Üsküdar’a Gider İken

Deniz bitti. Sahil şeridinde suya saldıkları kamış oltalarla sabahın eşref saatlerinden günbatımının kızıl kara perdesine kadar, yoğurt kaplarını dolduracak iri balıkları sabırla kovalayan çiçeği burnunda yahut emektar balıkçılar bu hazin hikâyede kötü adam olmamak için, boş durmadan, maziyi mumla aratacak ahval üzere sigaralarını bir ağıt gibi yakıp tutuşturuyorlar. Salgınlı günlerin pespaye olmuş terekesi maskeler yüzlere yapıştı, İstanbul yüzyıllardır aşındırılan kabuğunun altında küçüle küçüle Üsküdar adı verilen bir longoza sıkıştı ve şimdi can çekişiyor.

Martılar bu maviden yeşile, yeşilden çamur rengine dönüp duran, yalnız rengini değil kokusunu, ruhunu ve huyunu da değiştiren bezgin su kütlesinin artık bir deniz olmadığından habersiz kanat çırpmaya devam ediyorlar. Tuzu kararmış, benzi atmış, kadim şehrin nefes alıp verdiği dalgalarında derman kalmamış. İçi dışı bir, tabanında denizminarelerinin ses çıkarmaz olduğu, midyesi boş, yosunu kara, yengeci topal, süngeri delik deşik, balığı çirkin ve tatsız bir deniz, bir ölü bedeni bu.

Haziranın son günlerinde Üsküdar’da bir dostla kahve içmeye niyetlendim. Metrodan iner inmez sağa sola takılmadan gözüme kestirdiğim ilk mekâna daldım, masaya kuruldum. Menüyü gözden geçirip fiyatları öğrenene kadar keyfime diyecek yoktu. Balkon katındaydım, rüzgâr püfür püfür esiyordu. Daire şeklinde yapılmış, her masanın dibinde bir meyve ağacı fidanının boy attığı bu kahve dükkânında çalışanlar güler yüzlü, müşteriler seçkin ve gayet neşeliydiler.

Kitap adları, yazarlar, kültür etkinlikleri, tiyatro ve sinema muhabbeti; ortamı ışıklı, kıvrak, rahatlatıcı bir havaya taşıyordu. Roman çözümlemeleri yapılıyor, aylık dergilerden akılda kalan harikulade mısralar mırıldanılıyordu. Nobel kime verilmeli, yaşayan en büyük şair unvanı kimin olmalı sorusuna cevap aranıyor, beylik tespit ve yorumlara yol verilmiyordu. Sandalyemi o an bir kuştüyü koltuğa değişmezdim. Bir George Perec, bir Paul Auster bile yerimde olmaya can atar, kalbimi dolduran güvercinler, kuğular ve yağmur yüklü bulutlar saraydaki odasından has bahçeyi süzen şehzadeleri kıskandırırdı. Arkamda habire kikirdeşen, kıpkırmızı dudaklarından savurdukları dumanlarıyla nefesimi daraltan üniversiteli kızlar da olmasa dünyanın en bahtiyar insanı olmaya adaydım.

Fakat deniz eskimiş, güzellikleriyle karadan çekilmiş ve geride posasını bırakmıştı.  Gelecekten yana bütün ümitlerim birdenbire işittiğim müzikle ve ardından cereyan eden tuhaflıkların tesiriyle sönüverdi. Masalarda çığlıklar koptu, garsonlar müşterilerin siparişlerini dans ederek yetiştirmeye başladılar. Ortadaki boş alan; kız erkek karışık olarak el kol hareketleri ve bel kıvırmalarıyla, şarkı sözlerinin saçmalığıyla yarışan vahşi bir adadaki cangıla, kurbanlarını sunağa taşımakla âdeta kendinden geçen yerlilerin tepindiği kanlı bir dans pistine döndü.

Toz duman arasında, yakamı tam zamanında bu perişanlıktan kurtararak caddeye fırladım. Açık alanda cümle tehlikeye göğüs gererek en azından şırıl şırıl akan serin gölgeli bir şadırvan buluncaya değin sabrımı dişime takarak yürüyordum. Mısırlı analı kızlı turistlerin muhtemelen Kahire sokaklarında, hatta Nil kıyısında bile ele güne mahrem olan yanaklarını insanın gözüne sokarcasına allık kutusuna batırmış olmaları, beyazlar içinde meleklere özenmek yerine evrensel cinnetin aldatıcı kanatlarına bürünmeleri içler acısıydı.

Yerli kim, turist kimdi? Nijeryalı saatçinin sergisini duvar dibine emanet edip cemaate yetişme niyetiyle alelacele Valide-i Cedit Camii’ne koşması bir yana, metrodan sarmaş dolaş inen gençler, banklarda göz göze oturanlar, çimenlere sere serpe uzananlar; hepsi donmuş zamanın çerçevesinde mütebessim ama pek doyumsuz, kâinattaki ulvi makamlarını arzu etmekten fersah fersah uzak ve yiyip içmekten, yatıp kalkmaktan değil dünyevi planlardan, kariyer düşlerinden, sahte cennet vaatlerinden arınmış bir perhizden kuvvet bularak hakikate erecek ruhî sıçrayışlarına karşı kayıtsızdılar.

İçerilere, daha derin kaygılara ve kirlenmemiş ufuklara doğru doğrulttum omurgamı. Hüdai’ye tırmanan yokuşta dini kitaplar satan bir dükkânın kaldırıma yayılmış sergisinde boynu bükük çocuk kitapları gördüm; gelişigüzel resimlere boğulmuş sincaplı fareli masallar ve macera romanları, dinozorlar, hayaletler, ilginç hayvanlar ve bitkiler, ilk okuma ve boyama kitapları arasında kayboldum bir ara. Birini bırakıp diğerini alıyor, hatırı kalır diye berikinin de sayfalarını karıştırıp şekilden şekle giriyordum. Sonunda birçoğunu kolumun altına sıkıştırarak kapıdaki beyaz gömlekli, temiz sakallı, güleç delikanlıya ücretini uzattım. Tüy gibi hafiflemiştim, oğlumu kâğıtlara işlenmiş süslü yazılarla ve hayal dünyasını sınırlayan çizgilerle sevindirecektim.

Türbeden inerken arkadaşım aradı, işi çıktığından bir müddet geç kalacakmış, üzgünmüş. Pazara uğraması gerekiyormuş, evde başka kimse o yükü çekemiyor. Ana hasta, baba hasta. Ne mutlu ona ki yaşlılara hizmet etme vaktine ve lütfuna erişmiş. ‘Boş versene’, dedim, ‘hiçbir şey kaçırmadın.’ Zamanla mekânın boyunduruğunda tarla süren iki boynuzlular gibi yaşıyoruz buna yaşamak denirse; ot yiyoruz ama sütümüz sağılmaya değmez, etimiz kart ve hayvanî. Böğürüyoruz ama uzun uzun sustuğumuz kış geceleri ve menevişli sabahlar da çalıyor kapımızı. Kaslarımızı seviyoruz, damarlarımızı; sinirlerimiz, hücrelerimiz bizi donuk taştan ve toprağa mahkûm floradan ayırıyor. Aynayla karşı karşıya kaldığımızda parmaklarımız saçlarımıza gidiyor, adamdan sayılmak için. Tebessüm ederek dostane mesajlar yolluyoruz sırların ötesinde, evrenin koynunda kıvrılmış bizi hasretle bekleyen hakiki âlemdeki ev sahiplerimize.

‘Geciktim diye mi kızıp sitem ediyorsun?’ dedi. ‘Yok, öfkem kendime ve insanlığa.’ dedim.

‘Demin köprüde iki otomobil kafa kafaya çarpışmış,’ dedi sesi titreyerek. ‘İki aile tamamen silindi dünyadan; sesleriyle, bakışlarıyla, vücutlarıyla, sevinçleri ve kederleriyle, eskitemedikleri eşyalarıyla, hatıralarıyla ve tabii bakir rüyalarıyla, hayalleriyle…’

‘Sus, yeter!’ diye araya girdim, ‘Ben Salacak istikametine doğru yürüyeceğim. Gelince telefon et.’

Midem bulanıyor, gözlerim kararıyordu. Migrenim tutmuştu yine. Sahil yolunda, trafik selinin ortasında sığınacak gölgelik bir patika ararken uzaktan bana göz kırpan Kuşkonmaz Camii’nin haziresine kendimi attım. Bir kedi yavrusu toprağa karnını vermiş, kıpırtısızca yatıyordu. Karasinekler avluda nefeslenen garibanlara dadanmış, bir tanesi namazını kılmış ihtiyarı daha eşikten atlamadan burnundan yakalamıştı. Yeşil takkeli, insanın başını döndürecek kadar uzun, göbekli adam ne yaptıysa hayvanı başından savamadı. Lahavle çekerek hızlı adımlarla çinili bahçeden uzaklaştı. Ona, hemen taşlığın bittiği merdivenlerde yosunlu kayaların dibine iskemlesini atmış, Boğaz’ın gelgitinden bahtına düşecek etli balıkları iştahla bekleyen balıkçının gözleriyle baktım. Şamandıra titredikçe heyecanlanıp oltasının makarasına asılan, orta yaşlarda, kovboy şapkalı bir İstanbul âşığı. Akşamın ilk rüzgârıyla uykusundan uyanan, çilesini doldurduğundan memnun, şimdi seve seve bir evin teras katında yahut balkonunda tavaya yatmaya razı iri istavritlerin, karagözlerin hayaliyle saatlerini sebil etmiş yanık suratlı adamı başımla selamladım.

Deniz havasıyla dirhem dirhem çekilen baş ağrısı yerini tatlı bir çocukluk hatırasına götürmüştü beni. Gemlik iskelesinde, kabaran sularda dalgalarla oynaşan yunusları seyrederken eskittiğim yazlardan biriydi, çaparilerin ucunda sallanıp parıldayan balıkların hayranlık veren görüntüsüyle kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyor. İlkokul çağında, bacak kadar çocuğum ama hayallerim koca deniz kadar engin ve masmavi.  O vakitler Akdeniz’le Atlantik sularının birbirine karışmadığını öğrenerek İslam dinini seçtiğini söyleyen Kaptan Kusto adlı Fransız’ı bir bilim teknik dergisinde okumuş, onu kendime örnek almışım. Jules Verne favori yazarım, henüz H.G.Wells’ten bihaberim.

Balıkçının sevinç narasıyla silkinip anılarımdan kopuyorum. Beni buralara hangi yel üfledi, hangi sel getirdi? ‘Bunun ismi ne?’ diye soruyorum parmağımla göstererek, ‘Balık’ diye kestirip atıyor, ‘hepsi aynı’.

Hiçbiri bir diğerine benzemez. Hakk’ın musavvir sıfatından feyizlenmiş, bereketlenmiştir onlar.

Harem’e bir ok atımı mesafe kala telefonum çalıyor, sonunda aradı beyefendi. Dizlerimin üstünde soluklandım, alnımdan bir damla tam ayakkabımın ucuna düştü. Eğildim, kaldırımda bir çatlağa sıkışmış kanadı kırık yusufçuk böceğini bir hamlede düzelttim. Sağlam kanadı gece mavisi tonunda şahane damarlarıyla incecik gövdesine takılmış gidiyordu. Kalabalıklar gidiyordu. Martılar gidiyordu. Yaz gidiyordu. Lepiska perdeler, şişkin hurçlar gidiyordu. Ayvalar gidiyordu. Kirazlar karpuzlar gidiyordu. Yavru kediler, palazlanmış ördekler gidiyordu. İstanbul gidiyordu. Beşiktaş’a demir atmış dev yatlar, kotralar, feribotlar gidiyordu. Bulutlar gidiyor, sisler gidiyordu. Lodoslar gidiyordu. Balıklar azalıp gidiyordu. Balıkçılar gidiyordu. Güneş lapa lapa gidiyordu. Ay dönüp dolaşıp gidiyordu.

Arkadaşım beni omzuma attığı eliyle yakalayıp sarsmasaydı ben de gidecektim bir daha dönmemek üzere. Üsküdar’la, Mihrimah Sultan’la, Valide-i Cedit Camii’yle, Aziz Mahmut Hüdai’yle ve daha nicesiyle vedalaşmadan, oturup ağlaşmadan hem de.

Akşamı Selimiye’de büyük avizenin altında kıldık, cemaat dağılırken önümde dal gibi zayıf, kasketli dişsiz bir amca peyda oldu. ‘Allah rızası için bir ekmek parası’ deyiverdi, öyle anladım, öylesi işime geldi belki de. Cüzdanımdaki bozuklukları uzattım, yarım yarım güldü. ‘Adım Feraş’ deyip elime sarılıp teşekkür etti. ‘Karia suresinde geçiyor benim adım.’ O da seğirterek gitti.

‘Sen karia’nın ne demek olduğunu bilir misin?’ diye sordum arkadaşıma.

‘Onu bilmem ama dünyanın son demlerine şahit olan, dünyayla beraber başı yanacak son insanlarız.’

Çünkü deniz bitti. Bir banka sığıştık, simit yedik. Pet şişeden su içtik. Kayıklara baktık. Yahya Kemal’in geniş omuzlarına bir serçe gibi konup havalanan eski zamanları yâd ettik, melallendik.

Üsküdar’dı boynumuzun borcu, hevesimizin ahengi, şiirimizi dolduran testi. Sevdik ve ödedik. Bindik gittik.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kurdele Kesilmeden / Şeref Akbaba
Aynalarda Mağlup Yüzümüz / Ay Vakti
Kadim Bir Acı / Yalçın Ülker
Aforizmalar / Naz
Göl-Geler / Taha Yasin Tuncer
Tümünü Göster