Aşk Sevdiğine Hırka Dokumaktır

Bazı anlar vardır ki ömrümüzün bir rüzgâr gibi uğuldayıp geçtiği demlerde, günler, aylar ve yıllar geçse de tesirinden bir şey kaybetmez. Bir parça buz gibi donmuştur da zaman, o buz parçası zamandan ve mekandan azade öylece sizi bekler, olur ya bir gün avuçlarınızın içinde tutarsınız diye.

Oysa ördüğünüz hırkanın ilmeklerini sökmeye başlamıştır zaman, şişinizi elinizden almış… Ne kadar isteseniz de bir daha aynı motifleri konduramazsınız üzerine. Zaten hayat dediğimiz ilmek ilmek dokunmuş uzun bir iplikten başka nedir ki? Kimi zaman bir çift düğüm atılan, kimi zaman kopuveren orta yerinden; kimi zaman dolaşan,  kimi zaman çözülen…   Hayat, kimi zaman bir hırkaya dönüşüverir ellerimizde.  Şekline, rengine, desenine, kime öreceğimize kendimiz karar verir sandığımız oysa aciz bir örücü olmaktan öteye gidemediğimiz  bir hırkaya dönüşüverir.

Avuçlarımda bir yağmur serinliği, penceremin önünde güvercinler. Taa uzaklardan gelen akşam ezanının sesi usulca okşuyor gönlümü. Şimdi dudaklarımda beni namaza çağıran o ilahi ses. Hayya’les-salah, Hayya’lel-felah çıkıyor dudaklarımdan.  Gözlüklerimi çıkarıp elimdeki şişi bir kenara koyuyorum. Bu ördüğüm kaçıncı hırka, kaçıncı kez aynı motiflerin üstünden gidiyorum.  Örmüyorum da sanki ömrümün resmini çiziyorum. Öyle hırkayla hemhalliğim emekli bir öğretmenin vakit geçirme gayretinden müteşekkil değil. Ben ipleri değil yâre hasretimi dokuyorum. Attığım her ilmek beni, kekik kokan, tezek  kokan, kuşburnu, elma, ısırgan otu, nane, püfür püfür dağ kokan köyüme götürüyor. Yâre götürüyor.

***

Bütün köylü sözlenmiş gibi köyde üniversite okuyan iki genci birbirine ne çok yakıştırırdı. İyi de benim dağdan odun taşıyan, ömrü tarlalarda ırgatlıkla geçmiş, iki kuru ineğin sütüyle pazar pazar dolaşan  anneciğimin  gözü pek yükseklerdeydi. Garibim o da elbet kızının mutluluğunu istiyordu ya arada bir söylendiğini duyardım. “O sümüklüye mi kaldı benim kızım! Elli kere isteseler yine vermem, yine vermem” diye. “Tamam, küçük bir oğlan çocuğuyken burnundan sümükler aka aka oyun oynadığı doğru olabilir, ama hangimizin sümüğü akmadan büyüdük be anne!” demeye kalmaz lafı ağzıma yapıştırıverirdi. Ara sıra Kenan’ın annesinin kulağına giderdi bu laflar, işte o zaman  ödüm patlardı annemin bu patavatsızlıklarına gücenip beni istemeye gelmeyecekler diye. Yine de bir türlü diyemezdim ona Kenan’ı  ne çok sevdiğimi.

Eskiden aşk dediğin kimseciklere söyleyemediğindi.

Ne anneme söyleyebiliyordum, ne de sevdiğime. Sonunda ona bir hırka örmeye karar verdim. Bitirince güzel bir hediye paketi yapıp bir fırsatını bulup “ Bu senin için,” diyecektim.  Salak değil ya elbette anlayacaktı. Hem zaten o değil miydi bir şey isteme bahanesiyle zırt pırt bizim eve gelen. Saklandığım perdenin arkasından kafasını acemice sağa sola çevirip beni aramasını mütebessim bir çehreyle seyrederdim. Bizim daracık toprak köy yollarında şöyle kazara! karşılaşsak dut yemiş bülbüle döner, ağzını açtığında da kekelemekten öteye gidemezdi. Yok canım kekeme filan değildi aslında. Gülmemek için kendimi zor tutar, başımı azıcık kaldırıp yüzüne baktığımda ışıl ışıl parlayan bir çift göz görürdüm karşımda.     Biliyordum işte bal gibi biliyordum. Bu oğlan beni seviyordu.

Onu her görüşümde biraz daha gayretleniyordum hırkayı bitirmek için. Evdekiler kendime ördüğümü düşünmüşlerdi. Ben de bozuntuya vermedim. Yalnız hırkanın renklerini pek bana uygun bulmamıştı annem. “Kızım şöyle pembeli membeli bişey örseydin ya n’apcan laciverti, kremi…”

Hiç alışık değillerdi benim bir şey örmeme ya. Her zaman elimde kalın kalın kitaplar gören annem bu okuduklarımı ders kitapları zanneder, “Kızım bırak artık şu koca koca kitapları okumayı, şurda iki ay kafanı dinle,” diye dertlenir, sonra çıkarırdı ağzındaki baklayı. “Çeyiz diye bunları mı asacağız tavana!” diye dudak bükerek benim sevgili kitaplarımı gösterirdi. Oysa şimdi kitaplarımı bir yana bırakmış, nasıl bir şevkle örüyordum anlatamam. Arkası ve önünü bitirip kollarına başlamıştım. Kollarına çift lastik örgüsü ördüm, sağlam olsun, şık dursun diye. Daha doğrusu bu işin ustası köylümüz Hatice ablaya yaptırmıştım. Kolların ortasına da birer saç örgüsü altışar  ilmekten. Örmüyor da işliyorum sanki. Her ilmekte ne hayaller, kelimeler, sevinçler…

Hırkayı verirken onun yüzünde göreceğim sevinç geliyor gözümün önüne. Sonra düğünümüzü hayal ediyorum. Annem ilahiler eşliğinde kınalar yakıyor avuçlarımın içine. ‘kınayı getir annem/ parmağın batır annem/ bu gece misafirim/ koynunda yatır annem…’ Gözyaşları içinde arkamdan bir tas su döküp beni uğurluyor. Evimizin damında çömlek kırdırıyorlar bana, eviniz bu çömleğin parçaları kadar çocukla dolsun diye. Onların eve girince de kapılarına çivi çakıyorum, çivi gibi sağlam olsun evliliğimiz diye.  Hayallerime bile buranın adetlerini konduruyorum çiçek diye. Her yer kitap kaplı bir evde oturuyoruz.  Aynı okulda öğretmenliğe başlıyoruz. Çocuklarımıza benim ona sevgimizin sembolü hırkayı nasıl hediye ettiğimi  anlatıyor.  Ağzım, dilim tutulmuş, yüzüm kül gibi. Kekelemişim üstelik ‘Şey… şey ben bunu sana…’ getiremiyorum gerisini.

Onun ilk adımı atmayacağını biliyorum. Zar zor karşılaştık mı bir yerlerde iki kelimeden sonra al al oluyor yanakları, arada bir başını kaldırıp gözlerimin içine bakıyor, içimiz ürperiyor, nefesimiz tıkanıyor. Onun da kalbi benim gibi hızlanmaya başlıyor mu? Nereye koyacağımızı bilemediğimiz ellerimizle çaresizce bir şeyler anlatmaya çalışıp sus pus oluyoruz sonra.  Dünya bir lokmacık kalıyor gözümüzde.

İkinci kolu da bitirmek üzereyim. Nasıl vermeli ki hırkayı? Senaryolar iyice artıyor. İlçeye indiğimde  içine bir mektup yerleştirip adına mı postalamalı acaba? Yoo, bu tehlikeli. Ya paketi başkası açarsa? Ya bütün köyün kulağına giderse bu yaptığım? Kimseler görmeden hırkayı kapısının önüne mi koymalı? Eee,  o zaman nerden bilecek benim ördüğümü?

Ya da “Ankara soğuktur, kışın giyersin, beni hatırlarsın ” gibi üç beş kelime edip eline mi uzatmalı? İyi de ben nasıl söylerim bu lafları?

Artık heyecandan tersler düzler birbirine karışıyor. Ellerim titriyor, avuçlarıma ter basıyor, şişler kayıyor elimden.  İlmek kaçırıyorum, ördükçe söküyorum, söktükçe örüyorum, bir türlü bitmek bilmiyor.

Aşk emek ister, diyorum. Söküldükçe ilmek ilmek örmek gerek.

Bir laciverte dönüyor aşkım elimde, bir kreme. Gözlerim kan çanağı, ağlamaktan ve uykusuzluktan. Korkuyorum. Ya bitiremezsem, ya veremezsem?

Yakayı yine Hatice ablaya danışmalı. O güzel düşürüyor, tıpkı hazır yaka gibi oluyor. İlçeye indiğimde bir fermuar almalı. Şöyle lacivert. Aaa! Bir de iki yana cep iyi gider erkek hırkasına. Daha önce nasıl da düşünemedim.

Aşk hiç düşünmediğin şeyleri düşünmektir, diyorum.

Bugün annemle babam bağın otunu sökmeye gidiyorlar. Kıyamıyorlar yine beni bağa götürmeye. Ben onların tek umutları. Seneye kısmetse öğretmen olacağım. “Kızımın mesleği kolunda altın bileziği,” diyor annem.  Ben onların alın teri ve dualarıyla okuduğumu biliyorum. Dua, hayatın kapalı kapılarını açan altın bir anahtar değil mi? Yıldızlar bile uykudayken annemin seccadesine kapanmış bizim için mırıl mırıl dua edişine kaç kez şahit olmuşluğum var. “Allahım evlatlarıma zihin açıklığı ver, onları alimlerden eyle.”  Şükür derslerim çok iyi. Yalnız hırka konusunda dürüst olmamak utandırıyor beni.

Ev ahalisi bağa gidip avluyu boş bulunca ‘kim tutar kızım seni’ deyip Hatice ablanın neredeyse yarısını ördüğü yakayı tamamlama gayretiyle avludaki sedire oturuyorum. İçimde bir heyecan, artık son ilmekleri hırkanın. Gerçekten güzel oldu. Kim der ki acemi işi diye?

Geniş avluya açılan ahşap kapı bir iki kere demir tokmağı vurulduktan sonra kimsenin açmasını beklemeden açılıveriyor.

Kenan!

Başımdan ayaklarımın ucuna kadar varan bir sızı.

Kalbim artçı sarsıntılarla sallanıyor.

Şişin ucu buğulanıyor gözümde. Örmeye devam olsun, en azından örüyormuş gibi yapıyorum. Şu an kafamı kaldırıp gözlerine bakacak cesaretim yok.

Aşk sevip sevip de içine mi atmaktır?

Bugün dili çözülmüş bu çocuğun, hiç kekelemiyor.

Oooo! diye sesler çıkarıyor, elimdeki hırkayı göstererek. “Size okulda bunları da mı öğretiyorlar?”

Şimdiye kadar şu avluda, şu sedirin üstünde daha önce bir şey örmüşlüğüm var mı? Elime kitaptan başka bir şey almışlığım… Yok!

‘Aşk sevdiğin için sevmediğine katlanmaktır’ diyorum.

Şimdi gelmiş sanki alay ediyor, ya da ben öyle sanıyorum.

İnciniyorum.

Bir çocuk gibi dudaklarımı büküyorum mahzun mahzun.

Omuzlarımı silkiyorum.

“Babama örüyorum, okul açılmadan bitirmem lazım.”

Elleri ceplerinde ayağının ucundaki bir taşa sertçe vuruyor.  Yüzü ciddileşiyor. Gözleri limandan uzaklaşan gemiler gibi gittikçe uzaklaşıyor benden. O an buz gibi bir rüzgar esiyor avluda, titriyorum.

“Osman amca yok mu?” diyor. “Bizim kazma ondaymış.”

“Kazma sensin,” demek geçiyor içimden.  İki aydır gece gündüz demeden emek verdiğim hırkayı ellerimde öylece tutarken  artık örmekten nasır tutmuş, kıpkırmızı olmuş  parmak uçlarımla şişleri olanca kuvvetimle sıkıyorum.

Bu hırka senin için diyemeden…

‘Aşk, aşkını aşikâr etmemektir’ diyorum.

Ertesi yaz kendinden önce haberi geldi. Kenan’ı nişanlamışlar. Çok zenginmiş kızın ailesi. Marketler zinciri varmış. Zaten kızın amcası ikna etmiş Kenan’ı.  Temiz çocuk, dürüst çocuk diye. Üniversiteye de kapağı atmış, asistan olmuş. Kendisinden büyükmüş kız. Zenginmiş ya olsun. Ne yapsın bahçıvan Osman’ın kızını?

Hayat yine kendi örgüsünü giydiriyor sana. Küçücük yüreğinle kurduğun oyuna alet olmuyor. Yalnız bir çift mahzun göz kalıyor geride. Bir de donmuş bir sahne.

“Babama örüyorum. Okul açılmadan bitirmem lazım.”

‘Aşk sevdiğine hırka dokumaktır’ neden diyemiyorum?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üşüyen Şehir Bir Kaç Dakika Uyuyan Şair / Ay Vakti
Mevlâna ve Şems Münasebeti / Şadi Aydın
Akif’i Şiirlerle Anmak / Mustafa Özçelik
Âkif’te Tek Çare Neydi? / Muhsin İlyas Subaşı
Mehmet Âkif ve Vahdet-i Vücûd / Selami Şimşek
Tümünü Göster