Metafizik Ürpertisini Yitirmiş Çağın Trajedisi ve Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Çile Şiiri

20. yüzyıl insanlık tarihinin en kayıp yüzyılıdır dense yeridir. Zira insanlık bu yüzyılda tarihi süreçte biriktirdiği tüm erdemleri tarihin çöplüğüne atmıştır. 17.yüzyılda başladığı kabul edilen aydınlanma hareketi farklı evreler geçirse de insanlığı gelip dayattığı nokta tam bir zifiri karanlıktır. Bunun en temel nedeni metafizik duyuştan kopuş, ilahi olanı yadsıyıştır. İnsan doğruyu yanlıştan, iyi kötüden, güzeli çirkinden aklı ile ayırır, insan aklı sayesinde insandır. Ancak aklın da bir sınırı vardır. Akıl vahyin aydınlığına muhtaçtır. Akıl vahyin ışığını kaybederse zalimleşir. Aydınlanma hareketiyle bir yönüyle akıl ilahi bilgiden kopmuş ve bir karanlık dehlize girmiştir. Gelinen bu süreçte yitirileni yeniden kazanabilmek, ilahi olanı çirkin göstermek için girişilen onca şeyden sonra çok zor olsa gerektir. Toplumlar hayatiyetlerini ancak yetiştirdikleri münevverler, öngörü sahibi devlet adamları, âlimler, şairler, yazarlar sayesinde sürdürebilirler. Onların duyarlılıklarına kulak verilmediğinde toplumlar bir sıkıntıdan başka bir sıkıntıya sürüklenip dururlar.

17. yüzyıldan beri insanlığa çare olarak sunulan usuller her aşamada yeni sorunlara yol açmıştır. Mesela psikolojinin insanın ruh sağlığı konusunda ortaya koyduğu anlayışlar insanların psikolojisini daha da bozmuştur. İstatistiklere göre 1900’lu yıllarda depresyon oranı yüzde iki (% 2) iken bugün bu oran yüzde kırk (% 40) civarındadır. Çünkü insan ruhuyla ancak insandır. İnsanın ruhi ihtiyaçları karşılanamadığında insanın kendini mutlu hissedebilmesi imkansızdır. Metafizik duyuşu kaybeden, ilahi olanla bağlantısını yitiren insanın kendini rahat hissetmesi asla mümkün olamaz, olamamıştır. Üstad Necip Fazıl Kısakürek bu duyuşu kaybetmenin acısını şiirlerine yansıtmış, duyduğu derin ızdırabı dile getirmiştir. Bu şiirlerinin başında Çile şiiri gelmektedir. Çile şiiri aynı zamanda onun hayatının gelişim sürecini doğru olarak kavramada da önemi bir kaynak durumundadır. Zira şairler yazarlar hayat sürecinde karşılaştığı birçok hadiseyi eserlerine yansıtırlar. Bu anlamda yazarların eserleri çilelerini, sıkıntılarını, sevinçlerini, ülkülerini anlamada birer pusuladırlar. Çile şiiri de Üstad Necip Fazıl’ın hayat serüvenini anlamada, fikir çilesini kavramada çok önemli ipuçları barındırmaktadır.  

II. Meşrutiyet sonrası yaşanan kültürel değişim, dönüşüm, I. Dünya savaşının meydana getirdiği yıkım toplumu derinden sarsmış, farklı kültürel ortamlarda yetişen gençlik arasında uçurumların oluşmasına neden olmuştur. İstanbul’daki yabancı okullarda eğitim görenler farklı bir kültür ortamının havasını teneffüs ediyorlardı. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu ağır koşullar gençleri bu farklı kültüre daha bir bağlanmalarının yolunu açıyordu. Böylece sosyal hayatın her kademesinde Batı kültürü etkisini gösterdi.  Bu sosyal kültürel değişimin etkileri şiirde, romanda da görülmeye başlanmış, edebi eserlerde metafizik çağrışımlar terk edilerek bütün dikkat fiziki evrene çevrilmiştir. Necip fazıl Kısakürek de bu kültürel değişimin yaşandığı bir zaman diliminde dünyaya gelmiş ve yetişmiştir.

Üstad Necip Fazıl Doğu-Batı çelişkisini derinden yaşadı ve sanki iki farklı kutup gibi olan bu iki dünya arasında gidip geldi. O ilk gençlik yıllarını 1908 sonrasındaki kültürel ortamda geçirmiştir. Kendi kişisel özellikleri, yetişme tarzı, geçirdiği rahatsızlıklar, ailesinin yaşadığı üzücü hadiseler, yeni edebiyat akımlarının meselesiz bakış açıları, öğrenim için gittiği Paris’te içinde bulunduğu ortamalar ve kısmen de olsa Batı düşüncesine nüfuz etmesi ruhundaki derin acıya, çileye çare olamamış aksine onu daha derin bir bunalıma itmiştir:

 “Sokrat’tan Bergson’a, Shakespeare’den Maeterlinck’e Epiktetos’dan Descartes’e Homeros’tan Valery’ye kol kol, şu veya bu nispet ölçüsü ve üstelik bir şeye ermiş olmanın mağrur vehmi içinde hep aynı dalgalanış. Bunlar beni doyuramıyor, büsbütün acıktırıyorlardı. Maddeciler, kuru akılcılar, ölçüp biçiciler ve beş hasse kadrosunda yaşayanlarsa dairemin dışında… Muhteşem tarafları da olmayan, mağrur ve rahat eşekler… Artık düşünün siz; Batı’nın oluşunu, hem de gayet acemi ve tereddütlü dış çizgilerle kopya etmek gayretindeki Tanzimat ve sonrası fikircileri ve edebiyatçıları benim için ne kadar köksüz ve sahte…  … Her işte ve her yerde Allah’ı göstermeye mahsus eşyanın gizli dördüncü buudu şöyle dursun, üçüncü buutdan bile mahrum satıh cüceleri, çıkartama kâğıdı kahramanları… Beyni kanayan tek kişi yok…”[1]  

 Üstad Necip Fazıl bu meselesiz insan tipine ve bunun bir yansıması olan edebiyat anlayışına daha çocuk denecek yaşta tepki göstermiş, daha sonraki dönemde yazdığı şiirlerde bu tepkisini şiir duyarlılığı ile adeta haykırmıştır. 12 yaşından itibaren çevresinde olup biten hadiseleri anlamaya çalışan Üstad Necip Fazıl insanı esas huzura, mutluluğa götürecek olan şeyin ne olduğu konusunda daima bir arayış içinde olmuştur:

“On iki yaşımdan, yirmi küsür, hatta otuz yaşıma kadar süren, güya kendime gelme, billurlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıyı; seslerin, renklerin, şekillerin ötesindeki hakikatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor ve arada bir bu nöbetçinin selamını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona:

-Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!, diyemiyordum. Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur. … Hayatım başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu.”[2]

Üstad Necip Fazıl bu arayışta onu bu durumdan kurtaracak birini arıyordu. Ve bunu kendine şiar edinmişti ve bu onun yegâne hedefiydi:

“Tek dava O’nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.”[3]

Üstad Necip Fazıl maddi varoluşu anlamada zorlanıyor, her şeyin, her maddenin bir dairenin sınırı içinde olduğu fikrine kapılıyor ve bunu kavrayamıyor ve onu sıkıntılı bir idrak cenderesinin içine sokuyordu:

“Teki, tek olanı, mutlak olanı arayan ruhum, aradığımın değil, kendi varlığımın sıkıntısı içinde bunalıyor, bedahet dediğimiz seziş zevkini kaybettikçe anlamayı kaybettiği hissini veren cehennemden beter bir azaba düşüyordu.”[4]

Üstad Necip Fazıl’ın Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi adlı şiir kitaplarında anlam arayışının izleri apaçık olarak görülmektedir:  

1927’de yazdığı Kaldırımlar bu ruh buruntularının zirveye ulaştığı bir şiirdir. Bu şiirde derin bir yalnızlık hissi göze çarpmaktadır:

.

Sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında / Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum
Yolumun karanlığa saplanan noktasında, / Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum

Kaldırımlar şiiri genel olarak yanlış anlaşılmış bir şiirdir. Sanki bir derbederin hayatını tavsif ettiği sanılmaktadır. Oysa “kaldırımlar bazılarının zannettiği gibi, kaldırımlarda geceleyin evsiz barksız, sefil bir sınıfın değil,  “ruhunu ve gayesini yitirmiş bir cemiyette bunalımlar yaşayan”,  kalabalıkların peşine takılmadığı için yalnız, fert olarak tekliğini idrak etmiş, dışardan bakabildiği için olup biteni daha iyi anlamlandırabilen, ancak yanlış bulduğu gidişi değiştirmeye gücü yetmediği için mutsuz ve “çilekeş entelektüelin şiiriydi.”[5] Entelektüellerin olan olaylara ve tarihe duyarsız kalmaları Necip Fazıl’ı derinden etkiler ve bu çelişkiyi anlamakta zorlanır. Bu husustaki duygularını O ve Ben adlı eserinde şöyle dile getirmektedir:

“Edebiyat-ı Cedide romanının meselesiz insan tipi, daha buluğ yaşına ermemiş bir çocuğun hayretini dürtüyordu. Birkaç merhale boyunca Türk cemiyetinin içine sürüldüğü hayat ve bu hayatın kopyacı sahteliği de, gözümde, henüz teşhisi yerine getirilmemiş ve formülleştirilmemiş bir seziş…”[6]

Necip Fazıl çevresindeki kendisinden büyük şairlerin, yazarların, üstatların bu meselesiz hayat anlayışlarını anlamakta zorlanıyor, onların metafizik duyuştan, metafizik ürpertiden yoksun oluşlarını eleştiriyordu.[7] Olanları kavramadaki zorluk bir arayış şeklinde onun şiirlerine de yansımıştır. Bu şiirlerin belki de en önemlisi Çile şiiridir.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Çile Adlı Şiiri

Çile şiiri ilk kez 1939 yılında Yeni Mecmua’da Senfonya adıyla yayınlanmıştır. Daha sonra Üstad Necip Fazıl diğer şiirleri üzerinde değişiklik yaptığı gibi Çile şiiri üzerinde de değişiklikler yapmıştır. Çile şiiri bir Batı müziği formu olan Senfonya adıyla yayınlanmıştır. Şiir tıpkı senfoni gibi 4 bölümden oluşmaktadır. Allegro, Adagio, Andante, Finale.

Birinci bölümde zorluklarla karşı karşıya kalan ve acı çeken trajik insanın çaresizliği ve çektiği azap anlatılmaktadır.

Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor; / Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor, / Bütün bir insanlık yalana teslim.

Kısakürek gördüğü rüyaları, karşılaşmış olduğu hadiseleri de etkili bir üslupla şiirine yansıtmıştır. O ve Ben adlı eserinde Necip Fazıl bir anlamda şiirinin daha iyi anlaşılabilmesi için de ipuçları mahiyetinde buna dair açıklamalar yapmaktadır. Görmüş olduğu bir rüya ve bu rüyanın şiire yansımasını da o şu şekilde izah etmektedir:

“Yalımıza giden iki taraflı ağaçlık yolda gece karanlığında yürürken, ağzımdan balon gibi şeffaf bir şey çıkıyor. Küçük bir balon, ceviz büyüklüğünde. Balonu iki avucumun içinde tutup bakıyorum: Dehşet! Kafatasım!… Kafamı da, içi boş bir zar, neredeyse patlayacak bir zar halinde ve yerinde hissediyorum. Aman!… Buhran gecesi olduğu gibi bütün enerji mevcudumla, onu, kafatasımı yutuyor ve yerine iade ediyorum. Çile şiirindeki hayalin aynıyla vakıası… Demek oradaki, benim bulduğum bir teşbih değil, gördüğüm bir şeymiş.”[8]

Ateşin zehrini tattım bu okun. / Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)’un, / Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

Kısakürek’in şiirine yansıttığı bir başka olay da şöyle gerçekleşmiştir. O Abdülhakim Arvasi ile 1934 yılında tanışmasının ardından gece vakti oturduğu yalının yemek odasında bir yazı üzerinde çalışmaktadır. Yazıda o yeni bir dünya tasarlama peşindedir. Fakat sınırı aştığına dair bazı işaretler alır ve dehşetler içinde başını tutar. Kısakürek yaşadığı bu olayı şu şekilde dile getirmektedir:

“Tam o anda ensemde, balyozla vurulmuş gibi bir ses duyuyorum. O ân, kül olmak üzere olduğumu yahut beynimin bir atom gibi çatlamak üzere bulunduğunu sezercesine yerimden fırlıyorum.; elektriği açık bırakarak kendimi dışarıya atıyorum, merdivenleri beyninden kurşun almış bir yaralıdan beter bir yıkılışla çıkıyor ve kendimi yatağa atıyorum.”[9]

Kısakürek yaşamış olduğu bu olayı Çile şiirinin birinci bölümünde şiire yansıtmıştır. Kısakürek bunu şu şekilde dile getirmektedir: 

“Bu hali biraz daha yakından görebilmek için ondan üç dört yıl sonra yazdığım ve evvela (Senfoni), arkasından (Çile) ismini verdiğim ve en çok sevdiğim şiiri okumak lazım:

Ensemin örsünde bir demir balyoz, / Kapandım yatağa son çare diye,
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, / Yepyeni bir dünya etti hediye”[10]

İkinci bölümde şair sorular sormakta, bilmecesinin çözülmesi içim yalvarmaktadır:

Niçin küçülüyor eşya uzakta? / Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta? / Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

 Üçüncü bölümde de sorular devam etmekte, isyana dönüşmeye hazır bir sabırsızlıkla soruların cevapları beklenmektedir:

Lugat, bir isim ver bana halimden; / Herkesin bildiği bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden; / Aynalar, söyleyin bana, ben kimim!

 Son bölümde ise bütün soruların cevapları etkili bir üslupla verilmektedir:

Gece bir hendeğe düşercesine,  / Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine / Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; / Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçiçe mimarî, içiçe benlik; / Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur![11]

Çile şiiri Necip Fazıl’ın da çok önem verdiği eserlerinden biridir.  Ancak o diğer şiirleri kadar ilgi görmemesinden şikâyetçi olmuş, Kaldırımlar şairi olarak tanınmayı istemediğini sıklıkla dile getirmiştir. Bir TV programında kendisinin Kaldırımlar şairi olarak tanıtılmasına itiraz etmemekle beraber “Kaldırımlar şairi olmaktan ziyade ‘Çile’ şiirimin şairi olmayı tercih ederim” şeklinde cevap vermiştir.[12] Esasen Çile şiiri ilk yayınlanış adıyla Senfonya doğrudan doğruya dini veya İslami bir tema üzerine kurulmamıştır. Ancak mistik ve metafizik bir çilenin ifadesi olması bakımından önem taşımaktadır. Necip Fazıl gerek nesirlerinde ve gerekse şiirlerinde çile temasına sık sık atıf yapmakta ve fikir çilesine özellikle vurgu yapmaktadır. Onun diğer şiirlerinde görülen temalar, imajlar ve motiflerin bazıları Çile şiirinde de yer almıştır: korku, ölüm, hafakan, tecrit, bilinmeyen, tılsım, büyü, acı, cinnet, kader, varlık, yokluk, hilkat. ”[13] Necip Fazıl tarihi süreç içerisinde şiirlerinde değişiklikler yapmış, gençlik yıllarında yazdığı bazı şiirlerini son derlemesi olan Çile ’ye almamıştır. Bunun gerekçesini de o şöyle açıklamaktadır:

“Mal sahibi bensem, bunları istemediğim ve çöplüğe attığım bilinsin… … İşte şiir kitabım, bu, hepsi bu kadar ve bu kitaba gelinceye dek başka hiçbir şiir, bana, adıma ve ruhuma mal edilemez.”[14] Çile şiiri üzerinde de değişiklikler yapmıştır. Bu değişikliklerin ana etkeni Abdulhakim Arvasi ile tanışmasıdır. Necip Fazıl şeyhi Abdulhakim Arvasi’ye de Çile Şiiri’ni okumuştur. Buna dair intibalarını şu şekilde dile getirmektedir:

“Çile şiirimi de derin derin dinlediler. Ve sükut… Hatta memnuniyetsiz bir sükut… Sonra ben de derin derin düşündüm; ve bu memnuniyetsiz sükûtu, şiirin kendilerine okunan ilk şeklindeki bazı edebî hatalarına yordum. Gerçekten, şiirde, onun ilk yazılış şeklinde, mukaddes ölçüleri taşırır gibi edalar vardı. Vefatlarından sonra bunları düzelttim. Ne yapayım; yavaş yavaş adam oluyordum. Okyanuslar gibi dalgalanan çamur nefsimi yüksük yüksük süzmeye memurdum.”[15]Şiirin son kıtası ilk yayınlandığında şu şekildeydi:

Diz çök zorlu kader, önümde diz çök! / Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök; / Biricik meselem, ebedi olmak…

Daha sonra bu kıtayı şu şekilde değiştirmiştir:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! / Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök; / Biricik meselem, Sonsuza varmak…

Çile şiiri bir arayışın şiiridir. Varlığı anlama yolunda bir ızdırabın tezahürüdür.  Olanı anlama ve değerlendirmede insanın düşünsel kapasitelerini zorlaması, aklın kılavuzluğunda çözülmesi mümkün olamayan konuları başka bir gözle bakma çabası Necip Fazıl’a yeni ufuklar açmıştır. Bu dini tecrübedir, metafizik hakikatlerle yüz yüze gelme, metafizik ürpertiyle maddenin dar kalıplarından kurtularak ruhen olgunlaşmadır.      


[1] Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, s. 72, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1986.

[2] Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, 36.

[3] Kısakürek, O ve Ben, 37.

[4] Kısakürek, O ve Ben, 43.

[5] Beşir Ayvazoğlu, “Çile Penceresinden Necip Fazıl”, Necip Fazıl Kısakürek, (Ankara, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, II. Baskı, 2008). 98.  

[6] Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 1986). 41.

[7] Kısakürek, O ve Ben, 58.

[8] Kısakürek, O ve Ben, 99-100.

[9] Kısakürek, O ve Ben, 98.

[10] Kısakürek, O ve Ben, 59.

[11] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 41. Baskı, 1999). 16-19.

[12] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri-2, (İstanbul: Dergah Yayınları, 1999). 68.

[13] Okay, Orhan, “Necip Fazıl Şiiri ve Peotikası”, Necip Fazıl Kısakürek, s. 87, II. Baskı, Editörler: Mehmet Nuri Şahin-Mehmet Çetin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 2008.

[14] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, 11.

[15] Kısakürek, O ve Ben, 136.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kurdele Kesilmeden / Şeref Akbaba
Aynalarda Mağlup Yüzümüz / Ay Vakti
Kadim Bir Acı / Yalçın Ülker
Aforizmalar / Naz
Göl-Geler / Taha Yasin Tuncer
Tümünü Göster