Yitirmeyi Öğrenmek

Sevgileri yarınlara bıraktınız/ Çekingen, tutuk, saygılı/ Siz geniş zamanlar umuyordunuz/ Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi/ Söylemek/ Yılların telâşlarda bu kadar çabuk/ geçeceği aklınıza gelmezdi.
Behçet NECATİGİL

Sokaklar sessiz. Lacivert bir aydınlık uzanıyor kaldırım taşlarına.
Gökyüzünün koyu gölgesi, rüzgâr estikçe yerdeki su birikintisinde dalgalanıyor.
Yüksek binaların duvarları akşamın kızıl rengiyle boyanmış.
Elektrikler kesiliyor yine. Kalkıp bir mum yakıyorum.
Mum, pencere aralığından esen rüzgârla titriyor. İncecik boynu fitilin ucuna tutunmuş, yandıkça kuruyor, kurudukça boynunu büküyor.
Ne zamandır burada böylece oturuyorum. Divanın hemen ucunda. Az sonra kalkıverecekmiş gibi.
Parmaklarımı birbirine geçirmişim. Başım, omuzlarımın arasında kaybolmuş.
Kımıldayınca yorgun gölgem duvarlarda büyüyor, küçülüyor.
Yatak odasının kapısını açıyorum. Oda soğuk, nemli, ıslak. Küf kokusu vuruyor yüzüme.
Yatağın başucundaki fotoğrafım, çatlak duvardaki paslı çiviye sımsıkı tutunmuş. Fotoğrafın üzeri toz bağlamış.
Üflüyorum, annemin kırgın bakışları yağıyor üzerime.
Yaşanan her şey ne kadar çabuk soluyor. Ne kadar çabuk hiç yaşanmamış gibi oluyor.
Bu ev, duvarlar, tozlanmış fotoğraflar, annemin battaniyesi, tespihi.
Zamanın ayak izleriyle dolu hepsi. Sarı, lekeli, kurumuş.
Hayal mi? Gerçek mi? Ayırt edemiyorum bazen. O esnada bu izlere bakarak “Evet yaşanmış.” diyorum şaşkınlıkla.
Komedinin çekmecesini açıyorum. Dua kitabı, sararmış bir mendil, kalın mercekli gözlük, benim çocukluk fotoğraflarım.
Boğazım düğüm düğüm, içimde garip bir sızı.
Kendime bakıyorum yabancı gözlerle.
Önce saçlarımda beyazlamıştı zaman, şakaklarıma usul usul yağmıştı yıllar.
Sonra, alnıma uzanmıştı çizgiler halinde. Çizgiler kalınlaşmış, giderek derinleşmişti. Zamanla, gözlerim derin çizgilerin gölgesinde kaybolmuştu.
Kendimi aklamak ister gibi zamana buluyorum suçu.
Başımı yaslıyorum hatıralarıma.
Kulaklarımda derin bir uğultu, uğultunun gerisinde annemin sesi.
“Ne zaman geleceksin oğlum? Özledim seni.”
Koltukta, iyice ufalmış annemin bedeni.
Gözleri, mor halkacıklar içinde uzaklara dalmış, nemli.
Titrek dudaklarının kenarlarında, irili ufaklı çizgiler.
Dizlerinde hiç dinmeyen sancıları var.
Kımıldadıkça alnındaki çizgiler belirginleşiyor, acıyla geriliyor yüzü. Küçük battaniyesiyle örtüyor dizlerini.
“Seni çok göreceğim geldi oğul.” diyor telefonda.
Önce, dokunuyor bana bu ses.
İçimde bir şeyler acıyor, bir hasret sarıyor yüreğimi.
Ne yazık ki gün ilerledikçe annemin hasret dolu sesi giderek eriyor.
“Daha vakit var, giderim elbet.” diyorum.
Hep bir koşuşturma içindeydim o zamanlar. Ardıma dönüp bakmaya, düşürdüklerimi toplamaya vakit yetiremiyorum.
Hayatın koşuşturması arasında yitip gidiveriyor sesler, renkler.
Giderken yollara dökülüyor; kaldırım taşları arasında sıkışıyor, bir kenarda unutuluyor; parça parça oluyor zamanla. Şimdilerde telaşlarım duruldu, kalabalıklarım dağıldı.
Boş sokaklarda dolaşıyorum, her köşe başında kendime rastlıyorum sık sık.
Gün aydınlık, deniz mavi.
Eskimemiş, eksilmemiş, yitirmeyi öğrenmemişim daha.
Az ilerde evimiz. İlk geldiğimizde harabeydi burası. Duvarları çatlamış, döşemeleri çökmüş, demirleri paslanmıştı. Sessiz, çirkin, tek edilmiş bir evdi.
Babamın omuzları düşmüş, umutsuzlukla oturmuştu evin merdivenlerine. Annem sıvamıştı kolları. O evi, öyle bir hale getirmişti ki umutsuz bir hastayı hayata döndüren, ona yaşam umudu veren bir doktor gibi gelmişti annem bana.
Zamanla evimizin yüzüne renk geldi. Çatlak duvarlar iyileşti; paslı demirler canlandı.
Pencere önleri çiçeklendi. Boş tenekelere fesleğenler, ortancalar, limon çiçeği dikti annem. Evin duvarlarına halılar astı. Sarı, kadifemsi, ince bir kumaş üzerinde bir orman vardı. Ormanın derinliklerinde akan berrak bir su, dereden su içen birkaç geyik.
Pazardan çiçekli kumaşlar aldı annem. Eve perdeler, masa örtüleri dikti. Hep uzaktan baktığı renkleri hayatına katmak istiyordu belki de.
Güneş vurdukça umut kırıntıları parlıyor, annemin gözlerinde.
Bahçede, bir uçtan bir uça gerdiği ipe, çamaşır asıyor. Rüzgâr vurdukça sabun kokusu yayılıyor etrafa. Sonra taşlığı yıkıyor. Öğlene doğru iri yapraklı bir ağacın altına kilim seriyor. Büyükçe bir leğene yaptığı kısır yapıyor. Tepside pırıl pırıl çay bardakları.
Akşama doğru babam geliyor. Kolunun altında bir ekmek, kese kâğıdına sarılmış helva, bazen de akide şekeri alıyor gelirken.
Ölgün ikindi vakitleri canlanıyor, bu ağacın altında.
Çaya katılan şeker gibi eriyor zaman. Çay kaşıklarının sesi, umut katıyor hayatımıza.
Annem, sırtını ağaca yaslıyor, yüzünde gülümseme… Dantelini işliyor.
Henüz ağrıları yok, elleri titremiyor, sürekli üşümüyor.
Babam, o amansız hastalığa tutulmamış. Dimdik, canlı, kuvvetli.
Babamın kucağına uzanmışım, yemekten sonra tatlı bir uyku bastırıyor.
Babamın elleri saçlarımda, o yanık sesiyle türkü söylüyor.
Uzak şehirlere giden trenlere el sallıyorum düşümde.
Rüzgâr esiyor, mavi dalgalanıyor. Gün biterken sular kızarıyor.
Daha tazecik akşam;
Eksilmemiş günler, eskimemiş zaman.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kurdele Kesilmeden / Şeref Akbaba
Aynalarda Mağlup Yüzümüz / Ay Vakti
Kadim Bir Acı / Yalçın Ülker
Aforizmalar / Naz
Göl-Geler / Taha Yasin Tuncer
Tümünü Göster