Büyüyü Bozmayın

“Üstad hâlâ bitiremedin mi bu resmi?”
“Bitiremedim”
Taç kapıya yakın cephede alçak ihata duvarları üzerindeki demir çitlere dolanmış sarmaşıkları, gülleri boyuyordu. Her dokunuşta duvarlar, kapılar, sarmaşıklar, çiçekler, açık, koyu ayrı bir şekil alıyordu.
Zaten kimseciklerin olmadığı atölyede, bütün hayatın, hayatının sırrını verecekmiş gibi İrfan Hoca’ya yanaştı, kulağına eğildi, sessizce “Bak senin tuhafına gidecek bir şey söyleyeyim; Aslında ben hiçbir resmi bitiremedim” dedi.
Dostların ‘dergâh gibi atölye’, ‘atölye gibi dergâh’ diye sözünü ettikleri bu mekânın aksamaz müdavimlerinden şair İrfan Hoca yarı anlamış yarı anlamamış olmanın hayretiyle duvarları süsleyen onlarca tabloyu gösterip sordu.
“Üstad yani şimdi bu resimler bitmemiş mi? Bitmiş resim yok mu, hepsi yarım mı, eksik mi?”
Bakışları bütün renklerin ışıltısıyla aydınlanan Üstadın yüzünden, ‘canım bunu anlamayacak ne var, insan elinden çıkıp da eksik olmayan bir şey mi var? der gibi kendinden emin, huzurlu bir enginlik yayıldı.
İrfan hoca her zamanki gibi gevrekçe güldü.
“Üstad” dedi, “yine şaşırtmaya devam ediyorsun.”
“Hayret diyelim”
“Seni bu hayretlerinle, hayranlık uyandırmalarınla seviyoruz.”

*
Gün boyu eski zaman sakinliğinin sessizleştirdiği sokaktan iki basamakla çıkılan atölye, arkadan geniş camları sürgülü, duvardan duvara bir pencereyle bahçeye açılıyordu. Bu atölye mevsimlerin değişen güzelliklerine göre bütün tonlarıyla çimen ve yaprakların, renk renk çiçeklerin, mis gibi kokuların, demet demet ışıklarla kuş cıvıltılarının içeriye kadar doluştuğu, ressam Cemal Efendi’nin bu mekânı, şair İrfan Hoca gibi sanatçı dostların uğramadan edemedikleri bir mekândı. Cemal Efendi’nin hayran bırakan maharetli fırçasından çıkan bu muhteşem eserler, her anı, her açıdan ayrı bir coşkuyla izlenen varlığın, daha çok da tabiatın nakışından başkası değildi. Üstad, sanki eserini renkleri, desenleri sürekli değişen bu nakışa uydurmak mecburiyetindeymiş gibi, resimlerini sürekli boyama ihtiyacı duyuyordu. Dili olsa da şu fırçalar, şu yanımdaki fırçalar bir konuşsa. İçeriye bakınca dışarıyı, dışarıya bakınca içeriyi daha iyi anlıyor, hayran oluyordunuz. Dünyaya bu pencereden ama daha çok kalp gözüyle nazar eden, bu temaşadan da müstesna memnuniyet duyan Üstadın ilham kanalları bu yüzden hep canlı. İçindeki doğuşun, doğanın sınırsız güzelliklerini bilmeye zaten imkân yok.

Geniş ve çoğu zaman açık pencerenin hemen önündeki verandada veya bahçedeki masanın üzerinde sessiz sessiz fokurdayan semaver, kesintisiz çay hizmetine hazırdır.
“Çayları süz Hüsrev”
Muhabbet ehli için dünyanın böyle bir atmosferde hayatın, bütün varlığın inceliklerini muhassis sohbetler, insana cennet yaşatmaz mı? Kimileyin sohbetin ucu oranın letafetine münakız olsa Üstad Cemal Efendi, kendine has bir üslup ve söyleyişle ‘büyüyü bozmayın, büyüyü bozmayın’ diye yumuşakça uyarır. Bunun üzerine bir bakarsın İrfan Hoca bir şiir terennüm ediyor. Sizi buradan alıp Fuzulî’nin, Bakî’nin, Yahya Kemal’in, Necip Fazıl’ın, çiçekleri kelimelerle açan Firdevs’inde dolaştırıyor. Mevsimlerle değişen güzelliklere göre bazen sonsuz semavatın içinize yaydığı esenlik, bazen ayrı güzelliklerle açan çiçeklere cennetten bir ilahi gibi eşlik eden kuş cıvıltıları, bir serinlik şelalesi gibi ruhunuza huzur yayan yaz esintileri, o tarifsiz kendinden geçişin mest edici ilahî cezbesiyle sözleri ve renkleri kaynaştırır. Aman büyü bozulmasın!

Elinin ve bileğinin üzerine oturacak şekilde başparmağıyla deliğinden kavradığı paletten aldığı boyayla yapraklar arasına benek benek gül rengi iliştirirken ‘Yaratılışta eksik, noksan yoktur Hoca” dedi Üstad. “Hayran olmak kusursuz mükemmelliği fark edip, kendi acizliğimizi anlamak demektir. Ben bu eserleri yarım kalmış, tamamlanmayacak yanlarıyla güzel kabul ediyorum. O resimler, yeni düşlerle, duygularla değişe değişe başkalaşıyor. Her şey böyle değil mi? En iyisi kendini akışa bırakmak.”
Gerçekten kendini akışa bırakmış gibi hem boyuyor hem konuşuyordu. Hayal gibiydi, boşlukta gibiydi; Hocayla ruhlar âleminden irtibat kuruyor gibiydi.

“Akış, görebileni her an muhteşem yeni güzelliklerle buluşturuyor. İşte böyle. Her yeni güzelliği esere yansıtmak isterseniz işin içinden çıkamazsınız, ben çıkamıyorum. İşte yine böyle. Bir yerde takatsiz kaldığım, yorulduğum için bırakıyorum. Bir noktadan sonra bir bakıma o anın fotoğrafını çekip orada kalıyorum. Sonunda ben bittiğim için bırakıyor, belki biraz yer değiştiriyorum, açı değiştiriyorum. Tamam dediğim teslim olduğumdur. Resim bitmiyor, ben bitiyorum. Bu kadar yeter. Hissedişlerim, fark edişlerimle birlikte dünyam, dünyamla birlikte resmim değişiyor. Öyle bir aşamaya geliyorum ki, ben mi resim boyuyorum, resim mi beni boyuyor, sonunda boyama mı bitiyor ben mi bitiyorum bilemiyorum”

Tam da bunu söylerken bana “sakın sır verme” der gibi munis, ince bir bakış yöneltti. Parmağındaki lekeleri, önlük cebinden çıkardığı üstüpüyle sildi. Gerileyip tuvale biraz uzaktan baktı. Gördü görmesi gerekenleri. Eksiğini, fazlasını. Kelimeleri satırlara, beyitlere tespih tanesi gibi dizen şair İrfan Hocadan saklanacak bir sırrımızın olmadığını bilsem de mesajı aldım. Esasen bizim sırrımız bütün bir varlık âlemine gizlenmiş hakikati zikir çekiyor gibi kelimelerle, renklerle terennüm ve temaşa etmekten başkası değildi. Bütün varlık âlemi her daim zikirdedir. Üstadımın eliyle zikre dâhil olmam benim için en yüksek övünçtür. Üstadımın temaşasını da tezekkürünü de ihtiva eden sözleri üzerine “Anlıyorum, anlamaya çalışıyorum” dedi, İrfan Hoca, “Üstad sen de bilmece gibi konuşuyorsun” derken, gözleri, boyaması devam eden silme taştan inşa edilmiş, medreseye, hatta medresenin dantelâ gibi işlenmiş abidevî taç kapısına, basık bir kemerin çerçevelediği kapının semayı tasvir eden kündekâri ahşap kanatlarına ilişti. Üstad, bunu nasıl başardın Allah âşkına. İlgi yüklediğin bakışlarımızı bu kadar ayrıntıya hangi maharetle tevcih ettin? Kapı aralık duruyor olmalı. Orada hayatı bedii zevklerle yaşamaya hususi önem veren, çoğu zaman hayran kaldığı incelikler karşısında adeta sarhoş olmuşçasına kendinden geçen hocayı içine, içeriye çeken bir şeyler var belli. Bunu üstadım da biliyor. Bilmekle iktifa etmiyor, boyamalarını, onu, bizi herkesi mest edecek üslupta yapıyor. Az sonra üstadımla birlikte ben de oraya yöneleceğim. Resimde insanı içine çeken bir güzellik var. Açık, duru bir gökyüzü medresenin yanındaki bahçenin yüksek çınar ve selvi ağaçları, serin, sakin gölgesini şadırvan avlusuna kadar yayıyor.
İrfan Hoca Ahmet Hamdi’den ince bir fon geçiyor.
“Küçük şadırvanda şakırdıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü”

Usta dokunuşlarıyla ağaç yaprakları, taş döşeli sokağın kenarı boyunca uzayan demir ferforjeye dolanmış sarmaşık ve güller, tonozlar, kubbeler belirgin olurken tuvali adeta cezbeyle boyayan Üstad, belki de İrfan Hoca’dan kim bilir kaçıncı kez dinleye dinleye ezberlediği şiire ekleme yapıyor.

“İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarîlerin en ilâhisi.”

Hafif sivri kemerlerin çevrelediği avlu revaklarının ayak ve sütun diplerinde kümelenmiş şakirtler, talebeler, ibadet aşkıyla tedris ettikleri ilmin mütalaasını yapıyor olmalılar. Öyle mi Üstad bunu en iyi sen bilirsin? O resim tuvalde görünür olana kadar üstadın içinde değiştikçe değişir, dönüştükçe dönüşür. Bir hâl meselesidir bu. Hâlden hâle geçilir. Hâl’e bağlı olarak kim ne temaşa eyler, bilemeyiz. Münazır, baktığını mı görür, gördüğüne mi bakar. Bu artık onun belirleyeceği bir durum olmaz. Üstat İrfan Hocanın bu fikrini tam manasıyla paylaşır. Son boya da sürüldükten sonra resim artık izleyenindir. Şiir de öyle değil midir? Sen bunu hangi sebeple yazdın veya boyadın şimdilik bir yanda kalsın. Okur dönüp kendi şiirini yazacaktır. Dönüp istediği yerde, istediği gibi gezinecektir. Bazen bahçede şu çınarın koyu gölgesi altına oturup çevredeki şakirtleri, talebeleri, müderrisleri izleyecek. Bazen huşu ile kendisi de derse katılacak.
Hafif bir esintiyle dalları balkonu kucaklayan ağacın yaprakları usulca savruldu. Semaverin ateşi biraz daha uyandı. Medrese duvarına düşen gölge titredi. Şövaleye ustaca yerleştirilmiş tuvalden adeta o medresenin öğrencisi edasıyla bir iki adım geri çekilip, İrfan Hocayla mavi mi, firuze mi yeşil mi daha doğrusu hangi renk olduğunu pek kestiremediğim rahat, sakin bir tebessüm paylaştı.
“Sana bir şey söyleyeyim mi, beni asıl cezbeden de bitiren de bu bilinmezlik biliyor musun?”
“Bilelim, bilmeye çalışalım o zaman.”
“Buyur öyleyse. Medrese de orada, kapısı da”
İrfan Hoca şemsi ve seyyareleri temsil eden azdan aralık ahşap kapı kanatlarına hayran kaldı. Şair ne diyordu? “Bu kapıdan hayran kalınmadan geçilmez” Yok böyle değildi, “Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez” Böyleydi; aynı şey! “Yerle göğü buluşturan bir eşik burası” diye düşündü “Kapıyı biraz daha mı açık tutsan Üstad. Açmak için zorlamayalım.”
“Yoo yo yo. Bırak azdan kapalı kalsın, Büyüyü bozma. Bırak her şey kendi akışında, kendi düzeninde var olsun. En doğrusu sen de kendini o oluşa bırak. Aldığın kadar, olduğun kadar. Bak işte böyle. Hareketi, bağlanışları, renkleri sınırlamadan.”
“Biliyor musun Üstad işte ben senin bu huyuna meftunum. Demek büyüyü bozmayalım” dedi keyifli bir memnuniyetle.
“Bozmayalım” diye karşılık verdi, kendinden memnun, müsterih bir tebessümle.
“Çayları yenile Hüsrev. Dostumla çöktüğümüz şu kapının eşiğinde, tarihin gölgesinde içelim.”

*
Alttan alta beni merak ettiğinizin farkındayım.
Bir bakıma ifade ettim. Daha açık anlatayım: Benim dünyam çok renkli
Üstadımın ince izlenimleri, görüşü, görgüsü, tecrübesi dahası estetik zevkleriyle düş ve gerçek arasında renkten renge girerken varlığın sırrına ermenin, neredeyse o sırrın içine girmenin sessiz doyumunu, tatminini yaşadım, yaşıyorum. Bu bambaşka duygu. Bir bilinmezliğin ardından sizi ışığıyla, gölgesiyle, bütün cisimlerin muazzam bir renk uyumu ve tamamlanışında serinleten, derinleştiren, coşturan bir duygu. O sınırlar geçilir, perdeler açılırsa, aradığınızın aşikâr olacak şekilde tahayyüle yerleşip oradan işte bu düz satha yerleşmesine kadar yaşanan değişimlerin, dönüşümlerin arayışı sizi sarhoş eder. İşte şuradan, işte bugünden, işte bu gözlerle bakanlar için orada belki de bir şey gözükmez. Oysa ne gizliler ne fazlalar, ne titreşimler vardır. Üstadım o fazlalıkları ayıklar, eksikleri giderir. Bunu evet önce ve en önemlisi içinde, ruhunda yapar. Devamlı içinde bir gezinti halindedir. Bizim yaptığımız iş en son dokunuştur. Karar verilmiş, belirmiş bir izin üzerinden gitmektir sadece. Benim işim iz sürmektir bir ömür; bir hayâlin bir tasarımın izini sürmek. İşte bunu, bir izi açığa çıkarmayı benimle yapar. Ona yardımcı olmak için renkten renge girerim. Bütün renkler, o renklerin sıcaklıkları, soğuklukları, tonlamaları, o renklerin sesi, serinliği, soluğu, öyküleri bendedir. Hangi renk, hangi renk karışımından geçerek hangi cismi anıştırırsa ne olur, bilirim. Sonra hiçbir seyyahın tamı tamına hissettirerek anlatamayacağı muhteşem yerlerin güzelliklerini siz de yaşasaydınız, az bile söylediğimi görür, mutlaka bana hak verirdiniz. Birlikte nereleri gezmedik, neler görmedik ki? O en uzak zamanlardan günümüze medeniyetleri birbirine bağlayan uçsuz bucaksız gökyüzü. Gün doğumu, ay batımı. Hayaller, hasretler boyu açılan ufuklar, büyülü derinlikler, yüce dağlar, hatta o dağların baş döndüren keskin uçurumları, koyu mağaraları, kar yığınlarının göz alıcı yansımaları, ovalar, kıyılar, patika yollar, eski taş, tuğla, kâgir yapılar; sözgelimi taştan yapılma ulu camiler, medreseler, onların abanoz ağacından geçme ahşap kapıları, o yapılarda en olmadık ayrıntılar, stilize bir süsleme, dal kıvrımını andıran bir motif, her bir noktaya değerek, dokunarak yeni canlanışları yaşamış, hayata katmışızdır. Belki az sonra işte şimdi yeni şehrin kıyısında kırsalında kalmış gözüken şu medreseye gireceğiz. Sadece siz bilin; Sahabe-i Kübra Medresesi’ne. Bunu hissediyorum. Üstadımın hayalinde beliren ilk dokunuşların deviniminden bunu hissettim, hissediyorum. Daha da açık söyleyeyim mi? Aslında benim hissedişim onun hissedişi demektir.

Her neyse şimdi burada kendi yerimde, sessiz sakin durduğuma bakmayın her şeyi gördüm, her şeyi yaşadım, her şeye dokundum. Her şeyi biliyorum. Dünyanın en mavi denizlerini, en uzak ufuklarını, en serin yaylalarını, sakin kıyıları, sık ormanları, geceleri, gündüzleri, âşkı, ilmi, cehaleti, kaderi, kederi, yükselişi, çöküşü, eriyişi, dağılışı, yıkılışı, hizayı, düzeni, toparlanmayı, her şeyi biliyorum. Ben burada nelere şahit oldum nelere. Ne masallara girip çıktım. Ne felsefelerin, şiirlerin ortasında buldum kendimi. Hürmetlerin, latifelerin gizli, sessiz tanığı, gizli sessiz ortağı oldum. Bütün bu bilgeliklere rağmen, haddimi, hududumu, kendi köşemde susmayı bilirim. Benim dilim, bizim dilimiz bir bakıma suskunun dilidir. Sesin, sözün, kelimelerin, cümlelerin ötesindedir, onlarınkinden başkadır, bambaşkadır bizim dilimiz. Ne yazık ki dünyada böyle bir işleyiş var. Bilenler susar, cahiller konuşur. Gerçi öyle de denmez, biz sessizliğimizle bile konuşuruz. Bugün, yarın her zaman. Benim, bizim, geçmişim, tarihim, mesajım kaybolmaz. Kolay kolay silinmez. O izlerle, işaretlerle konuşur, duyarım.
İşte İrfan Hoca yine ısrarcı.
“Üstad kapı açık olsa da içeri girsek, âlim mollaların, belki nakkaşların, müderrislerin derslerine misafir olsak.”
“Misafir ve müstefit olsak”
“Evet”
“Ama bu bir nasip meselesi dostum.”
“Nasibin varsa, o nasibi hak edersen her yerde her zaman o halkaya dâhil olursun. Ama değilse kapıyı açmak için ne zorla ne zorlan. O kapı taleplisine zaten her zaman açıktır. O kapı sır kapısıdır Hoca, sırra sahip olmayana açılmaz. ‘Geçitlerin, kilitlerin yalnız On’nda şifresi”
“Benimkisi sadece merak giderme. Şöyle bir lahza temaşa etsek ne olur Üstadım?”
“O senin hâline, durumuna bağlı dostum. O kapı gönül kapısıdır, gönlü kapalı olana açılmaz. İlim kapısıdır, bilmeyene açılmaz. Âşk kapısıdır, kendinden geçmeyene açılmaz. Gönül ehli, ilim ehli, âşk ehli olmaya bak. Kendini dışarıda bırakmazsan o kapıdan giremezsin. Burası tevazu kapısıdır enaniyete açılmaz. Kendini aşmayana, taşmayana; hakikatin esrarını, sırrın hakikatini merak etmeyene açılmaz. Zorlama Hoca o kapı herkese açılmaz. Açılır mı Hüsrev?”
“Açılmaz usta”
“Öyleyse çay doldur Derviş Hüsrev”
Çırağın semavere yöneldiği bu sıra Üstadım Cemal Efendi ile İrfan Hoca arasında geçen bu mükâlemeyi unutmayacağım. Bir de hiç söylemeye bile gerek yok ki, ilkin bu derece meftun olacağımı tahmin edemediğim, sonra da bu işe kendini ibadet coşkusuyla veren üstadımla tanışmamı, buluşmamı, bütünleşmemi unutmayacağım. Ondan bir parça oldum. Beni çok sever. Sevilince sevinirim. Beni yıkayıp kuruluyor, fırçalığa koyuyor.

Siz de seversiniz beni. Çoğu kez aklınıza bile getirmeden güzel gördüğünüz, güzeli gördüğünüz her resimde siz de beni seversiniz.
Ben bir fırçayım. Fırça olmuşsam ne olmuş yani?
Büyüyü Bozmayın!

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kurdele Kesilmeden / Şeref Akbaba
Aynalarda Mağlup Yüzümüz / Ay Vakti
Kadim Bir Acı / Yalçın Ülker
Aforizmalar / Naz
Göl-Geler / Taha Yasin Tuncer
Tümünü Göster