Seyfelmülûk Sevdiğini Arıyor-3

ŞEHBAL ŞAH KIZINA KAVUŞUYOR

Köşkün dış avlusundan içeri vardığımızda kimse gözlerine inanamadı.  Ortalıkta sevinçle ne yapacağını bilemez hâlde sağa sola koşturan insanlar çığlıklar atıyor, mutlulukla birbirlerine sarılıyor, hep bir ağızdan  “Şahımıza haber salın!” nidaları yükseliyordu. Tam da büyük salona giden merdivenleri çıkıyorduk ki dışardaki hengâmeyi merak edip merdivenin başına çıkan Şehbal Şah ve karısını gördük. Her ikisi de evlat hasretiyle öylesine takatsiz kalmışlardı ki ayakta zor duruyordu.

Şah, boynuma sarılıp bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı.

“Kızımı bana getiren yiğit! Artık kızım da tahtım da senindir!”

Şahın yaşlıktan buruş buruş olmuş, damarları kurumuş ellerini öptüm. O elleri avuçlarımın arasına alıp ondan af diledim.

“Böylesine cesur bir kıza eş olmak ve böylesine cennet bir ülkeye sahip olmak benim için bir şereftir şahım; lakin benim kaderimde Süleyman’ın sandığında haber saldığı Bedîülcemâl’le evlenmek vardır. Gönlümdeki sevdiğim odur. Varın salın beni.”

SEYFELMÜLÛK BABİL YOLCUSU

Şehbal Şah, emrime içinde yıllarca yetecek erzak dolu koca bir gemiyle hepsi de birbirinden yiğit tayfalar verdi. İstikamet, Serendip’te mağarada gördüğüm cinin haber verdiği Babil’deki Gülistan-ı İrem’di.

Yıllarca sürdü yolculuk. Dev dalgalar, fırtınalar, girdaplar, acımasız korsanlar, insan yiyen balıklar büktü belimizi. Erzakımız talan edilmiş, içecek suyumuz kalmamıştı. Tayfalarımın çoğu ölmüş, hayatta kalan birkaç tayfam ise hastalıktan yataklara düşmüştü. Sonunda Babil toprakları yeşil bir gelin gibi uzaktan gözüktüğünde gemide benden başka nefes yoktu.

Babil’e vardığımda bir hana yerleştim ve günlerce küf kokulu bir yatakta adımı sanımı bilemez hâlde uyudum. Hancı arada bir odama girer, nefesimi dinler, ölüp ölmediğimi kontrol ederdi. Aslında hancının sesini duyar da ona cevap veremezdim.

Bazen benim için “Ölmedi gitti.” diye üzülür; üzerime konan sinekleri elleriyle kovup “Hanı kokuya vermese bari.” diye mırıldanırdı. Yine de iyi insandı hancı. Beş kuruş para vermeden aylarca bir han odasını işgal eden bir yabancıyı oracıkta öldürse kimsenin ruhu duymazdı.

Yağmurlu bir günde gözümü açtım. Kulaklarıma kuş cıvıltıları geliyor, mis gibi bir bahar havası odamı dolduruyordu. Kalktım, hancının yanına vardım. Hancı beni ayakta dimdik görünce gözlerine inanamadı. Gelip sarıldı. “Oh, çok şükür!” dedi. “Sonunda ayağa kalktın.”

Cebimdeki resmi çıkarıp hancıya gösterdim. Daha ben adını söylemeden atladı:

 “Bilirim Bedîülcemâl’dir bu, peri padişahının kızı.”

“Onu nasıl bulurum?” demeye kalmadan hancı sordu:

 “Yoksa onunla evlenmek midir muradın?”

‘Evet’ anlamında başımı salladığımda bana kahkahayla güldü.

“Evlat, bu han onunla evlenmek isteyen nice delikanlı gördü. Lakin hiçbiri eremedi muradına. Üstelik bu yola çıkanlar canlarından da oldu.”

Hancı, bir divaneden de beter olan kılığıma bakıp beni hiç ciddiye almayınca ben de bütün hikâyeyi baştan sona anlattım. Parmağımdaki mühr-ü Süleyman‘ı gösterip “Onunla evlenmek benim kaderimdir.” dedim.

Hancı, parmaklarını yüzüğün üzerinde gezdirip korkuyla elini geri çekti.

“Evlat, önce seni bir güzel yıkayıp paklamak lazım. Bu hâlinle değil peri padişahının kızını, çingenelerin tek dişli kızını bile alamazsın.”

 Hamamı yaktırdı. Elime bir peştamal verip üzerinde bit ve pirelerin zıpladığı kıyafetlerimi ateşe attı. Küllenip ateşin üzerinde kapkara olmuş bakır kazanlarda fokur fokur kaynayan suyu üzerime boca etti. Ben “Yandım Allah!” dedikçe gram acımadı.

 “Evlat sen zaten yanacağın kadar yanmışsın, bu kadarcık sıcak sana hiçbir şeycik yapmaz.” diye kaynar suyu üzerime döküp durdu.

Önce bütün bedenimi zımpara gibi sert bir şeyle keseledi. Kir değil de sanki ağaç kabuğu soyuldu üzerimden.  Kese olarak kullandığı her neyse paramparça olunca yenisini aldı eline. Bu kez de kirler, nasır gibi kalın kalın döküldü. O da dayanmayınca yenisini çıkarttı.  Artık iyice paklandığımdan altı aylık yıkanmayan bir adamın kiri ne kadar çıkarsa anca o kadar kir çıktı üzerimden.

 İşi bitince karşıma geçip: “Hele bir bakayım şekline şemailine.” Deyip beni şöyle bir süzünce gözlerine inanamadı.

 “Kırk kat açılmış derinin rengi. Pek de güzel delikanlıymışsın maşallah.”

Beni yıkayıp paklamak hancıya kâfi gelmemiş olacak ki bir de eline makası alıp birbirine karışmış saçımı, sakalımı, bıyığımı bir güzel düzeltti. Üzerime güzel kokular döktü. Sonra da bir ayna uzattı önüme.

“Al bak bakalım, bunca zamandır neye benzediğini kendin de unutmuşsundur.”

 Yepyeni urbalar verdi giymem için. Bunlar bir şehzadenin giyeceği cinsten kıyafetler olmasa de en azından hepsi de tertemizdi.

Daha düne kadar ölümümü bekleyen hancı,  bir de yiğit bir at verip beni handan öyle yolcu etti. Elbette son nasihatini esirgemedi benden.

“Bana bak evlat, sakın öyle birdenbire Gülistan-ı İrem’e gidip de Bedîücemâl’in karşısına çıkma. Evvel kızın babasını razı etmek gerek. Babasını razı etmenin yolu da Bedîücemâl’in babaannesini razı etmekten geçer. Onun evet dediğine hiç kimse hayır diyemez.”

‘Nerede bulurum babaanneyi?’ demeye kalmadan, hancı atın kıçına vurup atı dehledi:

“Haydi oğlum, var git Bab-ı Hurrem’e.”

At, bir anda hızlanıp rüzgâr gibi esmeye başladı.

SEYFELMÜLÛK, BABAANNENİN HUZURUNDA

Bâğ-ı Hurrem, usta bir ressamın fırçasından çıkmış da ayaklarımın altına serilmiş nadide bir tablo gibi karşımda duruyordu. Ne ağaçlar ne çiçekler ne de gökyüzü benim bildiğim diyardakilere benziyordu. Hele şırıl şırıl akan o sular insanın başını döndürüp kendinden geçiriyor, kalbindekini unutturarak sonsuz bir boşlukta yüzer gibi zaman ve mekân hissini insanın elinden alıyor, ruhunu bedeninden kurtarıp çırılçıplak bırakıyordu. Az biraz daha etrafıma bakıp gitseydim kim olduğumu, ne olduğumu, buraya niçin geldiğimi unutacaktım. Anladım ki, bu da perilerin bir oyunuydu.  Ben de gözlerimi kapattım ve yalnızca kalbimin fısıldadığı yollardan yürüyüp geçtim.

Huzura vardığımda Bediülcemal‘in babaannesi Ulug Ana’yı üzeri erguvanlarla kaplı gümüş bir tahtta oturur buldum. Taht, etrafı çiçeklerle kaplı bir havuzun üzerinde duruyor; lakin suya hiç değmiyordu. Ancak Ulug Ana, elini azıcık uzatsa elleri suya değiyor, işte o anda havuzdan dalga dalga bir rayiha yayılıyor; suyun rengi pembeden maviye, yeşilden sarıya dönerken havuzun içindeki balıklar sevinçten zıplıyordu.

Ulug Ana’nın önünde saygıyla eğilip selam verdim ve ona bütün hikâyeyi anlattım. Parmağımı uzatıp mühr-ü Süleyman’ı gösterdim. Tam bu anda bütün perilerin gözleri kamaştı. Ulug Ana, tahtından doğrulup ayaklarını suya soktu. İşte o an sudan yayılan misk ü amber kokuları başımı döndürdü. Neredeyse oracıkta bayılacaktım.

Ulug Ana, gülümseyen küçük, yeşil gözleriyle önümde durdu.  Beni sanki yıllardır bekliyormuş gibi merhametle baktı.

“Ey İnsan! Senin gibi bir güzellik görmemiştir bu dünya. Gözlerin bütün denizlerin güzelliğini gölgede bırakıyor. Kirpiklerin yıldızlardan dökülüp gelmiş gibi. Gece karası saçların, rüzgârları kıskandırıyor. Tenin sanki sütle yıkanmış. Yanakların lale bahçesi, bir çift ak güvercin üzerinde uçuyor. Göğsün, güzel kokular yayılan bir çiçek tarlası. Ellerin, üzeri gök zümrüt saçılmış altın lüleler… Boyun ağaçlar kadar uzun, adımların şimşek gibi… Sözlerinse bal gibi tatlı, su gibi serin, gök gibi temiz…  Senin güzelliğin ve gençliğin ancak benim torunuma yaraşır.”

 Ulug Ana’nın sırtındaki şeffaf kanatlar titremeye başladı. Başını göğe kaldırdı.

“Ey Seyfelmülûk! Şimdi ben Gülistan-ı İrem’e, Bedîülcemâl’in babasıyla konuşmaya gidiyorum. Ben gelinceye kadar sakın ola bir yere ayrılma.”

SEYFELMÜLÛK KAÇIRILIYOR

Sevdiğime kavuşayım diye bunca zaman beklemiş, nice zahmete göğüs germiş olan ben; şimdi bu cennet bahçenin içinde geçirilecek kısacık bir âna tahammül edecek gücü kendimde bulamıyordum. Etrafta deli divane dolaşmaya başladım. Öylesine yürüdüm ki artık bacaklarımda takat kalmadı. Sonunda bir ağacın gölgesine sığınıp tatlı bir uykunun koynuna kendimi bıraktım.

Ben bir ağacın altında sevdiğime kavuşmanın hayaliyle uyurken, gökte uçan iki dev meğerse şöyle konuşuyormuş:

“Gördün mü şu ağacın altında uyuyanı?”

“Görmez miyim hiç? Şahımızın oğlu Esved devi öldüren Seyfelmülûk değil mi o?

“Üstelik Melike Hatun’u da kaçırdı.”

İki dev, uykumda tutup havalandırmışlar beni. Tam o anda bayılmışım.  Kulzum şahının huzuruna bırakmışlar. Şah, oğlu Esved’in katilini bir sandığa kilitletip kuyuya indirtmiş.  Adamlarına da “Üzerine büyük bir değirmen taşı koyun.” diye emretmiş.

Ayılıp gözlerimi açtığımda her taraf zifiri karanlıktı. İki büklüm, hareket edemez bir vaziyetteydim. Ne bir ses ne bir soluk ne de bir ışık vardı. Herhalde kabir azabı böyle bir şey olmalıydı. Öldüğünü, mezarda olduğunu bilir; hiçbir şey yapamazdın. İyi de benim canım neden yanıyordu? Başım, belim, bacaklarım, bütün vücudum sızım sızım sızlıyor; hareket etmeye çalışıyor, hiçbir yere kıpırdayamıyordum. Gözlerimi açıp kapatabildiğimi fark ettim. Sonra parmaklarımı… Yok, yok… Ölmemiştim. Az bir zaman sonra sevindiğim şeye hayıflandım. Ölmemiş bile olsam bu vaziyette ne kadar dayanabilirdim ki? Bütün gücümü toplayarak üzerimdeki kapağı ittirmeye çalıştım. Yerinden bile kıpırdamıyordu. Dilimden bir an olsun eksik etmedim duayı:

“Allah’ım sen bu karanlıktan kurtar beni. Yeniden güneşi görmeyi nasip et. Yarattıklarının şerrinden sana sığınırım. Ey yüceler yücesi Allah’ım…”

 Bağ-ı Hurrem’deki bir ağacın altından böyle birdenbire kaybolmam üzerine telaşlanan cinler, periler ve insanlar beni aramaya koyulmuş. Serendip Adası’nda gündüz gözü kıyıya çıkmış küçük bir cin, benim gökte iki devin arasında Kulzum’a doğru götürüldüğümü söyleyince durum, o sıralar Gülistan-ı İrem’de bulunan Ulug Ana’ya bildirilmiş. Ulug Ana da peri padişahına, Bedîülcemâl’e, ülkenin bütün perilerine haber etmiş. Sevdiğim de beni kurtarması için babasına yalvarıp dil dökmüş.

Ben bir sandığın içerisinde iki büklüm vaziyette ölümü beklerken yukarıda cinler, periler ve insanlardan oluşan koca bir ordu benim için savaşa tutuştu. Öyle bir hengâme koptu ki savaşın bütün çığlığı ta bana kadar ulaştı.  Üzerimdeki kapağın aralandığını içeri sızan ışıktan fark ettim.  Bilmem kaç zamandır hareketsiz duran sandık yerinden oynadı. Derin bir karanlığın içinden geçip gözlerimi yakacak yoğun bir aydınlığa düştüm. Göğe havalanmış, uçuyordum. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Ya devler çıkardıysa beni kuyudan? Ya kayalardan denize fırlatırlarsa? Böyle böyle düşünürken iyice göğe çıktığımda bir ses duydum:

“Ey Seyfelmülûk! Mısır diyarının müstakbel sultanı. Duydum ki kızımı istermişsin.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Kız isteme merasimini hiç böyle hayal etmemiştim. Peri padişahının o yüce tahtının önünde hâlimi arz edip yoluna ömrümü verdiğim Bedîülcemâl’e talip olacakken şimdi bir sandığın içerisinde kıpırdayamaz bir vaziyette;    gökte,  perilerin  arasında giderken ne diyebilirdim ki?

Bütün cesaretimi toplayıp: “Evet padişahım!” dedim. “Şimdi beni aşağı savursanız da gam değil, benim bütün yollarım Bedîülcemâl’e çıkar.”

Padişah güldü:

“Hadi bakalım, şimdi çok konuşup da yorma kendini. Daha yolumuz uzun. Hele bir varalım Gülistan-ı İrem’e, orada anlatırsın her şeyi.”

(Gelecek sayı: Seyfelmülûk, Bedîücemal’le karşılaşıyor.)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kurdele Kesilmeden / Şeref Akbaba
Aynalarda Mağlup Yüzümüz / Ay Vakti
Kadim Bir Acı / Yalçın Ülker
Aforizmalar / Naz
Göl-Geler / Taha Yasin Tuncer
Tümünü Göster