Sezai KARAKOÇ’u Yazmak İsterken

BAY ŞAİR –Varsın uğrasın. Aşka ulaşana kadar akla ihtiyaç vardır. Sonrasında, sen de aklı
bıraksaydın, daha doğrusu, aklı aşsaydın -çünkü aşk aklı aşmaktır- o zaman yazılara devam
edebilirdin. Hem uğrasa ne olur?
BAYAN YAZAR – Ne mi olur? Doğru ya, ne olacak ki, en fazla mecnun olur. “Deliler
ülkesinin sultanı!’’ der dururlar / Atasözlerine de geçerim amma ne için / Olmaz arzuları
örnekleme için’’
BAY ŞAİR – Burayı ben söyleyecektim.
BAYAN YAZAR – Lütfen bir de sen söyle.
BAY ŞAİR – Sen söyledin ama…
BAYAN YAZAR – Olsun.
BAY ŞAİR – (Peki, anlamında, hafifçe başını sallar. Ve gülerek) “Deliler ülkesinin sultanı!’’
der dururlar / Atasözlerine de geçerim amma ne için / Olmaz arzuları örnekleme için’’
(Bitirir bitirmez) Oldu mu, bence olmadı.
BAYAN YAZAR – Gülerek okuduğun için mi?
BAY ŞAİR – Tekrar olunca ister istemez güldüm. Ve tabii, sen de güldün.
BAYAN YAZAR – Sen güldüğün için. Yine de oldu.
BAY ŞAİR – Hadi olsun.
BAYAN YAZAR – Farkında mısın?
BAY ŞAİR – Neyin?
BAYAN YAZAR – Mecnun kelimesinin deli kelimesinden daha sevimli olduğunun?
BAY ŞAİR – Mecnun’dan dolayı. Yani Mecnun’daki delilik, bir akıl eksikliğinden, akıl
yoksunluğundan dolayı değil, aşk nedeniyle aklının saf dışı kalmış olmasından ve bu yüzden
iradesinin elinden gitmesiyle olduğundan dolayı. Elbette Kays bilmiyordu karabasan saydığı
bu kelimenin ona ad olunca, onun aşkıyla aşka sembol olup sevimlileşeceğini.
BAYAN YAZAR – Deliliğin ortaya çıkış sebebi değişince buna paralel olarak isimleri de
değişmiş, çeşitlenmiş. Divane, şeyda, meczup gibi isimler de öyle. Kelimelerin arkasında
başka sebeplerle aklın ve yeğ tutma yetisinin gitmesi de olduğundan, deli yerine bunlardan
birini söylemek deliliğin en şiddetli düzeyinden kurtarıyor gibi onları.. Ya da…
BAY ŞAİR – Ya da ne?
BAYAN YAZAR – Deli kelimesi Türkçe olduğundan (küçük bir ihtilaf olsa da). Bu
kelimenin anlamını hepimiz çok iyi bildiğimizden onu daha şiddetle duyuyoruz. Atatürk’ün
“Türk Dili, Türk Milletinin kalbidir; beynidir.’’ dediği gibi, kalbim ve beynim gibi duymak.
BAY ŞAİR – Elbette, herkes kendi dilini daha iyi duyar. Yani yürekten duyar. (Mesela ben Türkçeyi Türkiye gibi duyarım. Kendimden, halkımdan, ülkemden ayrıştırılamaz olarak… Ve bütünün vazgeçilmez simgesi olarak görürüm.) Nurullah Ataç da şöyle diyor: “Dil, bir medeniyet olayıdır. Bir medeniyetin kurduğu dil, başka bir medeniyetin düşündüklerini söyleyemez. Yetmez onu söylemeğe.’’ demiş,
BAYAN YAZAR – Tamda demek istediğim bu. Bir medeniyetin kurduğu dil, başka
bir medeniyetin düşündüklerini söyleyemiyor.
BAY ŞAİR – Ayrıca lisan birliği bir ülkenin birliğidir, dirliğidir, kalıcılığının baş
faktörü/etkenidir. “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin
olması milli hissin inkişafında başlıca müessesedir.’’ demiş Atatürk de… (Bir an) Ama deli
için fark eder mi hangi kelimeyi kullandığın?
BAYAN YAZAR – Dil düşünceyi etkileyeceğinden, onu söyleyen için fark eder. Gerçi,
aradaki farkı o (deli) anlamasa da, dil yaşayışın aynası olduğundan onun için de fark eder. İsminin değişmesi çevrenin ona bakışını değiştirir.
BAY ŞAİR – Haklısın galiba. Mesela bana Mecnun deseler pek de rahatsız olmam. Hem ayrılmış olurum böylece herkesten. Çünkü “Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey / Hem herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey’’
BAYAN YAZAR – Hem de?
BAY ŞAİR – “Leylâ’yı aklından çıkarmayı her isteyişte / Suçtan ve günahtan beter ve öte /
Bir boşluğa yuvarlanıyordu Mecnun / Sanki ayda donuyor güneşte yanıyordu Mecnun’’
Leyla’yı akıldan çıkarmak da ne demek! Gel de bu durumda mecnun olma!
BAYAN YAZAR – Olma!
BAY ŞAİR – Nasıl olmam ya?
BAYAN YAZAR – Nasılını bilmem.
BAY ŞAİR – Nasıl olmam ve nasıl bileceksin ki, aşkın seçeneksizliğidir bu. (Susar.)

(Bayan Yazar gülümser.)

BAY ŞAİR – Ne oldu?
BAYAN YAZAR – Bir de Mecnun demiş ki: “Kimin umurunda benim ıstıraplarım benim
avuntularım’’ Şimdi biz bir adını andık hâlâ o adın ıstırabıyla meşgulüz.
BAY ŞAİR – Onun ıstırabıyla mı, onun aşkıyla mı meşgulüz?
BAYAN YAZAR – Her ikisiyle de değil mi?
BAY ŞAİR – Değil. Ben şu an, aşkıyla meşgulüm ve o aşkı alkışlıyorum (Tabii arada
onunkiyle kendi aşkımı da karıştırıyorum). Tarih boyunca alkışlanmış ki yankıları hâlâ
kulaklarımızda. Ve azalmak yerine büyüyerek devam ediyor. Her âşık büyütmüş o aşk
davasını. Ve her şair süslemiş o şiiri.

“Mecnun’a selam Mecnun’a övgü
Mecnun’un öyküsünü bir kez daha başlatan
Yeniden yenibaştan başlatan
Şairleri bir kez daha dünyayı yeniden
Kurmağa
Yeni bir dünya kurmağa çağıran’’

Mecnun’a selam…

BAYAN YAZAR – “Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-ı aşk / Tâ ki Mecnûn bitirir
nutkunu Leylâ söyler’’ (Yahya Kemal) gibi oldu.
BAY ŞAİR – Evet, öyle gibi oldu.
BAYAN YAZAR – Ama biz şeb-i yeldâda değiliz. Bitirelim ne Mecnun söylesin ne Leyla
artık. Dönelim konumuza.
BAY ŞAİR – Dönelim de… Ama Yahya Kemal’e uğramışken şu beytini de okuyup öyle
geçelim. “Ehl-i akıl anlamaz efsus lisan-ı dilden / Zanneder âşık-ı divane muamma söyler’’
(Bir an duraklar, zaten anlaşılır olanı açıklar): Eyvah ki! Aklıyla hareket edenler, anlamaz
gönül dilinden. Sanırlar ki bu çılgın âşık bilmece söyler. (pencereye bakarak, vurguyla) Yani
bilmece söylemedim.
BAYAN YAZAR – (Bakışlarını masaya indirip) Yani bilmece söylemedin.
BAY ŞAİR – (Aynı şekilde, dalgın) Yani bilmece söylemedim. (Sessizlik)
BAYAN YAZAR – (Konuşmakta tereddütlü) Konuya dönecektik…
BAY ŞAİR – (Silkinir gibi, cama yönelik bakışlarını bir çevirip tekrar cama bakarak) Neydi ki konumuz?
BAYAN YAZAR – Sezai Karakoç’u yazacaktım ve sen de bana yardım edecektin.
BAY ŞAİR – Hı hı, hatırladım. (Dalgınlığından kurtulup Yazar’a bakar) “Çölün inceliğine
övgü / Çölün çiçeğine selam’’ Selam. Başlayalım. Nerede kalmıştık? Tamam, neyi
yazacağında. Öyleyse… öyleyse (Bir an düşünür)… Lili’yi yaz. De ki:
“Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli
Altın saçlarını yana atışı yok mu Lili’nin
Lili’nin yağdan kıl çekercesine inanışı
Lili’nin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu
Kuklalar titremesin ne yapsın
Adam konuşmasını bilmezse ne yapsın’’
(Duraklar, gülümser. Kendi kendine söylenir gibi…) Konuşmasını bilmemek de insanı şair
yapıyormuş! (Tekrar Yazar’a) Ya da Balkon’u yaz. Hayır, hayır, Balkon kalsın.
BAYAN YAZAR – İçinde tabut olduğu için mi? Asılı çamaşırlar da hazır kefen…
BAY ŞAİR – (Duymazlıktan gelir.) En İyisi Lili’ye devam et. (Okur:)
“– Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili
Sen istesen de taş yürekli olamazsın
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima sultanlar sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili’’
(Bir an duraksar) Yok, Lili’nin gitmesi hoşuma gitmedi. Ne o öyle tüyleri şiirler olan veda
kürkü falan… Geçelim bunu.
BAYAN YAZAR – Hem de şairsin, tüyleri şiirler olan kürkten şikâyet mi ediyorsun?
BAY ŞAİR – Tüyleri şiirler olan kürkten değil… Tüyleri şiirler olan veda kürkünden… Veda
istemiyorum.
BAYAN YAZAR – Peki… Bu şiir mahcup mu?
BAY ŞAİR – O da nereden çıktı?
BAYAN YAZAR – Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü diyor ya Karakoç?
BAY ŞAİR – Hayır, şiir değil, belki şairi utangaç.
BAYAN YAZAR – Utanmak, büyük bir gösterge, saf ve temiz kalabilmişliğin göstergesi.
BAY ŞAİR – Şairimiz de öyle zaten. Ahlak anıtı diyorlar onun için. Sanatçı ve düşünür
kimliğinin dediklerini doğrulayan bir yaşam sürmüş. Bu arada senin, Sesim Olmaya Devam
Et isimli öykün geliyor aklıma. Orada, söz ve eylemleri birbirini tutmadığından kendisiyle
arası bozulmuş ve bu yüzden suskunluğu yeğlemiş olarak şöyle diyorsun:

“Anlıyorum ki sesimle -dolayısıyla da sözümle- ben ayrılmıştık. Sözümle fiillerim birbirini
tutmuyordu.’’
Ve şöyle bitiriyorsun:
“Artık duyup sezemediğim bir gelecek için ve yarına inancımı büsbütün kaybetmiş bir hâlde,
suskunluğumu çöktüğü yerden yine tutup kaldırmaya çalışıyorum. Hakkım olmasa da ona yine
‘Sesim olmaya devam et.’ diyeceğim fakat kaldıramıyorum -hakkım olmadığından gücüm de
yok-. Ben de yanına çöküyorum sükûtu lal.
İkimiz de
öyle yalnızız ki.’’

Buradaki gibi söz ve fiilleriyle arası açılmış değil. Karakoç özel hayatında yalnız olsa da,
(zirvelere mahsus bir yalnızlık da diyebiliriz buna) sözleriyle arası hiç açılmamış. Ama senin
sözlerinle fiillerin arası… (sözün sonunun nereye gittiğini görüp duraklar)… tabii, bu bir
öykü…

(Bayan Yazar’ın yüzünü bir hüzün gölgeler, düşünceli, başını eğer. Besbelli öyküyü yazdığı
zamana gitmiştir.)

BAY ŞAİR – (Duraklamakta geç kaldığını fark ettiğinden açıklama ihtiyacı duyar:) Ve öykü
olmasına rağmen, söz ve eylem birlikteliğini koruyamadığından, sürdüremediğinden veya ara sıra aksattığından sesi tarafından terkedilir. İnsanın salt bu nedenden kendisiyle arasının bozulması ve suskunluğu yeğlemesi, bu da bir erdem. (Vurgular) Yine de, bu bir öykü.
BAYAN YAZAR – (Kendini toparlamaya çalışarak ) Hı hı, öykü.
BAY ŞAİR – (Bu arada, hemen, uzanıp masanın üstündeki kitaplardan birini alır.) Tamam,
Hızırla Kırk Saat’i yaz. (Yazar’a) Duydun değil mi beni?
BAYAN YAZAR – (Başını kaldırıp, düşüncelerinden sıyrılmaya çalışarak Şair’e bakar)
Duydum.
BAY ŞAİR – (Kalkıp pencerenin önünde, ayakta, kitabı açar ikinci şiirden okur:)
“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
Bunu bana öğretmediniz
Kardeşim İbrahim bana mermer putları
Nasıl devireceğimi öğretmişti
Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
Ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz’’…

(Tamamlamadan susar ve bu olabilir mi? der gibi bakar. Fakat Yazar’ın, hâlâ dinler vaziyette duruşunu görünce, atlayarak, bu kez de Hızırla Kırk Saat’in sonlarından okur:)

“Kalk ey örtülere
Bürünmüş Peygamber
At üstünden
Seni ülkelerden ülkülerden
Ayıran örtüleri

Kalk ey
Örtülere bürünmüş Peygamber
Bu sıtmayla iyi edeceksin
Tifoları vebaları
İnsanlığı kâğıt kâğıt
Buruşturan cüzzamı
Çan sarasını
Havra harmanını
Göğüyle gönenen Harran’ı
Çile çömleği İskenderiye’yi
Sen dirilteceksin
Atlarına okyanuslarda su vereceksin
Sen vereceksin bengisularını
Son susayışlarında şehitlerin
Geri vereceksin
Antik dönemlerde çalınmış hakkını mermerin
İsa’nın Musa’nın İbrahim’in
Safa ve Merve’nin
Hacer-i Esved’in
Cennetlerden çağlayan
Nil’in Fırat’ın Dicle’nin
Sen arıtacaksın
Bu kelimelerin lâvlarıyla
Lânet volkanlarını
Sen devşireceksin menekşelerini
En yüce dağ doruklarında
Gözlerin kanatların
Gece secdelerinin
Muştu siperlerinin
İlk günlüğünü
Sen yayınlayacaksın
Sen kuracaksın
Seher çocuklarının
Tek kentini
Sen bildireceksin
Dünya geldi geleli
En önemli haberi’’

(Susar. Sessizlik…)

BAY ŞAİR – Evet, ne dersin Hızır’a?
BAYAN YAZAR – O, başlı başına yazılsa daha iyi olur gibi geliyor bana. Yine Taha’nın Kitabı da öyle. Gerçi Leyla ile Mecnun da öyle.
BAY ŞAİR – Ben bilmeden açılışı Leyla ile Mecnun’dan yapmıştım.
BAYAN YAZAR – Belki o yüzden isimleri çok geçti.
BAY ŞAİR – O yüzden mi?
BAYAN YAZAR – Başka ne olabilir ki?
BAY ŞAİR – Doğru, başka bir şey olamaz! Olamaz ve olamaz!

(Bayan Yazar yarı şaşkın bakar.)

BAY ŞAİR – Peki, olmazları bırakıp olura bakalım, yani işimize. Hızırla Kırk Saat şimdilik kalsın diyorsun… Öyleyse? Öyleyse… (Düşünür… bu arada Sonat’ın sesi tekrar yükselir. Birbirlerine bakıp dinlerler. …)

            (Devam edecek)
Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir-İki Erzurum-III- / Şeref Akbaba
Ümit ve Korku Arasında… / Ay Vakti
Keçecizâde İzzet Mollâ’ya Göre Edirne’nin Mânâ Kut... / Selami Şimşek
Aforizmalar / Naz
Ruh Çiçeği   / Muhammed Korkmaz
Tümünü Göster