Mustafa Miyasoğlu’na Veda

Mustafa Miyasoğlu ağabey, Ağustos başında ötelere uğur­landı. Ondan geriye elbette eserleri kaldı. O yaşarken bunlar üzerinde yeterince durulduğu söylenemez. Yaşarken kıymet bilinmesi ne yazık ki söz konusu olmuyor. Oysa buna ne kadar da ihtiyacımız var. Dilerim ki bu şahsiyetli kalemi bun­dan böyle eserleriyle daha iyi tanıma ihtiyacı duyarız.

Ben, bu niyetle ve hayırla hatırlanmasına bir vesile olmasını arzu ettiğim bu yazıda onun popülizmden kaçarak kendi dünyasında nasıl bir edebiyat mücadelesi verdiğine kısaca temas etmek ve özellikle şiirine dikkat çekmek istiyorum.

Söze şöyle başlayalım. Mustafa Miyasoğlu, 1999 yılında Seviye dergisinin kendisi hakkında düzenlediği “Mustafa Miyasoğlu Özel sayısı”na yazdığı “Ben Nasıl “Ben” Oldum” başlıklı yazısının bir yerinde “işini iyi Yapan Kendi Şarkısın Söyler” ara başlığını kullanır, “işini iyi yapmak” herkesin harcı değil elbette. Hele edebiyat dünyasında günümüzün popülist yaklaşımlarının hemen herkesi kuşattığı, etkisine aldığı bir zamanda “kendi tenhasında” bu tür yaklaşımlara itibar etmeden sadece yapması gereken işi yapan hem de iyi yapan o kadar az isim var ki… işte bu yüzden Mustafa Miyasoğlu kendi ifadesinde de belirttiği gibi işini iyi yapan ve böylece kendi şarkısı söyleyen bir şairdir.

Onun için “şairdir” dedim ama bu sıfatın tek başına onu anlatmada yetersiz kalacağını elbette biliyorum. Zira o, sadece şiirle kalmadı, denemeler, romanlar, biyografiler, tiyatro eserleri de yazdı. Ama Miyasoğlu benim için öncelikle şiiriyle değerlendirilmesi gereken bir isimdir. Çünkü; Türk şiirinin son elli yılına baktığımızda çok farklı tarzda ve anla­yışta ürünler veren isimler oldu. Kimi geleneği aynen tekrar­lamayı, kimi geleneğe tamamen sırt çevirmeyi tercih etti. Bu şahsi bir tutumdur elbette anlaşılabilir ama öte yandan bir eser yazıldıktan sonra yazanın ürünü olmaktan çıkıyor, bir kültürün eseri haline geliyor, işte bu noktada Miyasoğlu bu iki uç tutumun ikisine de itibar etmeden gelenek İçinde yeni olmayı başarmış ve ortaya bu anlamda şiirler koymuş, şiir kumaşımıza kendi sesini bulmuş bir şair olarak farklı renkler ve desenler eklemiştir.

Miyasoğlu, şiirleri kadar şiir anlayışı ile de ele alınmalıdır. Bu bakımdan “Bir Gülü Andıkça” Kitabının başına aldığı “Şiir Anlayışım” başlıklı metni onun şiirine nasıl yaklaşma­mız, ondan ne anlamamız gerektiği konusunda bize yeterli ipuçlarını vermektedir. Miyasoğlu için bu anlamda söyleye­bileceğimiz söz, sözünü ettiğimi yazısında kendi kuşağının şiir tutumlarını irdelerken söylediği şu cümle olacaktır: “Biz inancı yüklenen şiiri seçtik.” Bu düşüncenin Garip, 2. Yeni şiiriyle iyice batılılaşan ve yabancılaşan Türk şiirinde ne anlama geldiği izaha muhtaç değildir. Bu tercih her şeyden önce kadim bir doğruya yeniden bağlanma niyetini göster­mektedir. O da şudur: Bizim şiirimiz, Osmanlı çağında bir inanca ve onun değerlerine bağlı bir şiirdi. Sonra bir kırılma yaşandı ve sözünü ettiğimiz yeni şiir akımları şiirimizi başka bir vadiye soktu.

işte tam bu noktada Necip Fazıl’ın şiire getirdiği yeni soluk yeni bir dönüşümün ilk adımı oldu. Ardından SezaKarakoç’la muhtevası daha da yerlileşen, şekli ise yenileşen şiir çizgisinin takipçisi/geliştiricisi yeni isimler ortaya çıktı, işte, Miyasoğlu bu bağlamda şiiriyle yaptıklarıyla bu gelişme çizgisinde kendi sesi ve üslubuyla bu gelişme ve yenileşme çizgisine katkıda bulundu. O da aynı duyarlığı taşıyan bu iki isim gibi şiiri bir medeniyetin estetik tezahürü olarak gördü ve şiiri bir gönül işi olarak algıladı ve algılattı. Böylece şiir olarak ifadelendirilen söz, bayağılıktan, köksüzlükten kurtu­larak yeniden itibar kazandı. Miyasoğlu da bu mensubiyetin şuuru içinde oldu hep. Necip Fazıl’a verdiği özel önem hem şiiri hem de bütün olarak kültür ve sanata bakışının bir yansımasıdır.

Miyasoğlu, kadim sanat anlayışımıza mensubiyetin şuuru içerisindeki her nitelikli şair gibi şiiri her zaman için hem dil hem de biçim olarak ele almış, şekilde taassuba düşmemiş, hemen her türlü formu kullanmış ama dilde ve muhtevada yerli olmayı, şiirini insana ve hayata yaslamayı sanatının ana gayesi yapmıştır. Böylesine soylu bir kaygıdır ki onu romancı, dene­meci, hikayeci olarak da ayni çizgi üzerinde eserler verme gibi bir sonuca götürmüştür. Bu eserler, elbette ayrı ayrı incelenmesi, değerlendirilmesi gereken çalışmalardır. Zira kendisinin de belirttiği gibi şiiri bir dünya görü­şünün ürünüdür. Bu dünya görüşü­nün daha iyi anlaşılabileceği bir kültür ortamının oluşması için ister istemez farklı türlerde de eser verme zarureti doğmuştur. Bu durum bir zenginliktir ayrıca… Çünkü bizde yakın dönem için söyleyecek olursak şairlerin aynı zamanda fikir ve kültür adamı olmak gibi bir sorumlulukları hatta zorunlu­lukları da olmuştur.

Dolayısıyla Mustafa Miyasoğlu, bütün bir külliyatıyla ele alınmalı ve öyle değerlendirilmelidir. Ama diğer eser­leri de önemli olmakla birlikte ben şiirinin hak ettiği ilgi çerçevesi için­de bilhassa genç kuşaklarca tanın­ması, okunması gerektiğini düşün­mekteyim. Temiz ve çağlar içinden süzülüp gelmiş, içine Yunusların Karacaoğlanların renk kattığı, nefes üflediği güzel Türkçemizin şiirdeki o zarif sesini duymak, kendi değerlerini, hassasiyetlerini görmek, bulmak ve bunlarla zenginleşmek isteyenler için Miyasoğlu şiirinin önemli bir imkân olarak ortada durmaktadır.

Bu vesile ile kendisine bir kez daha rahmet diliyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

146. SAYI / EYLÜL – EKİM 2013 / Ay Vakti
Babil / Sertaç Gereç
Kalbimi Götürdün Çocuk / Adem Özbay
Neredesiniz? Neredeyiz? / Ay Vakti
Rüyalarım İçin Uyandır / Semra Saraç
Tümünü Göster