Sosyal Medya ve Biz: Bir Daha Asla Yalnız Kal(a)mamak

Yaşadığımız çağın en önemli gerçekliklerinden olan bilgi ve iletişim teknolojileri, insanoğlunu sürekli bombardıman altında tutmakta. Oturduğumuz evlerden eğitim gördüğümüz okullara, çalıştığımız yerlerden girip çıktığımız mekânlara ve hatta nefes alıp verdiğimiz sokaklara kadar hemen her yer kameralarla dolu. Bir kadrajın içerisinde bulunmak, yemek içmek kadar sıradan, onlar kadar olağan.“Gözetim toplumu”nun üyeleri olarak bizler, bilerek, isteyerek izlenmekteyiz. Akıllı cep telefonlarından giyilebilir teknolojiye (google glass gibi), insansız hava araçlarından sosyal medya ağlarına hemen hepimiz artık Bauman’ın tabiriyle“akışkan gözetim”in bir parçasıyız.
Gözetimin akışkan olması, izlenmenin ya da takip edilmenin, tarihin önceki dönemlerindeki gibi katı/sabit olmamasından kaynaklanır. Zira faydacı bir İngiliz filozofu ve mimarı olan Jeremy Bentham’ın“panoptikon”önermesi, günümüzü anlatmada kifayetsiz kalmaktadır. Yunanca “pan” ve “optikon” kelimelerinden türetilen ve “her yeri gören yer” anlamına gelen panoptikon, az sayıda gardiyanın çok sayıda mahpusu gözetlemesini sağlamak üzere daire planlı bir yapı tasarımıdır. Sekizgen biçiminde bölmelerden oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözetleme kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu kuleden görülebilirken, mahkûmlar kuledekileri görememektedirler. Öyle ki, mahkûmlar kendisini ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsınlar, mimari olarak oluşturulmuş olan ışıklandırma düzeneğinden dolayı gölgeleri kuleden görülebilmektedir. Amaç, kulede kimse olmasa da mahkûmların her daim izlendikleri fikrine kapılmalarıdır. Michel Foucault daHapishanenin Doğuşuadlı eserinde bu kavramı modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini anlatan bir metafor olarak kullanır. Foucault’ya göre panoptikon, mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir mekanizmadır. Günümüz dünyasında bu durum oldukça değişmiş görünmektedir. Norveçli sosyolog Thomas Mathiesen’in ortaya atmış olduğu“sinoptikon”kavramı ise, panoptikon’daki gibi az kişinin çok kişiyi izlediği değil, tersine çok kişinin az kişiyi izlediği bir döneme girildiği fikrini çağrıştırır. Özellikle televizyon ve sinemayla birlikte işlevsel hale gelen sinoptikon döneminde seyretmek, seyreden kişinin yerellik bağını koparır ve mekânsal sınırları ortadan kaldırır.
Yerellik bağının yerle bir olmasına ve mekân mefhumunun ortadan kalkmasına en bariz örnek ise, hayatımızın artık vazgeçilmezlerinden biri haline gelen sosyal medyadır. Temelde kişisel bilgi değiş-tokuşu amacına matuf olarak gelişen sosyal medya, dünyanın farklı uçlarındaki insanların iletişim kurduğu sanal bir mecra ve hatta ikincil bir hayat konumundadır. Ücretsiz şekilde ya da oldukça ucuz maliyetlerle herkes birbiriyle fotoğraf ve video paylaşımı yapabilmekte ve böylelikle kendisini ifşa etmektedir. Bir sosyologun dediği gibi, Descartes’in “düşünüyorum öyleyse varım” sözü, artık “görülüyorum o halde varım”a dönüşmüştür. Geleneksel dönemlerde keskin çizgilere sahip olan kamusal alan-özel alan ayrımı, özel alanın aleyhine deveran etmiş, sınırlar aşınmaya uğramış ve dolayısıyla neyin kamusal neyin mahrem olduğu konusundaki anlayışlar da değişmiştir. Gündelik hayatta mahremiyet sınırlarına dâhil olduğu düşünülen pek çok durum, sanal hayatlarda oldukça normal karşılanır hale gelmektedir. Sosyal medyanın bu dayanılmaz cazibesi ise aslına bakılırsa bireylerin kendi kendisini tüketmesi durumunu ortaya çıkarmaktadır.
Sosyal medyayla birlikte kavramlar ve bakış açıları da değişime uğramıştır. Örneğin Twitter’daki “takipçi” kelimesi, geçmiş dönemlerde oldukça netameli bir anlama sahip iken, modern dönemde sosyal medyada hemen her kullanıcının peşine düştüğü bir şey haline gelmiştir. Çünkü bir kullanıcının tanınırlığını ya da değerli olduğunu gösteren şey, takipçi sayısıdır, yani niceliksel olarak fazlalık önemlidir, zira içerisinde yaşadığımız dönemde nicelik, niteliğe feda edilmiştir. Başka bir örnek olarak ise görme ve görülme konusundaki bakış açılarında yaşanan değişim verilebilir. Geleneksel dönemlerde hiyerarşik olarak görme, görülmenin üzerindeyken, modern ya da post-modern, adına ne dersek diyelim, yaşadığımız çağda bu durum tersine çevrilmiş ve görü(l/n)me, görmeden daha değerli hale gelmiştir. Lahuti âlemden süzülen ışıklar gereğince daha sessiz ve derinden yaşanılan hayatın değerli olduğu anlayışı, sosyal medyayla birlikte kırılmaya uğramış ve dindar bir Müslüman birey dahi bir tür narsisizme sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.
Sosyal medya mecrası, önüne set vurulamayan şiddetli bir nehir akıntısı gibidir. Herhangi bir akım çıkmaya görsün, onu engellemek ya da dışında kalmak neredeyse imkânsız gibidir. Çünkü dışta kalmak, tabiri caizse “out” olmaktır, ânı yakalayamamaktır. Yakın zamanlarda maruz kaldığımız “selfie” akımı bunun en bariz göstergesidir. Psikologların bunu obsesif eğilimli ruhsal bir bozukluk olarak görmesi, sosyologların yakın zamanda oluşacak olan toplum görünümü konusunda hayıflanması, dilbilimcilerin kelimenin kendi dillerine nasıl çevrileceği konusunda hararetli tartışmalar yapması sonucu değiştirmez. Bir virüs gibidir, yayıldı mı yayılır.  Bir eğlence olarak yapılmaya başlanılan ya da öyle olduğu söylenilen –hadi TDK’nın çevirdiği şekilde kullanalım–özçekim, zamanla kişiyi esaret altına almaya başlayıp bir zaman sonra ayakaltına alınması buyrulan benliğin baş üstüne çıkarılmasına sebep olabilir.
Şurası gayet açık: Bu çağ, bir paradokslar çağıdır. Modernite insanoğluna kazandırmış olduğu şeylerin çok daha fazlasını insanoğlundan tekrar almıştır. Geleneksel dönemlerde insanoğlunun sığındığı en büyük limanlarından biri olan dini/kutsalı, ya da Berger’in deyişiyle, “kişinin evini/yuvasını” yerle yeksan ederek bireyleri ve toplumları dipsiz bir anlamsızlık çukuruna sürüklemiştir. İlerlemiş gözetleme sistemleriyle mutlu, müreffeh ve sözümona güvenli şekilde inşa edilen “yenidünya”, bireyleri çok daha fazla güvenliksiz, kişiliksiz ve kimliksiz hale getirmiştir. Zira bir zamanlar kişide verili olduğu düşünülen ve kolay kolay değişemeyeceği öne sürülen kimlikler, postmodern dönemde giyilip çıkarılan giysiler gibi benimsenen paçavralara ya da bir araya getirilmesi oldukça güç “puzzle”lara dönüşmüştür.
Farkında mısınız? Hangi mesleğe sahip olursak olalım, hangi vazifeyi yerine getiriyor olursak olalım, bir türlü “boş olamadığımız/kalamadığımız” günlere eriştik. Sözünü ettiğimiz bu teknolojikleşmiş hayat, bir yandan işlerimizi oldukça kısa sürede ve çoğu zaman da bizim yerimize yapmaktayken, diğer taraftan durmadan bize başka işler buyurmakta. Dingin, sakin geleneksel şehir merkezleri yerine, işlerini yetiştirmek için durmadan bir yerden başka bir yere koşuşturmakta olan insanların görüldüğü kent merkezlerinde yaşamaktayız. Rengârenk aydınlatmalarla donatılmış kent hayatının getirmiş olduğu hız o kadar ileri noktalara ulaşmış durumda ki, anne-baba, kardeşler, akrabalar, kısaca hiç kimseyle görüşebilecek, halleşebilecek, bir çift kelam edebilecek vaktimiz yok artık. Görüşeceksek de internet var, sosyal medya var, illa yüz yüze görüşmek mi gerek?
Peki, bu dehlizden çıkabilmenin bir yolu var mıdır? Ya da Nuri Pakdil Usta’nın enfes şekilde ifade ettiği gibi, hayatı tekrar “sükût suretinde” yaşayabilme ihtimali? Çoğumuz için hiçbir zaman, zamanı gelmeyen bir boş zaman etkinliği haline gelen “tefekkür” hayatımızda ne kadar yer buluyor?
Yalnız kalmak mı? O da ne?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Girdiniz Ya Kapıdan / Ay Vakti
Kendi İsmine Bakabilen İnsan / Semra Saraç
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -81 / Şiraze
Necip Fazıl’a Muhabbetin Bedeli / Muhsin İlyas Subaşı
Yitik Cennet’in Peşinde: Mehmet Akif İnan / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster