Sarsılarak Uyanmak

6 Şubat 2023 tarihinde dünyanın en büyük iki deprem felaketi diye ifade edilen, merkezi Kahramanmaraş olarak belirlenen 7.7 ve 7.6 depremini yaşamış biri olarak duygularımı aktaramasam da bir şeyler yazmaya gayret ettim. Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman, Gaziantep, Şanlıurfa, Osmaniye, Adana, Malatya ve Diyarbakır yerle bir olmuş durumda. Artçı depremler yıl boyu devam edecek. Sekiz yüz binin üzerinde yaralılarımızın, özürlü hale gelenlerimizin sağlığa kavuşmalarını temenni ediyorum. Elli binin üzerindeki şehitlerimizi rahmetle yâd ediyorum. En yakınlarımızdan, konu komşularımızdan, şehirlerimizden, ülkemizin canlarından helallik talep ediyorum. Sayısını veremeyeceğim yoğunlukta bizim de kayıplarımız (kayıp kelimesi için Rabbimden özür diliyorum) oldu. Kız Kardeşimin torunlarını damadını, kayınbirader ve ailesini, akraba denilebilecek hiçbir yakını kalmayacak nokta da kayıplarımızın olduğunu da ifade etmek isterim.

İnsan yaşarken oluyor ne oluyorsa. Rüzgâr, yağmur, yeryüzü, gökler insan için, görüp görmediğimiz her ne var ise her şey insan için var edilmiş. Baharlar insan için geliyor. Ayrılıklar, gayrılıklar, dönüp durmalar, gülüşüp oynaşmalar, kaynaşıp kopmalar, darılıp barışmalar, düğünler, nişanlar, çoluk çocuğa karışmalar elhasıl her şey insan için ve insana ait olarak verilmiş. Acıda, hüzünde, sevinçte insana ait ve insandan yana verilmiş. Hayatı doludizgin yaşarken, hiç ölmeyecek gibi dağılıp, sere serpe olmuşken geliyor gelmesi gerekenler.

İnsan yaşarken hiç ölmeyecek gibi kaptırıveriyor dünya telaşına, koşup koşturmalarla geçip gidiyor. Böylesi cazibeli, çekici, insanın yaratılış sırrını unutturmak için oldukça etkili dünya. Çarşısıyla, pazarıyla, reklamlarıyla, bitip tükenmez iştahıyla insan hiçbir maddenin doyumunu yaşayamadan bir başkasına doğru yönelmeyi sürdürüyor. Evlerden, arabalardan, çoluk çocuklardan, bağlar ve bahçelerden, yazlık ve kışlıklardan, eğlencelerden bir an olsun doydum yeter artık demiyor, diyemiyor. Oysa insana verilmiş olan dünya müddeti sayılı, nefes sayılı, yiyebildiğin yiyecekler sayılı, içebildiklerinden gayrısı yok. Oysa biriktirdiklerinin hesabı çok.

İnsan yaşarken yalana dolana, hakkı olmayana, alın teriyle kazanılmayana, helal olmayana sapıyor. Çaldıkça daha çok çalmaya, içtikçe daha fazla içmeye, sapıttıkça sapıklıklar yapmaya, mazlumu, mahzunu unutmaya, eğlenceden eğlenceye akıp gitmeye yollar buluyor. Açlıktan ölüyor insanlar. Doymak bilmeyenler oyun üzerine oyun kurmaktan, tuzak üzerine tuzaklar döşemekten, şeytana pabucunu ters giydirir bu adamlar dedirtmekten ne var ki geri durmuyorlar. Oysa saatin zembereği ansızın kopuyor. Arşın ve arzın titreyişi sürüyor. Bir salıncak gibi sallanıyor yeryüzü. Fırtınalardan, yangınlardan, hortumlardan, depremlerden geçitler yaşıyor insanlık ve çaresizce yaşıyoruz.

Baharı yaşar gibi yaşayalım gel seninle/Bırakma ellerimi canım babam/Uyku tutmuyor bu aralar beni

Çaresizce sıçrıyorum şu yattığım divanda/Üstüme üstüme düşüyor şu binalar, şu duvarlar/Simsiyah bir gece kaplıyor içimi canım babam/Sakın bırakma benim ellerimi/Uyuyor uyanıyorum, çığlık çığlığa sesler duyuyorum/Kimse var mı, kimse var mı, sesimi duyan var mı?/Bir sessizlik çöküyor buz gibi simsiyah, içim üşüyor /Mahkûmiyet olmalı şu mezar evler/Ufalanmış bir kâğıt gibi şu gök delenden eser yok/Unu ufak olmuş, kıyamet kopmuş, viran haneler/Körpe kuzular, gencecik kızlar, delikanlılar/Dayanmaz bu yürek, kopmuş eller ve ayaklar/Babam, canım babam bahar günlerdeki gibi bırakma ellerimi

İstanbul’dan 30 Ocak 2023 sabah uçağıyla Sabiha Gökçenden Adana’ya gelmiştik Ayşe hanımla birlikte. Niyetimiz bir hafta on gün kadar Adana’da kalıp eş ve dostlarımızla hasret giderip Ankara’ya dönmekti. Şubat sonu Gençlik ve Spor Bakanlığı KYK’nın “Kış Kampı” nedeniyle Mersin Üniversitesinde Türkiye’nin Güzel Sanatlar Fakültelerinden seçkin kalabalık gençlik gurubuna “Edebiyat ve Sanat” eksenli konferansımızı vermiştik. Kız Kardeşim Sultan-Ahmet Ekiz’lerde birkaç gün, Firdevs-İsmail İbooğlun’da bir iki, İsmail ve Abdussamet Canbaz’da bir iki gün kalmayı düşünmüştük. Mersin’e kıymetli kardeşim, dostum Murat Onaran’la birlikte gidip geri dönmüştük. Oysa bütün gecelerimiz gibi bu gecenin de diğerlerinden bir farkı yoktu. 6 Şubat 04.17 sularında uykularımız bölünmüş arz sallanmaya başlamıştı. Marmara Depremini ailece İstanbul’da yaşamış olsak da Kahramanmaraş Merkezli üst üste yaşadığımız insanlık tarihinin en acı, en ağır, en yıkıcı Akdeniz Havzasını boydan boya etkileyen bu depremin etkisi anlatılır gibi değildir. Yalnızca 13.5 milyon insanımızı etkilediği doğru olmakla birlikte bütün bir Türkiye’nin etkilendiğini İstanbul’a döndüğümde daha fazla farkına varmıştım.

Sarsılarak, ürpererek bölünmüştü uykular. İçimizin, ruhumuzun elbisesi sehere ramak kala bir vakitte paramparça olmuş, savrulmuştuk evlerimizden. Gün kıyametti olsa olsa. Kimin kimseye söz söyleyebilecek, ellerinden tutabilecek bir mecalinin kalmadığı bu anda, bir başınıza hesap günündeymiş hissiyle darmadağın olmuştuk. Depremin süren saniyeleri bir türlü bitmek bilmiyor, uzadıkça çıldıracak bir haletiruhiyenin vücudumuzu kapladığını an be an yaşamıştık. İnsanın nutku tutulur mu? Kelimelerin boğazınızda düğümlendiği olur mu? Yutkundukça bir tek kelimeyi ifade edememenin yıpratıcı, öldürücü saniyeleri ömrünüzün tamamını gözlerinizden bir filim gibi geçirttiğini ancak yaşayanların anlayabileceği bir durumdur. Ansızın geliyor gelmesi gereken, hazırlıksız olduğunuzu düşünüyorsunuz belki de. Oysa hayat böylesi bir şeydir diye hemen her gün lafın arasında gelişi güzel söyleyip duruyordunuz ya, hiç de öyle olmadığını idrak ediyorsunuz sarsılırken. Bir beşik gibi oradan oraya un ufak olduğunuzu an be an savrulurken geliyor gelmesi gereken. Korkunç bir sesle, çözülmeyen bir uğultuyla kulak zarlarınız yerinden oynuyor. Her şey anlamsızlaşıveriyor. Malınız, mülkünüz, arabanız, çoluk ve çocuklarınız, evleriniz, konaklarınız anlamsızlaşıyor. Ne makamın ne cazibenin ne güzelliğin, ne çocukluğun, ne gençliğin, ne bitmeyen aşkların, hikâyelerin, düğünlerin, mektupların bir anlamı kalmıyor. An geliyor yalnızca sığınıyorsunuz. Yalnızlığınızın idrakiyle Rabbinizden başka kimsenizin olmadığını kavrıyorsunuz. Bildiğiniz bütün dualar kurtuluş reçeteleriniz oluyor. Namazınız, niyazınız, zikriniz, fikriniz gelip önünüzde bağdaş kuruyor. Anlıyorsunuz ki kulluktan gayrısının böylesi bir kıyamet sahnesinde hiçbir katkısı, torpili, kayırması yok.

Sabah namazını kılıyorsunuz son namazınızı kılıyor gibi. Ellerinizi gözleriniz yaşlarla dolu olduğu halde, kalbiniz ürpererek, diliniz titreyerek büyükçe açıyor, yakarıyorsunuz. Senden başka sığınağımız, sahibimiz yok diyorsunuz. Allah’ım bizleri affet, senden başka sığınacak, senden başka koruyacak, senden başka merhamet edecek, senden başka yedirip içirecek, senden başka kurtaracak kimsemiz yok diyorsunuz. Bu ve benzeri dualar dilinizden dökülüyor. Saatler geçmek bilmiyor. Haberler içinizi titretiyor. Şiddetinin 7.7 olmasının ötesinde bir depremin gücünü kavradıkça içinize çekiliyorsunuz. Susmanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorsunuz. Sözlerin hiçbir anlamının kalmadığını kavrıyorsunuz. Gayriihtiyari olarak Ahmet Ekiz’in “Ey deprem dur artık” dediğini öğreniyorsunuz. Bu ifade aklınızın bir yerinde, kalbinizin bir köşesine gelip yerleşiyor.

Asrın, tarihin felaketi, Müslüman coğrafyanın dünyayla imtihanı, maddenin hükümranlığının altüst olduğu bir zaman diliminde yaşamaya başlıyorsunuz. Gördüğünüz, baktığınız, dokunduğunuz her şeyin inim inim inlediğini ruhunuzda hissediyorsunuz. Diller sussa da bakışlar en etkili konuşmalarını yapıyor. Yerle bir olmuş şehirler görüyorsunuz baktığınız her yerde. Ne yana dönseniz paramparça olmuş bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Ömür boyu biriktirdiğiniz, çilelerle elde ettiğiniz evleriniz, arabalarınız, hanım, çocuklar, nineler, dedeler dahası ailenin bütün üyelerinin, aile apartmanlarının yerinde yalnız kâğıt gibi buruşturulup bir kenara atılmış yığınları görüyorsunuz. Devletin, kuruluşların yarım saat gibi kısa bir sürede meydana indiğini görüyor her bir can için umutlanıyorsunuz. Günler boyu, yıkılmış apartmanların çevresinde sessizce içten içe ağlayan, kimse yok mu, kimse yok mu bağrışlarını duydukça sessizliğe gömülüyor, dayanılmaz dondurucu soğuk, yağmur ve kar altında bekleyişlerin umudu içinde barındırdığını hissediyorsunuz.

Oysa dün gece evlerinde, yarına dair umutlarla, heyecanlı hülyalarla çaylarını içmiş, filmlerini izlemiş, meselelerini tartışıp iyi geceler, tatlı rüyalar diyerek yataklarına girmişti her insan gibi. Bu sabah itibariyle ne biriktirdikleri ne çileleri, ne hülyaları ne de bir planları kalmıştı. Ortalık toz duman olmuş kıyameti yaşamışlardı. Kıyamet dediğimiz şey tamı tamına işte bu diyebilir miydik? Yerle bir olmuş görkemli yapıların yok olduğu yığıntıların başında işçi arılar gibi çalışan, ara vermeksizin, yemek yemeden, bir şey içmeden sanki soluksuz, fasılasız çalışan bu insanları gördükçe merhametin, bir canın ne kadar kıymetli ve aziz olduğunu bir kez daha mı idrak ediyorduk? Günlerce sabahlara kadar dondurucu buz gibi gecelerden geçiyor, her çıkan bir cana bir yakınımızı bulmuş gibi seviniyor muyduk? Milletimizin seferber olduğunu elbette görüyorduk. Çadırlar kurulmuş, ihtiyaçların giderilmesi için sıcak çayların, çorbaların, battaniyelerin dağıtıldığını da elbette görüyorduk. Dondurucu geceyi aydınlatan ateş öbekleri yakılmış başlarından ayrılmayan yakınların, şehirlilerin, köylülerin her bir insanın sessizliğinin anlamını çözebiliyor muyduk? Dün gece fabrikaları, işçileri, evleri, konakları, atları, arabaları, zengin mi zengin birikimleri olanların gece kıyafetiyle yığınların altından kurtulabilmişse çaresizce gözyaşlarının kuruduğunu görebiliyor muyduk? Maddenin, paranın, zenginliğin, hırsın, kıskançlığın, hasetliğin, küslüğün, yakışıklılığın, güzelliğin, allanıp pullanmanın anlamsızlaştığını mı yaşıyorduk? Kulluk dediğimiz nasıl bir şeydi?

Bakınız İnşaat Mühendisi kıymetli dostum ve kardeşim Çalışma Bakanlığı İş Müfettişlerinden Ahmet Ekiz Beyefendi şöyle ifade ediyor: “Her işin bir başı, her nesnenin, her halin bir esası ve yapının da bir temeli vardır.  İnşaatında temelleri vardır.  Münferit, Mütemadi, Radye, Kazık temeller gibi, dünyada öyle değil mi temeli sağlam dağlar üzerine konulmuş. İşte böyle bir dünyada yaşarken bir gece, tutup sallayıverdi bir taraflara savurdu bizleri. 1998 ve 1999 depremlerinde de TV. Radyodan ve diğer haber kanallarından depremle ilgili haberleri. 6 Şubat sonrası da dinledik ve hala dinliyoruz. Evet, inşaat diliyle dinlediklerimizden veya duyduklarımızdan bir kez daha bahsedilmesi gerekirse; Temel esas dedik ya, temeli sağlam olmalı, yani zemin etüdü iyi yapılmalı, temel zemini iyice incelenmeli, temel malzemeleri; demiri, betonu, işçiliği projeye uygun olmalı ve işin amelenin başında mutlaka durulmalıdır.

Kalıp ölçüleri projeye uygun ve işçiliği iyi olmalı, pas payı mutlaka bırakılmalı, yani beton döküldükten sonra içerisindeki demir nem almamalı, öyle ya “insanı gam, duvarı nem çürütür” derler.

Beton iyi sulanmalı, ağaç gibi, toprak gibi, susuzluktan yanmamalı, ciğeri kavrulmamalı, demir, etriye ve bilyeleri projesine uygun şekilde birbirine iyi bağlanmalı, birbirine kenetlenmeli. Tıpkı duvarın tuğlaları gibi, zayıf halkası bulunmamalıdır. Bir gün zayıf halkalardan kopar da biri koparıverir hayattan, dünyadan bizi.  İnsan neler yaşamadı ki, neleri görmedi, hangi zorluğu, hangi afata ve hangi güçlüğe dayanmadı? Böyle yaşanıyordu hayat ve böyle gidiyordu dünya daha düne kadar. Ama bu öyle bir durum değildi, söylendiği gibi, duyulduğu gibi hiç değildi. Gece ansızın geliveren, önce mavi, sonra sarı ve mor ışıklarla geceyi aralayan ve sonra zifiri bir karanlığa götüren bir gece. Hani sabah uygusuydu ya, uyanınca açılınca pencere seherin aydınlığı nerede? Nerede güneşin ışıltıları? Nerede anam, babam, çocuklarım, kardeşlerim? Nerede bu insanlar, kimseler görünmüyor, kimseden bir ses gelmiyor?

14 katlı binanın önünde birkaç gece ateşin başında bekleyenlerdendik. Kayıplarımız vardı. Ne telefonlar çekiyor, ne doğalgazlar çalışıyor, ne alış verişler yapılabiliyordu. Her yer buzdan duvara dönüşmüştü.  Ulaşamadığınız, sesini duyamadığınız her yakınınız içinizde bir kıyametti. Elbette kız kardeşlerimiz, yeğenlerimiz, yaşlılarımız, gençlerimiz vardı. Maddenin, zenginliğin, makamın, torpilin, kayırmanın hiçbir işe yaramadığını mı görüyordunuz? Dostlarımız, Şairlerimiz, Yazarlarımız, Belediye Başkanlarımız, Kaymakamlarımız, Valilerimiz, Milletvekillerimiz, Bakanlarımız vardı ve hiçbirine ulaşamamanın dayanılmazlığını yaşadığınızda mı anlayabiliyordunuz? Acizliğinizi, güçsüzlüğünüzü, hiçliğinizi mi hissediyordunuz? İşte dünya böylesine bir hiçlikti, kaybedilmişlikti. Geride yalnızca kulluğunuz, ibadetleriniz, zikriniz mi kalmıştı? Elbette Devletimiz meydandaydı, teşekküllerimiz harıl harıl çalışıyordu. Milletimiz, şehirlerimiz seferberlik haline dönüşmüş ellerinden gelen bütün yardımları gözünü kırpmadan, aklına bir şey getirmeden elinden geleni yapıyordu. Kuşkumuz yok ki bir yıl içinde şehirlerimiz yeniden yapılabilir, konaklarımıza, yeniden geçilebilir, yeniden çarşılarda, pazarlarda gezebilirdik gezmesine de gidenlerin geri dönme şansı yoktu. Onlar şehitler diyarına uçup gitmişlerdi. Geride kalan bizler, dünyanın içindeydik, yine yükünü mü taşıyacaktık? “Dünyanın içine gir amma dünya senin içine girmesin demişti” bir büyüğümüz. Bunu nasıl sağlayabilecektik? Evsiz kalınca, toprakla yeniden mi buluşmuştuk? Toprak ana dediğimiz gerçek hamurumuz muydu? Ondan kopuşumuzun dayanılmazlığı, hasreti yeniden yurdumuza, özümüze mi döndürtmüştü? Gaflet içinde, dünya telaşından camilere girmemiş, ezanları kulaklarımız duymamış, Cuma namazlarına bile gitmemiştik. 14 katlı binanın hemen yanı başında sayılan caminin içi evsiz, barksız kalanlarla dolup taşmış gecenin saat yirmi üçünde sığınacak başka bir diyar kalmamıştı.

Uzun yıllardır yazıp durduğum günlüklerime 6 Şubattan itibaren de notlar düşmüştüm. O günlerde neler yazdığımı notları gözden geçirirken fark edebilmiştim. Benim gibi notlar düşenler yok değildi elbette. İşte onlardan biri şöyleydi:

“Adına “yuvam” dediğim yer beni yutunca ilk hissettiğim şey buruk bir şaşkınlıktı. Yuvam aç bir canavara dönüştü ve üzerime çullandı. Bir annenin karnındaki bebeğe karşı hissettiği öfkeyi hayal et. Toprağın bile yuvamdan daha güvenli olduğunu düşündüm. Toprağın yuvam olduğunu anladım. Beni unutma ne olur. Yuvasına gömülmüş bir can, annesinin kederine kavuşmuş bir dünya yetimiyim. Beni arada bir de olsa hatırla. Yaşadım ve bir yuvam olsun diye çok çırpındım. Şimdi orada yokum. Orası da yok zaten. Toprak kokuyor hayallerim şimdi. Beni unutma ne olur! Ayaklarım üşüyor.

Hepimizin içini yakan, özellikle biz kadınların hemen annelik bağı kurup, acısının ateşiyle kalbimizi tutuşturan bu depremzede kadının yıkıntılar arasında tek başına yaşadığı sessiz çığlığına bakınca onun şöyle dediğini duyuyorum: “Ah bu coğrafya bizim kaderimizdir! Bizim yurt kurduğumuz güzel Anadolu maalesef deprem kuşağındadır. Bu sebepten depremlerde ölen hep biziz!” O bunları derken şimdi üzüntüden unutmuş olmalı, hâlbuki enkazın altında kurtarılmayı bekleyen jeolog kardeşi ona sık sık şöyle demiştir: “Ablam, canım Ablam, coğrafya kader falan değildir. Bak, bizim buralara göçmeden önceki, eski komşumuz Japonlar’ın yurdu Anadolu’dan çok daha tehlikeli bir coğrafyadadır. Biliyor musun ki, Japonya yanardağ üzerine kurulmuş, Pasifik Deprem Kuşağı’ndadır? Yeryüzündeki depremlerin neredeyse yüzde 80’i orada meydana gelir ama onlar bizim gibi depremlerde biner biner ölmez Ablam. Geçen yıl 7.3 büyüklüğündeki depremde sadece 4 kişi hayatını kaybetti. Çünkü Japonlar inşaat dâhil hiçbir malzemeden çalıp, canlarını çürük binalara emanet etmezler. Elbette insan, tabiatı tamamen kontrol edemez Ablam. Ama Allah insana akıl ve vicdan vermiş! Eğer bir gün ben de depremde ölürsem, sakın unutma biz de akıl ve vicdanı Japonlar gibi kullanmayı öğrenince hayat ve adalet bizim de kaderimiz olacaktır, canım Ablam!

Ölümü sık sık hatırlayın” emrini tekrar ediyorum. Hz. Ömer’in kendisine ölümü hatırlatması için bir âdemoğlu tuttuğunu ve her gün kendisine “ölüm var ya Ömer” demesini tembih etmiş. Epey bir zaman sonra sakallarına, saçlarına aklar düşünce adamcağızı çağırıp; “artık görevin bitti. Çünkü saçlarıma, sakallarıma baktıkça gördüğüm ak saçlar ölümü bana her baktığımda hatırlatıyor” demiş. Bir kölenin Roma İmparatorunun kulağına eğilerek aynı sözcükleri tekrar ettiğini kayıtlarda rastlıyoruz; “Memento Mori=Öleceğini asla unutma” sözü kulaklarımda yankılanıp duruyor.

Kendime ait iki günceyle bitiriyorum:

10 Şubat 2023 – Adana- Düziçi’nde saat 10.30’da Yeğenim Zeynep’in beyi Hafız Sami Demir’in cenaze namazını kıldık. Şehidimizin defin işlemlerini yapıp Adana’da Cuma namazını eda ettik. Çarşamba ve perşembe günü Osmaniye’de Halime, Zeynep ve Kübra’yı görebildik şükürler olsun. Ahmet Ekiz kardeşim sağ olsun birlikte gidip döndük. Bölgede nice canlar şehadete yürürken binlercesi yaralı olarak kurtarıldı. Tedavileri bulundukları şehirden başlamak üzere civar şehirler ve İstanbul’a kadar uzandı. Binlerce can, birkaç saniyede-dakikada içinde on katlı, yirmi katlı, çok katlı binaların yıkılmasıyla yığınların arasında kalıp gittiler gitmeleri gereken diyarlara.

Soğuk hava daha da soğudu/Üşüdü şehirlerimiz/On beş günlük bebekler kurtulurken

Delikanlılar yağız atlara binip şehadete yürüdüler/Dolup taştı hastaneler

Sessiz ağıtlar nehirleşerek akmayı sürdürdü/Canlar geçti cananından

Kurtulan her can sevince ve Tekbire dönüştü/Her can için sessizce ağlandı/Hıçkırıklar düğümlendi boğazımızda /Her kurtuluş dönüşüverdi dualara, sevinçlere

11 Şubat 2023 – Adana

Bir yanda acı/Bir yanda buruk sevinç/Sesimizi duyuver Allah’ım/Yarımız gitti, yarımız gitti yarımız/Cana can olan evladı ıyalimiz gitti/Sen bizi bırakma Allah’ım

Kıymetli dostlarım Saim Oral, Mahmut Yıldırım, Ferman Karaçam ve Mehmet Sandıkçı İstanbul’dan aradılar konuşamadık. Kelimeler düğümlendi ve ağlaştık. Yüreklerimizi yakan bu büyük felaketin ardından halkımız deprem bölgesini yalnız bırakmadı. İnsanlarımız bütün imkânları ile viran olmuş şehirlerimize koştu. Devletimiz ve sivil toplum örgütlerimiz hızla yaraları sarmaya, ne gerekiyorsa onu yapmaya başladılar.

Diyanet Vakfı görevlilerinden bir Hoca Efendi Hatay’da tanık olduğu bir babadan şöyle bahsediyor: “Depremde 6 yaşındaki evladını kaybeden babanın yazısıdır. Allah rahmet eylesin Ahmet’imizi Allah yarattı bize satmadı, hediye de etmedi, bir süreliğine emanet etti. Biz süreyi bilmeyince hep elimizde kalacak vehmettik ama süre bu kadar imiş. Elhasıl bugün sahibi emanetini almayı irade etmiş. Başkası alacak olsa itiraz ederdim ama sahibi isteyince ne diyeyim? Kendime ait bir mülkü yabancı birisi almaya çalışsa direnirdim ama el değil, sahibi isteyince ne denir? Rabbim bize bir gül emanet edip 6 sene koklattı. 6 senenin her anı için binlerce şükür borçluyum…

Teslimiyet içinde birbirinin eli, gözü, kulağı olmaya yöneldi 85 milyon Türkiye. Devlet, millet el ele, gönül gönüle kilitlendi. “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” sözü hayata geçti. 4-5 yaşlarında kurtarılan evladımız “Zilzal” süresinde zikredilen “ne oldu bize ne oluyor bize” ayetini hatırlattı. Felaketler, yardım duygusuna yöneltti insanımızı. Devletlerin düşmanlığı yardım için sefere dönüştü.

Rabbimiz sensin, bizi affeyle. Bizlere feraset, basiret lütfeyle. İdrak edebilmeyi, sırat üzere yürüyebilmeyi nasip eyle. Ansızın çıkıp gelen felaketlerden, ölümlerden bizleri emin eyle. Âmin velhamdülillahi rabbil âlemin.

3 Nisan 2023 – İstanbul

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Muavenet / Şeref Akbaba
Büyük Acılar Dilsiz ve Sessizdir… / Ay Vakti
6 Şubat 2023 / Ali Yaşar Bolat
Yüzler / Şakir Kurtulmuş
6 Şubat 2023 Saat 4: 17 / Suat Tekin
Tümünü Göster