Bir-İki Erzurum-III-

-Kim bilir nerdesiniz geçen dakikalarım-

Çortan Mahallesi, Ayazpaşa, şimdilerde Lalapaşa. Şehirler değişiyor. Yeni yerleşim alanları oluşturulunca, farklı bölgelerde yeni merkezler oluşuyor. Eski yerleşim birimleri ve merkezler varlığını muhafaza etse de, mahallelerdeki eski evlerin yerine yapılan yüksek binalar, dar sokaklar, değişen mimari hemen göze çarpıyor. Muhitin eski mukimlerini bulmak kolay olmuyor. Vefatlar, göçler, yeni yerleşim birimlerine taşınmalar sebebiyle tanıdık yüzlere rastlamak zorlaşıyor. Şehirler durağan değil, canlıdır. Düzenli ya da düzensiz bir gelişim, genişleme, değişim ve dönüşüm geçirirler. Nüfusu artan bir ülke olarak bilhassa büyükşehirlerde bunu bariz olarak görürüz. Geride bırakılan, aranan, hasreti çekilen, gidilen yerde oluşturulamayan ve değer olarak addedilen manevi birikimlerse bir nostalji olarak yaşarlar çoğu zaman. Gerek mimari, gerek sosyal olarak özgün kent oluşturma yetisinden uzak dönüşümler yapılıyor. Hasılı, kaçanı kovalıyorlar.
Çortan mahallesindeyim.1973’te taşındığımız eski konak, muhitteki yol çalışması sebebiyle bizim evi de içine alan bir hamurlaştırma ile doksanlı yıllarda yapılacak devasa binaya dâhil edildi. Babamın ve diğer aile fertlerinin yaptığı sözleşmeyle, her santimi belli olan dairelerin teslimat anında salon kısmındaki geniş bölümün olmadığı fark edilmiş. Teslimattan birkaç gün önce kesip diğer dairelere dâhil etmişler. İlk sözleşmeyi yapan, sonra başkasına devreden, sonra kooperatifleştirip bitirenler, neler yapmış bilmiyorum. Kanunla yazılan, kayıt altına alınanlar kale alınmamış. Bildiğim tek şey, rahmetli babamın kanuni yollarla halledemediği, sözleşme yaptığı müteahhidin hep kaçtığı, sonrasında ulaşamadığı ve bu gün dahi iç acıtan o bedduaları. Keşki, yapım sırasında olanlar olmasaydı, bir kez olsun arayıp sorsalar ve helallik alsalardı. Hepimizin hayatında yanlışlar var, bilerek-bilmeyerek yaptıklarımız var. Bir muhasebe yapmak, ertelememek, nefes alırken iç huzurun yolunu açmak, dar-ı bekaya bırakmamak lazım.

* * *

Daha önce gündeme getirdiğim ve 1983’te rahmetli anneme emanet ettiğim Genç Kuşak dergisini mini bir çuval içinde ve açmadan İstanbul’a götürmek üzere valize yerleştirdim. Tam kırk yıl, dile kolay. Bunun ayrı bir hikâyesi var, onu anlattığım için burada tekrar etmiyorum. Emanetlere en sadık anneler, siz de öyle yapın. Rabbim mekânını cennet eylesin.

* * *

Ömertepe(Pulur) Erzurum’un merkez köylerinden. Hemen her sene farklı sebeplerle köyümüze gidiyorum. Bu senede hem sıla-ı rahim, hem de aile fertlerimizin de medfun olduğu mezarlıkları ziyaret ettim. Sonrasında, gün boyu evimizin önünde aile efradı ve komşularımızdan katılanlarla semaver eşliğinde sohbet ettik, hasret giderdik. Pulur çayının kıyılarında ve arazide dolaştık. Palandökeni seyrettik.
Köyümüzün camisi sanırım 1967 de yapılmıştı. Biz o zaman çocuktuk ve az şey hatırlıyorum caminin inşaatına dair. Açılışla alakalı cami girişinde bir fotoğraf var, büyüklerden birkaç kişiyi ancak tanıyabildim. Öncü olan, emeği olan ve ahirete irtihal eyleyen herkese Allah’tan rahmet diliyorum.
Caminin girişinde bir levha daha var ki, duygulandım. “ Caminin yenilenmesi, Recep Akbaba tarafından Akbaba ailesi hayrına yapılmıştır.” Recep en küçük kardeşim ve iş insanı. İki yıl kadar önce camiyi yeniden restore ettirmiş, ihtiyaç duyduğu her konuyu benimle istişare etmesine rağmen her hayır işinde olduğu gibi bunu da aileyi haberdar etmeden üstlenmişti. Ben de bittikten sonra köyden paylaşılan birkaç fotoğraftan öğrenmiştim. Levhayı okumakta bu seyahatimde kısmet olmuştu. Güzel haslet. Allah hayrını kabul, ömrünü bereketli kılsın.

* * *
Ay Vakti’nin Poetika sayısında Erzurum ve şiire dair birkaç anekdot aktarmıştım. O gün hatırlamadığım ve bu ziyaretimde dedemin özel atölyesi konuşulurken bunu da yazmalıydım dediğim bir kayıp levha gündeme gelmişti. O levha, bu atölyenin giriş kapısının üstündeydi ve hatırladığım kadarıyla teneke bir zemine boya ile yazılmış bir dörtlük içeriyordu. Çerçevesi ya ahşap, ya da demirdendi. Kapı yola baktığı için oradan geçenlerin, dedemin yanına uğrayanların dikkatini çekmiş midir bilemiyorum, ama vefatından sonra atölye yıkılıp, yerine yeni oda yapılırken alet-edevatta, levhada, hemen önündeki üç güzel kavak ağacı da zaten tarih olmuştu.
Şiiri hatırlamıyorum. Dağların süsü gibi bir iki kelime var zihnimde. Şiiri fark eden var mıydı, o da meçhul.
Ah şiir..Ah o el yazması.
Önemliydi elbette..

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir-İki Erzurum-III- / Şeref Akbaba
Ümit ve Korku Arasında… / Ay Vakti
Keçecizâde İzzet Mollâ’ya Göre Edirne’nin Mânâ Kut... / Selami Şimşek
Aforizmalar / Naz
Ruh Çiçeği   / Muhammed Korkmaz
Tümünü Göster