Çiçekler ve Rezm   

Kültürümüzde çiçeklerin asırlardan beri önemli bir yeri olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Dede Korkut Kitabı’ndan son dönem şükûfenâmelerine kadar, çiçeklerin tedavi amaçlı kullanımından gıda malzemesine, elbise üzerindeki işlemelerden güzel sanatlara kadar maddi manevi birçok yönü üzerinde durulmuştur. Kimi zaman Lâle Devri gibi önemli bir döneme ismini verecek kadar etkili olan çiçekler, “lâle, nergis, nilüfer, süsenber, gülderen, gülşen, gülizar, gonca vb. nice türevleriyle çocuklarımıza isim olmuştur. Beyaz gülün masumiyeti, kırmızı gülün aşkı, sarı karanfilin hüznü, menekşenin alçak gönüllülüğü ifade ettiğini kabullenmişizdir. Hatta çiçeklere yüklediğimiz anlamlar o kadar derinleşmiştir ki lâle ile Hz. Allah’ı, gül ile Hz. Muhammed’i özdeşleştirmişizdir.
Rezm kelimesi Farsça olup “kavga, savaş, cenk, muharebe, vuruşma vb.” anlamlara sahip bir kelimedir. Bu kelimenin en büyük çağrışımı “kan”dır. Çiçek veya özelde gül denildiğinde akıllara genellikle hoş, nahif, güzel manalar gelmektedir. Peki, sevgi anlamları barındıran çiçek isimlerinin savaşlarla veya savaş aletleriyle birlikte kullanımına aşina mıyız? Tabii ki değiliz. Fakat tarihin tozlu sayfalarında bunun ilginç örnekleri görülmektedir. Söz gelimi İngiltere’deki köklü ailelerden biri olan York Hanedanı’nın simgesi beyaz gül; Lancaster Hanedanı’nın simgesi ise kırmızı güldür. Bu iki hanedan 1455-1485 yılları arasında –ülkedeki bir iç savaş niteliğinde- bir çatışma yaşamıştır ve bu savaş tarihe “Güller Savaşı (the War of the Roses)” olarak geçmiştir. III. Selim’in kurduğu Nizam-ı Cedit isimli yeni ordu yapılanmasında rütbeleri gösteren işaretlere de gül ismi verilmiştir.
Klasik Türk şiiri 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar binlerce şair yetiştirmiş önemli bir edebî oluşumdur. Bu çerçevede şiirler kaleme alan şairler, tabiattaki varlıkları zihin süzgeçlerinden geçirip edebî sanatlar ile yoğurarak eşine az rastlanır güzellikte mısralar, beyitler, gazeller ortaya koymuşlardır. Aslında asker/ordu bir millet olduğumuz için savaşlardan pek uzak kalamamışızdır. Padişahın maiyetinde bulunup onunla birlikte savaşa giden şairler savaş meydanlarını dikkatle gözlemlemişlerdir. Bu şairler içinde –Şehzade Mustafa’nın muhibbi Taşlıcalı Yahya gibi- asker olanlar da mevcuttur. Dolayısıyla en nahif anlama sahip olan “gül” bile kimi zaman bir “kan gölü”, kimi zaman bir “kalkan” anlamı kazanıvermektedir. Gül, çiçeklerin “sultan”ı olarak kabul edildiği için diğer çiçekler de kimi zaman çeşitli görevlerdeki “asker”ler kimi zaman ise “düşman” konumunu kazanmaktadır. Çiçeklerin savaş aletlerine benzetilmesini ve kavgalarını klasik Türk şiirindeki kullanımlarla örneklendirelim.
Kılıcın imalatı sırasında çeliğin sertleşmesi için su verilir. Hatta “çifte su verilmiş” kılıçların keskinliği ve sağlamlığı meşhurdur. 16. yy. şairlerinden Bâkî, bu olaya telmihte bulunur. Düşmanı değersiz çer-çöp olarak görür ve “nasıl ki yağmurlar yeryüzündeki çöpleri temizlerse senin kılıcının suyu da çöp gibi değersiz olan düşmanları silip süpürsün” diyerek hükümdara seslenir. Bir savaş meydanında kılıçtan damlayan suyun “kan” olduğu da unutulmamalıdır. Peki bu açıklamada çiçekler nerede? Açıkladığımız kısım beytin ilk mısraı idi. İkinci mısrada Bâkî, “düşmanın kanı yeryüzünü gülistana çevirsin” diyerek bizlerin hayranlıkla baktığı kıpkırmızı gülbahçesini zihinlerimizde, bir anda düşmanların kanıyla dolu bir “kan gölü”ne çevirmiştir. Buyurun, sizleri beytin çeviri yazısıyla tanıştırayım:
Cihânun hâr u hâşâkin götürsün âb-ı şemşîrün
Gülistân eylesün rûy-ı zemîni düşmenün kanı

Bâkî bir diğer beytinde şekli itibariyle kılıca benzeyen “süsen”den ve yan yana duran ve öne doğru eğilmiş bir baş gibi görünen “menekşe”den bahseder. Onun hayaline göre çiçeklerin sultanı olan gül menekşeyi esir almıştır ve kaçmaması için elinde kılıçlarla süseni başına dikmiştir. Aynı dönemde yaşayan Hayâlî, savaşçının kılıcından akan kanı, bir nehirden kırmızı gül yapraklarının akmasıyla özdeşleştirir. Mesîhî, karşısındaki kişinin canını acıtmak için gülün dikenli dallarını bir ok, goncayı ise okun ucundaki “peykan” adı verilen, okun acı verici tesirini artıran nesneye benzetmiştir. Aynı şairin başka bir beytinde gülleri, âh “ok”larına karşı tutulmuş “kalkan”lara benzettiği de görülür.

  1. yy. şairlerinden meşhur Harnâme’nin yazarı olan Şeyhi, “gonca”yı duruşu ve rengi nedeniyle içi kan dolu bir kadehe benzetir. Hatta bundan etkilenen “erguvan”ın da kendini kanlara boyadığını söyler. Bilindiği üzere bu iki çiçek de kırmızı renge sahiptir ve şarabın kırmızılığı, kanın kırmızılığı ile beyit kıpkırmızı bir hal almıştır. Klasik şairlerimizin bir diğeri Nâşid, “gül”ün dikenini keskin bir süngüye benzetir ve gülün dikene karşı göğüs gerdiğini/karşı durduğunu gören “lâle”nin bundan etkilenerek kalbine “hançer” ile yara açtığı hayalini kurar.
    Günümüzde kimi eğlence mekânlarına eşsiz girmek yasaktır. Bu yasak “damsız girilmez!” cümlesiyle bilinmektedir. Aşağıya alacağımız beyitte Helâkî sanki kendi döneminde de böyle bir uygulamanın varlığına farklı bir hayalle telmihte bulunur gibidir. O, yanında sevgilisi olmadan gül bahçesine gitmiştir fakat yalnız gittiği için kapıdaki “süsen” kılıcını çekmiş “çemen” ise sorgulamaya başlamıştır:
    Dil uzadur çemen sûsen çeker tîğ
    Varursam gülşene ey serv sensüz

Şiirlerde gül ile “sümbül”ün kavga ettiğini görmek de mümkündür. 17. yy. şairlerinden Sâbit, gülün herkesin kendisine sığınan bir reis olduğunu, sümbülün onunla başa çıkmasının mümkün olmadığını söylemiştir. Zâtî, gül padişahını eğlendiren palyaçonun “yasemin” olduğunu söyler. Meâlî ise “gelincik çeiçeği”nin, gül sultanına asker, “zerrinkadeh”in ise yeniçeri olduğunu tasavvur etmiştir.

Kendi çiçek olmasa da onlardan hiç ayrılmayan fakat zaman zaman çiçeklerle kavga eden biri daha vardır: Şebnem/Jâle! Gelibolulu Âlî, gül bahçesinde jâlelerin yok yere goncaya iftira attıklarını bu yüzden goncanın jâleler tarafından taşlandığını söylemiştir. İftara da şudur: Gonca sevgilinin dudağına meyletmiştir! Şair, genellikle sabahları çiçeklerin üzerinde oluşan jaleleri rengi ve şekli yönüyle taşa benzetmiştir:
La’lüne öykündi diyü taşladılar goncayı
Jâleler gülşende itdi yok yire bühtân ana

Gül denildiğinde akla gelen baskın renk kırmızıdır, sonra ise pembe gelir. Beyaz gül olumsuz çağrışımları nedeniyle pek düşünülmez fakat klasik şairlerimiz düşünmüş ve şiirlerinde yer vermiştir. Kadın şairlerimizden biri olan Mihrî Hatun, ölen bir kişinin tabutunu “servi” ağacına benzetmiş kefeninin de gülden olduğunu söylemiştir. Şaire, gülün rengini anmasa da kırmızı veya pembe kefen olmayacağına göre rengin beyaz olduğu anlaşılmaktadır. Peki kefen kanlıysa? O zaman kefenin kırmızı gül veya goncaya teşbih edildiği de görülmüştür. Nev’î, gam dikenleri nedeniyle ölmüş olan bülbülün kefeninin kanlı kanlı ve kat kat sarılmış bir gonca olduğunu belirtir.
Çiçeklerin; savaş ve savaş aletleriyle, kan ve çağrışımlarıyla ilgili kullanım örneklerini çoğaltmak mümkündür. Biz bu kısa yazımızda şairlerin hayallerinde oluşan “gülşen”in “şen” olmayan tarafını da göstermek istedik. Umarım gözlerimiz ve zihinlerimiz çiçeklerin hep güzel çağrışımlarıyla donanır.
Dost bahçesinin gülleri
Koka geldi koka gider…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BİR-İKİ ERZURUM –II- / Şeref Akbaba
Kutlu Telaş / Mehmet Aksu
Aşkın Gölgesinde Dile Gelenler / İsmail Bingöl
Aforizmalar / Naz
Perde ve Hakikat : Sinema Felsefesi / Abdullah Ömer Yavuz
Tümünü Göster