vay halimize diyordu. Türk modernleşmesine getirdiği eleştiriler aslında çok derinlikli yazılardı lakin toplum bu fikirlere hazır değildi, defalarca tahkir edildi, sindirilmeye çalışıldı. Hafızasını yitiren zavallı nesillere olan üzüntüsü katlanarak büyüdü. Öğrencileri yalnız bırakmadılar, hep gelip gittiler. Kelimelerle munisleştirdiği düşman dünyanın kapılarını araladı onlara. Evimizdeki bir sohbetinde öğrencilerine tekrarla şunu söyledi. “İnsan yalnızca İslamiyet’te eşref-i mahlûkattır…”
            “Sağ ve sol idrakimize giydirilmiş deli gömleğidir” dediğinde ise önü alınamayacak büyük bir trajedinin nasıl bir oyundan ibaret olduğunu önceden haber veriyordu. Ancak malumdur ki insanoğlu ziyandadır. “Münakaşada zafer, mağlup olanındır, yenilmek zenginleşmektir” diyecek kadar irfan sahibi Cemil gönlümün de sahibi oldu.

 Ve günler günlere eklendi. Sonrasında malum evlenme teklifi…
Belki katran gecelerini aydınlatamadım, belki sadece vicdan bağlarıyla bağlıydı bana lakin demesi o ki ben “iyi bir anne ve nurlu bir Meryem” olmuşum ona. Fedakâr ve anlayışlı demiş benim için. Bir kitabında da “sakin bir yaz akşamı, fırtınasız bir liman” yazıyordu benim için. Lakin o koca dev, bir kasırgaya susuzdu ve gerçek aşkı bulmasını diledim hep….
Ben halimden memnundum… Onu dinlediğim Fevziye, az evvelki Fevziye olmuyordu. Bildiğim kimseler gibi konuşmuyordu. Her kelamı altı çizilecek satırlara benziyordu. Doğunun irfanıyla batının ilmi onda birleşmişti sanki. Böyle bir adam olsa olsa üniversitelerde hoca olabilirdi… Lakin öyle değildi. Bu fikir adamı yokluk ve kıymet bilmezlik içinde gözlerini kör edercesine okumuş lakin çaldığı kapılar açılmamıştı. Geçimini tefrikalarla, çevirilerle sağlamaya çalışıyordu. Hayat hikâyesi bizimkilere hiç benzemiyordu. Onu tanıdıkça daha çok sevdim. Uzun uzun seyre daldım. Sabah akşam yazıyordu. Bir gün çuval dolusu kitap getirdi eve. Bir de baktım ki ayakkabıları ayağında yok. Kitaplara parası yetişmeyince ayakkabılarını rehin vermiş kitapçıya ve yalın ayak gelmiş onca yolu…
Kitaplardaki insanları, sokaktaki insanlardan daha çok seviyordu. Benden bile… İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara sığındım, derdi… Gözlerindeki ışığın sönmesine yakın, masanın üzerine sandalye koyup öylece okuduğunu gördüğümde, tavandaki ışığa daha yakın olmak için demişti. Hakikatin parıltısına fazlaca yaklaşmak gözlerini kamaştırmış olmalı. Dünyası karardığında, zihni hepimizinkinden daha aydınlıktı. Ona kitaplarını ben okudum…
Dünyası karadığında henüz otuz sekizindeydi…
O sözcüklere âşık bir münevverdi. Onun kelimeleri raks ederdi, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerin…
“Öyle seveceksin ki kelimeleri” derdi “sana yetecekler.” Daha fazlasını da derdi : ”Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem.
 Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven.
 Kelime kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.”
“Büyük kelimeleri büyük aşklar, imkânsız kelimeleri imkânsız aşklar aratır…”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Girdiniz Ya Kapıdan / Ay Vakti
Kendi İsmine Bakabilen İnsan / Semra Saraç
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -81 / Şiraze
Necip Fazıl’a Muhabbetin Bedeli / Muhsin İlyas Subaşı
Yitik Cennet’in Peşinde: Mehmet Akif İnan / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster