Cemre

Kül rengi gecenin ortasında bir münzeviydim. Sokak lambasının ışığı kimsesizliğimi katmerlerken mevsim bahara dönmek üzereydi. Saatler ilerleyip de şafak sökmeye başladığında uyku yine uzak bir ülkenin adıydı. Yerini yadırgamış ruhum gürültülü kalabalıklardan aman dileyip odasına çekilmiş, göklerden bir mucize bekliyordu. Gün olup şehir bir karabasan gibi nefes aldırmayınca kendimi doğanın sağaltıcı kucağına bırakıyordum. Kaçabileceğim bir sığınak yarattığı için Tanrıya müteşekkirim.
Ruhumu kemiren yalnızlığım peşimi bırakmadığından doğaya kaçışlarım da devam etti. Havaya, suya ve sonra da toprağa düşen cemre sihirli bir değnek gibi dokunduğu yeri şenlendiriyordu. Babaların çocuklarına izahta zorlandığı zor meselelerden biridir cemre. O müjdeci dokunduğu yere hayat verip, uykusundan uyandırırken âlemi, bir cemre de bana düşsün diledim. Dördüncü cemre benim baharım olsun istedim. Ömür bahçemin dikenli çorak bozkırları çiçeklensin, yüzüm gülsün istedim.
Yarıyıl tatilinden dönüp de sınıftaki yerlerimizi alınca öndeki sıralardan birinde aşinası olmadığımız, kıvır kıvır kumral saçlarıyla oynayan bir kız gördük. Yalnız başına öylece oturuyordu. Ona tekrar bakınca ruhumu sıkıştıran deli gömleğinin dikişlerinin atmaya başladığını hissettim.
Babası şehrimize tayin olunca okulundan kaydını almak zorunda kalmışlardı ve taşındıkları muhite en yakın okul bizimkisiydi. Kader buya, uygun görülen sınıf da bizimkisiydi. Öğretmenin işaretiyle ayağa kalkıp ismini söyleyince kalbim göğüs kafesimi yırtıp dışarı fırlayacak sandım.
-Cemre Çolak öğretmenim.
Bir duanın bu kadar çabuk gerçeğe dönüşmesini Yaradan’ın şefkatine ve kulunun sıkışmasına yordum. Yüzüne uzun uzun bakmak istedim ama ona baktığımı fark edince utanıp hemen önüme döndüm. Zil çalınca yanına gidip tanışmak istedim ama cesaretim kâfi gelmedi.
–Ben korkağın tekiyim.
Hemcinslerimle bile anlaşamazken garip yaratılışlı kızlar bana hep çözülmesi gereken bilmeceler gibi geliyordu. Onlarda beni çeken bir şeyler vardı; zarif yaratılışları, uzun saçları ve ince sesleriyle keşfedilmeyi bekleyen gezegen gibiydiler ve ben daha kendimi bile keşfedememişken onları nasıl anlayabilirdim? Ama Cemre farklıydı. Alabildiğine içten insana cesaret veren bir gülüşü vardı. İçimdeki sıkıntıları defeden bir şey daha bulmanın keyfiyle nasıl olduysa onu bahçedeki bankta yanımda otururken buldum. O gün akşama kadar kalkmadık o banktan. Anlatacak ne çok şeyim varmış kendim bile şaşırdım doğrusu. O kadar güzel dinliyordu ki beni. Sonra kısa bir yürüyüşe çıktık. Okulun altındaki parkta koca çınar ağacının altında otururken Cemre’nin aklına bir oyun geldi. Ceplerimizdeki bozuklukları salıncağın üzerine bırakıp önceki yerimize, ağacın arkasına saklandık. Çocuklar zil çalıp da parka hücum edince bozuklukları gördüler ve bayram ettiler. Bizse onların o masum sevincini izlerken durmadan gülüştük.  Uzun sürecek arkadaşlığımızın o ilk günü, yalnızlığımın ve kasvetli ergen yıllarımın sona erdiği, haneme cemrenin düştüğü gündü.  Onu tanıdığımda bıyıklarım bile terlememişken, şimdi ilk karlar yağmak üzere saçlarıma…
Yıllar yıllara gark oldu, güneş hep aynı yerden doğup hep aynı yerden battı. Her yıl tabiat kış uykusundan uyandı ve kirazlar her sene çiçeklendi. Ve biz büyüdük. Nice okullar bitirip, nice insanlar tanıdık. Hiç biri Cemre kadar yaşamaya değer gelmedi bana.  Eğer şair haklıysa yolun yarısına vardık. Araya mesafeler girdi. Ama akdimizi hep tuttuk. Yılın her baharı cemreler düştükten sonra biz o eski okulun bahçesinde buluşup o bankta dertleşir, akşam olmadan parka iner ve çocukları sevindiririz. O heybetli ağacın arkasında iki kişilik bir dünya kurup çocuk yüreğimizle gökyüzünü boyarız, ille de pembedir Cemre’nin sevdiği renk. Bir ağacın ardından bakan gözlerimiz dünyanın bütün günahlarını temize çeker. Birkaç saatliğine barış gelir yeryüzüne. “Dünyayı güzellik kurtaracak’’ derim ben. O sessiz ağacın altında uzun uzun konuşuruz biz, tek kelime bile etmeden.
Bu gecenin sabahı işte o akdimizin yıldönümü. “Ya gelemezse’’ diye uykularımı kaçıran düşünceler soğuk yüzlü odanın duvarlarına çarparken yıldızlar penceremden içeri sızıyor. Uyku kaçıran korkular bitmiyor. O gün öylece bankta oturup kederlerin derin çukurlarında kaybolursam, bir sene daha bulamam kendimi. Hüznümden yağmurlar yağdırır bulutlar. Çocuklar da gelmesin parka o gün. Bir yıldırım düşsün ve kavursun yaşlı çınarı. Öyle sanıyorum ki kadim ağaç da sevmiştir Cemre’yi. Gelmeyişi ona da dokunur. Böylesi ağaçlar insanlara benzer. Ağaçların üzerindeki çizgiler, insanların yüzündeki çizgilerden daha derindirler.
Nihayet sabah oldu, kutsal bir müjde gibi parlıyor güneş. Bir hayat acemisine “zamanı geldi’’ diyor.
Dünyanın merkezi, okulun bahçesindeki o bank olsa gerek. Ayaklarım beni oraya götürürken kanatlanıp uçacağım sanıyorum. Hava alabildiğine açık, kuşlar ağaçlarda, elimde sıcak simitlerim okul bahçesine girerken bankta oturan birini görüyorum. Cemre bu sene de bahar getirmek için gelmiş yurduma.
Yıllardır hasretle beklenmiş bir dosta koşar gibi atılıyorum. O ise kuşlar için darı getirmiş olmalı, serçeler etrafında raks ediyor. Gidip yanı başına oturuyorum. Elindeki darıları benimle paylaşıp hoş geldin gülücüğüyle kuşlara beni işaret edip “işte sorup durduğunuz abiniz de geldi” diyor. Darıları serpmemle ayaklarımın dibine kadar gelip ve cıvıltılarıyla beni iyice keyiflendiriyorlar.
Cemre hep benim en iyi dostum olacak. Ona karşı hislerim bir beşerin anlayabileceğinden çok öte. Cemre için raks eden serçelerden bir tanesiyim ben sadece.  Gönül bahçeme nice çiçekler devşirdim ondan.
Bu kanayan dünyada yaralarımıza merhem gerek.
Yaradan, kulu sıkışınca avutur kulunu yine bir kul ile. Oysa gözlerine perde inenler göremezler. Yusuf Peygamberi köle pazarında yirmi gümüşe satanlar ondaki cevheri görmekten ne kadar da uzaktılar.
Yusuf’u satanlar bilmem ki ne alır?
Oysa Züleyha sırra erenlerdendi. Onun cemalinde akseden güzelliği görüp onda tecelli eden bu güzellikle gözleri kamaşmıştı. Bunu hayra yorup Rabbine şükretmektense ondan murat almayı seçmişti. İnsan gerçekten de ziyandadır.
Züleyha nefsine zulmedenlerden oldu. Bense ayın buluta girmesi gibi bir hikâyeye girdim. Ömür yurdumu payidar kıldım. Mutluluğa kapılar açtıkça çoğalır sevinçler. Yeryüzü bir şenlik olsun istedim.
Hiç Cemre’siz şenlik olur mu?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

149. Sayı / Mart – Nisan 2014 / Ay Vakti
Bilmediğini Bilmek ya da Nahşep Kuyusu / Ay Vakti
Şiirde Hasbilik / Recep Garip
Bugün Neyi Arıyorsan / Semra Saraç
Misk / Semra Saraç
Tümünü Göster