Aynalarda Mağlup Yüzümüz

Boşluğa asılı kaldı sözlerimiz,
dualarımız yarım, içimiz kırgın…

Ebedî Gündem: Filistin
Gazze’de yıkılan her binanın altında kalan biziz…
Soğuktan çok korkudan titreyen her çocuğun gözbebeğinde büyüyen biziz.
Acziyetimizi yüzümüze bir şamar gibi vuran kavruk çocukların ebedi utancıyız.
Şahit olduklarımız, yok ettiğimiz kardeşliğimizin kefareti… Aynanın ötesine geçen bakışlarımızda görüyoruz aslında ilkin yüreklerin işgal edildiğini. Anlıyoruz anlamasına da çaresizliğimizi nereye saklayacağımızı bilemediğimizden midir nedir, hep eksik bir tarafımız…
Mütemadiyen kanayan ve hiç sağlamayan bir yaraya döndü Gazze…
Belli ki en başa dönüp evvela içimize kurmalı en muhkem karargahları.
Kalpte yeni bir direniş cephesi oluşturmalı her şeyden önce.
Gazze, Gazze…


Ümmet Bilinci
Rahmeti sonsuz olanın ipine sımsıkı sarılmadıkça kaybediyoruz bir bir.
“Ben” lafzı “biz”e dönüşmeden bir arpa boyu yol almadığımız aşikâr.
Yeni yollar, yepyeni formüller bulmak zorundayız.
Dün aynasına bakarak yeniden inşa etmeliyiz “biz”i yeni baştan…
Ben’den geçerek, terk’i terk ederek “elif”leyin dimdik olmalıyız!
Sonsuz kerem sahibine naz u istiğfarla açmalıyız avuçlarımızı.
İkilikten kurtulup bir’ler hanesinin müdavimi olmalıyız.
Çağı doğru okuyarak, imanı kuşanarak çıkmalıyız yola.
Bütün zorlukları göze alarak, kan ter içinde uyanarak geceleri dert edinmeliyiz devadan çok davayı.
Bu dünyada bulunmanın bir “imtihan” olduğunu hatırlayarak, fani olana meyletmeden, küçük hesaplar yapmadan, kim ne der ne yapar diye sorgulamadan didinip çalışmalıyız.
Belki bir şafak vakti yahut bir ikindi sonrası zeytine ve incire kasem ederek Sina’yı yeniden fethetmeliyiz içimizde.
Durmadan, dinlenmeden kalp diyarına akınlar düzenleyerek ihya etmeliyiz gül bahçesini.
Aşkı, acıyı ve şefaati dilenerek koyulmalıyız yola.
Yüzümüzü secdelerde yıkarak niyet etmeliyiz bir ve beraber olmaya…
Yenilmeden engellere, ye’se düşmeden, kanmadan şeytani vesveselere!


Fetret Devri
Her bakımdan bir fetret devrini yaşıyoruz sanki.
Aksayan, yolunda gitmeyen bir şeyler var.
İyileşmeyen, iyileşme ümidi olmayan bir kalp sızısı.
Kim onayacak, kim sağaltacak, nasıl yapacak bilmeden bekliyoruz umarsızca.
Sürekli bir yolculuk hali.
Dışımızdan içimize, içimizden dışımıza; nereye gittiğimizi bilmeden, menzile varıp varmayacağınızı hesaplamadan savuruluyoruz.
Kafilemiz, rehbersiz kaldı. Haritamız yok, pusulamız eski…
Artistik bir patinajla olduğumuz yerde sayıyoruz: bir ileri iki geri.
Ne hür ne tutsak ne asi ve abid!
Gizli bir el çekip çıkarsın bizi bu karanlıktan!
Ne rüya ne Yusuf!
Koyu bir boşluğa benziyor bu: kuyu!
Zindan’dan ne bir mektup gelecek Mehmed’e ne bir gömlek Yusuf’tan.
Kör bir fenerle yarı aydınlık bir yolda yalpalıyoruz.
Kim, nasıl açacak gözlerimizi?
Ha çaldı ha çalacak düdüğü bekçi.
Kim bilir belki de küçük sûra üfleyecek İsrafil:
Bizi beklemeden, hazır olup olmadığımızı sormadan, kim bilir…
Günü beşe bölen ataları unutunca yetmiyor zamanımız.
Yirmi dörde ayarlı saatlerimiz bereketsiz…
Mevsimler takvimlerde kaldı artık, zemheri kalbimizin kış köşesi.
Ne kırlangıçlar geçiyor üstümüzden ne küçük bir serçe sesi…
Keşke “gelin, gülle başlayalım” dese biri…
Ve koşsak iri adımlarla atalara ve atlara uyarak Mohaç’tan Endülüs’e
Gazze’den Mekke’ye; Semerkant’tan İskenderiye’ye…


Heyhat,
boşluğa asılı kaldı kelimelerimiz,
içimiz buruk, dualarımız yarım…
Ay Vakti

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kurdele Kesilmeden / Şeref Akbaba
Aynalarda Mağlup Yüzümüz / Ay Vakti
Kadim Bir Acı / Yalçın Ülker
Aforizmalar / Naz
Göl-Geler / Taha Yasin Tuncer
Tümünü Göster