Bir Akşamüstü

“Her insan ayrı bir âlemdir,
İnsan, düşünceden ibarettir.
Geri kalan et ve kemiktir.”
Hz. Mevlanâ

Bir ikindi vakti.
Karanfilli çay kokusu süzülüyor, aralanmış pencerelerin arasından.
İnce tül perde, hafif hafif esen rüzgârla dalgalanıyor.
Yorgun ikindi, solmaya yüz tutan gün ışıklarını topluyor eteklerine.
Akşamın serinliğine ve sessizliğine bırakıyor topladıklarını usul usul.
Sesler eriyor giderek, sesler karanlıklar içinde yok oluyor.
Gündüzden kalan telaşlar, koşturmalar, gecenin serinliğinde dinlenmeye hazırlanıyor.
Bir yaşlı kadın, kolunu pencerenin pervazına dayamış. Mor damarlı, beyaz ellerinde bir tespih. Uyku, ağırlaşan göz kapaklarından sızıp, kadının kirpiklerine doluyor. O zaman ellerinden kayıyor tespihi.
Bir kapı açılıp kapanıyor, bir kuş havalanıyor, bir bebek ağlıyor.
Silkiniyor yaşlı kadın. Tespihini kavrıyor sıkıca. Dudakları kımıldanıyor.
Bir genç, çalışma masasının üzerinde duran kitabın üzerine eğilmiş. Başının yorgun gölgesi uzanıyor satırların üzerine. Genç, arada dudaklarını büzüyor, gözlerini kısıyor, tek kaşını indirip kaldırıyor.
Bir kalem alıyor eline. Eflatun…
Dikkatle çiziyor birkaç satırın altını.
Kitabı kapatıyor. İri kemikli elleri, bir süre duruyor kitabın üzerinde.
Kalkıyor masadan. Balkona çıkıyor. Gövdesini yaslıyor balkon demirine. Akşamın alaca renklerine bakıyor.
Hafif hafif esen rüzgâr, akşamsefalarının kokusunu bırakıyor sokaklara.
Gökyüzünde bir şenlik havası.
Bir iç huzuru yayılıyor gencin yüzüne.
Bir anne mutfakta yemek yapıyor. Üzerinde mutfak önlüğü, başı üzerinde, tombul bir bulut gibi duran mavi başörtüsü. Tezgâhta süzgeç, sebzeler, salça, tahta kaşık. Tencerenin içine atıyor ince ince kıydığı soğanları. Ağır ağır kavuruyor.
Masanın üzerinde duran küçük el radyosunda, eski bir şarkı çalıyor.
Kadın dalıp gidiyor. Soğanlar pembeleşiyor.
Burnu sızlıyor kadının. Gözlerinin ucunda bekleşiyor birkaç damla gözyaşı. Boğazına acı bir tat doluyor.
İncecik boynu, iki omzu arasına gömülüyor. Ağırlaşan başı, tezgâha doğru istemsizce eğiliyor.
Ak saçlı bir adam çıkıyor balkona. Beyaz, keten bir gömlek var üzerinde. Yüzünün derisi gergin, alnı çizgisiz. Yaşlılık benleri yok ellerinde. Ama gözleri, gözleri ihtiyarlamış. Bakışları bulanık, yorgun, hüzün dolu. Cebinden bir mendil çıkartıyor. Gözlerinden akan o hüznü siliyor.
Bir çocuk geliyor yanına. Adam gülümsüyor. Çocuğu kendisine doğru çekip saçlarını okşuyor. Bıraksa damla damla akacak olan hüznünü gölgelemek için belki de, gözlerini kapatıyor.
Sokaktan bir satıcı geçiyor. Başında soluk bir şapka. Önüne bakarak ağır ağır yürüyor.
Ayaklarında, yorgun geçen bir günün ağırlıkları.
Küçük, tahta arabasının iki yanında renkli plastikler, sabahki sıcaktan yorgun düşmüşler.
Etraflarını sarmalayan kalınca bir ipe tutunuyor hepsi.
Satıcı adam, kısa ama dik yokuşu çıkarken göğüs kafesi hızlı hızlı inip kalkıyor.
Kesik kesik öksürüyor. Alnında beliren iki damar, adam zorlandıkça dalgalanıyor, kabarıyor. Hafif esen bir rüzgâr, satıcı adamın ıslak sırtına değip geçiyor. Ürperiyor adam.”Bismillah! Diyerek devam ediyor yoluna.
Bir hastane koridoru. Uzun, soğuk, sessiz.
Buz mavisi duvarlara yapışmış endişeli bakışlar.
Tedirgin bekleyişlerin ayak izlerini taşıyor koridorlar.
Kenarlara, köşelere dökülmüş tazecik ağrılar, sızılar.
Hasta yatağında bir adam. Bir eli boşlukta sallanıyor, diğer eli göğsünün üzerinde.
Çektiği ıstırabın izleri uzun, ince çizgiler halinde uzanıyor yüzünde.
Bir güvercin konuyor pencerenin önüne.
Hasta adam başını o tarafa çeviriyor. İnce, titrek, solgun dudaklarının kıyısına vuruyor tebessüm dalgaları.
Gözlerini kapatıyor sonra. Bir düş görmeye başlıyor.
Akşamın alaca renklerinden uzak, yeni bir gün tazeliğinde. Pencereden odaya dolan, diriltici bir rüzgâr eşliğinde…
Bir yazar oturuyor evlerin birinde.
Başı, düşüncelerinin ağırlığıyla eğilmiş. Yüzü, akşamın kızıllığıyla boyanmış.
Uzun, ince parmakları telaşlı.
Ellerinde zonkluyor, biriktirdiği hikâyelerin sancısı.
Kelimeleri, heyecanla bekleşiyor kaleminin ucunda.
Gizli özneler, yüklemsiz cümleler, parantez içlerine sıkıştırılan sözcükler,
Damla damla akıyor beyaz satırların üzerine.
Islak mürekkep usulca düşüyor kâğıda, kalemin gölgesinde güvenle kuruyor.
Akşam oluyor. İnsanlar, gecenin sessizliğini ve karanlığını bir yorgan gibi çekiyor üzerine.
Yazar, son bir dize bırakıyor geceye.
“Her insan ayrı bir âlem, her ses ayrı bir lisandır,
İnsan küçük bir alem, alem ise büyük bir insandır.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir-İki Erzurum-III- / Şeref Akbaba
Ümit ve Korku Arasında… / Ay Vakti
Keçecizâde İzzet Mollâ’ya Göre Edirne’nin Mânâ Kut... / Selami Şimşek
Aforizmalar / Naz
Ruh Çiçeği   / Muhammed Korkmaz
Tümünü Göster