Sonuna Az Kaldı

– Ne zaman oturdum bu koltuğa?
Şu karmakarışık, perişan beynimin içi nasıl anlatılır? Sanki hissettiğim başka bir şey, dudaklarımdan dökülen daha başka bir şey; yaşamak istediğim başka bir şey, yaşadığım daha başka bir şey. Bu bir şeyleri saymayı bırakıp ne zaman gerçekten yaşayacağım? Gerçeğe bir türlü ulaşamıyorum gibi. Ya da gerçek ne onu anlayamıyorum gibi veya bulamıyorum gibi. Bu yaşadığım hayat gerçek mi, hayır onu gerçek diye kabul edemiyorum, belki de gerçek yok, ama olabilir, yani olmayabilir de… Gerçek böyle mi olmalıydı? Gerçekten çok şey mi bekliyorum? Belki de gerçeği, yalnızca aramak ve beklemek var. Saatte akrep sabrıyla saatler boyunca, günler boyunca, aylar ve yıllar boyunca aramak ve beklemek var. Ben sonsuzu bekliyorum, iyi! Gerçekliği ancak bu fikirde bulabiliyorum çünkü. Söylediklerimi de kabul edemiyorum, söyleyeceğim şeyler bunlar mı olmalıydı? Peki, ne olmalıydı? Esaslı şekilde düşünmemişim gibi. Peki, esas olan ne? Bilmem, işte hayat! Ama hayatı gerçek olarak bulamıyorum ki. Gölgesinde yaşıyormuşum gibi. Elini tutamadığım, koluna giremediğim gölgeyle yola çıkmışım gibi. O zaman en tutarsız olanı bu. Neyi esas alsam acaba? Elimde köpük köpük sönüp gidişlerini, soluşlarını, kayboluşlarını, tükenişlerini ve tüketişlerini unutsam ve unutsam… Bir şeylerin gerçek olduğuna inandırsam kendimi.
Dur gölge dur, güneşin kuklası olma, inandırmak istiyorum kendimi!
Bu hususta kendimi kandırmak için elimden geleni yapıyorum. Büyük bir isyan içinde (Bunu kimse bilmiyor yalnız ben biliyorum, bazen kendim de unutuyorum) kurallara dikkatle uyuyorum, gidip kalabalıklara katılıyorum, onlarla beraber zamanı gereksiz yere harcıyorum. Eve dönüyorum, “iyiyim’’ diyorum kendime, “iyisin’’ diyorum kendime. Akşamına veya gecesine varıp, süratle kapısını kapamak üzere olduğum günün son dakikalarında, anlamsızlığın hüznüne düşmemek için, yine aynı süratle kendime iyilik telkinleri yaparak “iyisin, iyi’’ diyorum. Bu arada aynalarda yüzüme bakmıyorum, kitaplara, deftere, kaleme bakmıyorum. Bakmıyorum aynaya, günün son saatlerinde bir de yüzümle yüzleşemem, kitaplarla yeni düşüncelere giremem, defterle ve kalemle hesabı derinleştiremem. Günün kalan son saatlerini de yine aynı boşunalık içinde bitirmeliyim. Bazen gölgem duvara düşüyor, (Onunla da konuştuğum olmuştu bir gece. Muhakkak ki, gündüzü boş geçen bir gece değildi o.) onu da görmezden geliyorum. Sadece, iyisin telkinlerime devam ediyorum.
“Bak, herkes gibi yaşadın, iyi iş, büyük iş başardın.’’
“Büyük iş mi!’’
“İtiraz, şaşkınlık, soru falan istemem. Evet, büyük iş.
“Şey…’’
“İstemem dedim.’’
“Şey…’’
“Ne o şaşkın bakışlar, şey şey deyip duruşlar? Anlamadınsa izah edeyim. Evet, senin gibiler için herkes gibi yaşamak büyük iş. Dünyayla arandaki yıkık köprüleri kurmak küçük iş mi, büyük iş.’’
“Doğru, gün boyu onarım yapıyorsun, akşam yıkıntılarının içinde ve altında kalsan da. Sen bu yönde çaba gösteriyorsun ama kalbin ve zamansa başka yönde.”
“Ne dedin, ne dedin?’’
“Sen bu yönde çaba gösterirsin, yani dünyayla aranı yapmak için, ama kalbin ve zamansa başka yönde.’’
“Yarama dokundun. Kalbim! Ah, onun ne istediğini bilmiyorum.’’
“Ya zaman?’’
“Zamansa iki kulvar olarak açılıyor önümde. Sonlu ve sonsuz, sonsuz ve sonlu. Sonsuz yoruyor beni. Sonluysa delirtiyor. İkisinin de yüzüne kapıları kapamak istiyorum. (Bu kendi yüzüme kapamak mı oluyor kapıları?) Başka türlü yaşanmaz mı? Hâlâ aklımın başımda olduğuna bakma. Bazen onu bir şapka gibi taşıyorum. İşlemesine, istikametimi doğrultmasına, yararımı gözetmesine, hedefime yürütmesine izin vermiyorum. Bir şapka gibi çıkarıp, karşıma alıp konuştuğumdaysa, bir papağan gibi tekrar tekrar, ziyanda olduğumu söylüyor bana. Bildiğim şeyleri söylüyorsun bana. ‘Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir.’(Asr Suresi) Bak gördün mü biliyorum, bilmediğim bir şey söyle.’’
“Sen de biliyormuşsun ne ala! (Ne ala şu bilmek. Ama fazlası kör ediyor böyle. Ya da fazlası, kendiyle oyalandırıyor böyle.) Bilmek, o kadar da çok şey değil görüyorsun, eylemedikçe, eyleme geçirmedikçe.’’
“Geçiririm bir gün.’’
“Bir gün mü? Bak, zaman duraklamayan eylemdir. Bu yüzden üstündekileri istisnasız yolcu eder.’’
“Ben durmuyorum ki.’’
“Gün boyu boş işlerle uğraşıyorsun, bu kadar eğlence fazla.’’
“Eğlendiğimi kim söyledi? Eğlenebilsem keşke.’’
“Ziyafetten aç dönensin.’’
“Her şeye bir cevabın var.’’
“İstersen beni portmantoya asabilirsin.’’
“Dalga geçmeyi bırak!’’
“Kullanılmasına izin verilmeyen aklın bir şapkadan ne farkı var? Hiç olmazsa kendimi, bu kadar boş kafa ve gereksiz hissetmem.’’
“Boş kafa olsan daha mı iyiydi?’’
“Şapka gibi mi? Tek iyiliği, boş kafa olduğumun farkında olmazdım. Ama bu iyiliği istemem, bu benim katlanamayacağım kadar büyük bir eksiklik.’’
“Böyle acı çeksen de mi?’’
“Böyle acı çeksem de istemem o acısızlığı.’’
“İyi, çek öyleyse.”
“Çekerim.’’
“Sen de bazen hiç çekilmiyorsun. Nereden de seninle söze koyuldum?’’
“Akşam yaklaştığından.”
“Akşam mı? Ah, akşam! Günü akşama vardıran saat, akşamı geceye vardıran saat, ah, ne dert şu saat!
O anlamsızlığı duyduğumda birden ne kadar mutsuzum. Gün isterse her saniyesi adedince gülücük ve mutluluk çiçekleri açmış olsun. Hepsinin birden başı yana düşer, hepsinin birden boynu kırılır. Ne hüzünlüyüm Allah’ım! Muhasebeye dönüşen günün son dakikalarında, içine düştüğüm bu anlamsızlık çukurunun karanlığında ne kadar mutsuzum! Yok mu bir merdiven beni tekrar güne, ışığa çıkarsın?
“Gün ışığında bulduğun bir anlam mı var?’’
“Yok. Aksine, anlam aramayı örten, öteleyen oyalayıcı işler, kişiler vs. var. Gün/gündüz öyle bir şey ki, tiyatrodaymış gibi oyun havasını sürdüren ve oyundan çıkma isteği duyurmayan, sonuna kadar kırmızı koltuktan kalkmayı pek de hatıra getirmeyen, öyle bir şey akla geldiğinde de, ‘Ayıp değil mi oyunun ortasında bırakıp gitmek, yazara, oyuncuya, ondan zevk alan seyirciye ayıp değil mi, biraz sabret, oyunun sonunu getir, öyle git’ der gibi, günün sonunu bekleten ışık var. Bugünün de sonunu bekledim, e ne oldu, akşam oldu ve kendimle kaldım.
A, bir de şapkamla. Şapkamı derhal portmantoya asmalıyım. Şapkamı da ne zaman çıkarıp dizime koyup onunla konuşmaya başladım, hatırlamıyorum. Neyse dursun biraz daha dizimde. Ama derhal yatağa koşmalı, uyumalıyım. Erken olsun fark etmez, sabah erken kalkarım. Çok erken, henüz güneş tam doğmamışken, belki alacakaranlıkta.”
“Alacakaranlığa da dayanamayabilirsin.”
“Dayanamayabilirim, ama hemen gözlerimi kaparım.”
“Uyumuşken yine uyuyabilir misin?”
“Uyku uykuyu getirir diye duymuştum, belki uyurum, uyumasam da uyumuş gibi yaparım ve tam güneşle gözlerimi açarım. Ve yine sabah, yine günışığı, dünkü gibi önceki günkü gibi, bir ay öncesi, beş ay öncesi, bir yıl, beş yıl öncesi gibi. Zaman ne kadar çok birbirine benziyor. Yine oyuna katılayım. Nerede ceketim? O kadar resmi olmama gerek yok. Nerede montum? Ona da gerek yok, bir tişört yeter. Böyle de basit oldu sanki.
“Giyiniş görüşü etkiler mi?”
“Başkasına bakışımı değil ama benim kendime bakışımı etkileyebilir.”
“Tişört mu etkileyecek, iyice şaşırdın. Gömlek giy öyleyse.”
“Gömlek de etkiler.”
“Ne giyeceksin?”
“İkisinden birini.”
“Gömlek, tişört?”
“Gözlerimi kapatıp alacağım, elime hangisi gelirse.
“Anladım, senin derdin seçtiğinle ilgili değil, seçmenle ilgili. Seçim yapmak istemiyorsun, yoksa hangisi olsa olur.
“Evet, olur.”
“O zaman hangisi eline gelirse onun etkisine maruz kalacaksın.”
“Öyle.”
“Bunu kabul ediyorsun yani?”
“Etmek zorundayım.”
“Zorunlulukla yüz yüze getiriyorsun kendini.”
“Evet.”
“En küçük iş de bile, iradi bir iş yapmaktan korkuyor gibisin.”
“Korkmuyorum da… Hayatın doğal akışında yüzer gibi yaşasam diyorum.”
“Balıklar gibi mi?”
“Hayır, insan gibi.”
“İnsanla bu dediğin uyuşmuyor. Beyhude çırpınıyorsun demektir bu. Boğulacaksın.”
“Boğulacağım durgun sularda.”
“Boğulmak mı istiyorsun?”
“Hayır, yaşamak, insanca.”
“Dediğin şekilde bu mümkün mü?”
“Akşam olmasa mümkün olabilirdi.”
“Gün ve ışık sarhoşluğu var sende, akşam uyanıyorsun.”
“Yarasalara benzetmedin?”
“Onlar gibi ışıktan saklanıyor değilsin ki, aksine ışığa güneşe koşuyorsun. Güneşe daha fazla yakın olmak için dağlara tırmanan ve dorukları mesken tutanlara benziyorsun. Kartallara.”
“Bu bir delilik mi?”
“Güneş çılgınlığı.”
“Ama yazık ki batıyor.”
“Desene İbrahim as. gibi, ben batanları sevmem.”
“Evet, sevmiyorum. Ve benim sevip sevmeme aldırmadan batıyor. Akşamın faturası her zaman ağır gelmiştir bana.”
“Günü, istemini devre dışı bırakarak geçirdiğinden. Karar verme yetini kullanmıyor, onu akşama dek, bir şekilde öteliyorsun. Bu ötelemeye noktayı güneş koyuyor. Güneşin gidişinin derin hüznü ise bütün arzularının kanatlarını kırıyor ve meydan seni sorgulayan iradene, vicdanına, aklına kalıyor. Artık seni yücelten, uçuran bir şey yok, kalakalıyorsun, uçmayı bırakmış yürümeyi de beceremeyen albatroslar gibi acemi ve şaşkın.”
“Ama o okyanusları aşardı.”
“Uçarak aşardı, yürüyerek değil.”
“Ne pişmanlık dolu saatler! Bugün de oyunun sonunu getireyim derken, doğal akışta kaybolabilirim.”
“Öyleyse bu gündüz putunu kır!”
“Kırayım da, sonuna az kaldı.”
“Oyunun sonunu beklemek de ne, sonu gelir mi ki? Günışığıyla başlayıp gün batana kadar devam eden oyunun sonu gelir mi ki?”
– Koltuktan kalkmayacak mısınız, tiyatro bitti.
– Bitti mi? Tam söz ağzımdayken hem de! Şimdi ne olacak. Sadece oyun ve eğlenceyle geçirilmiş bir ömür mü oldu, benimki?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kurdele Kesilmeden / Şeref Akbaba
Aynalarda Mağlup Yüzümüz / Ay Vakti
Kadim Bir Acı / Yalçın Ülker
Aforizmalar / Naz
Göl-Geler / Taha Yasin Tuncer
Tümünü Göster