Gel Berü Ey Aşk Oduna Yanıcı

Aşk teması, edebiyatımızın neredeyse en temel konusudur. İster hakiki manada olsun ister mecazi, her durumda âşık ile sevgili arasındaki en güçlü bağı oluşturur ve vuslatın en kestirme yoludur. Sarmaşık anlamındaki ışk sözcüğünden gelen aşk, hemen her şiire konuk ve herkesin diline pelesenk olmakla birlikte tanımı oldukça güç bir kavramdır. Çünkü, o yaşanan fakat söze sığmayan bir duygudur. Şairin Yâr deyince kalem elden düşüyor/ Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor/ Lambada titreyen alev üşüyor/ Aşk kâğıda yazılmıyor mihriban demesi ve şarkının Bana aşkı soruyorsun/ Aşk yaşanır anlatılmaz/ Bunu sen de biliyorsun/ Aşk yaşanır anlatılmaz dizelerini terennüm etmesi bundandır. Ancak yine de onu kelimelere sığdırmaya çalışanlar olmuştur. Söz gelimi, “Gülü dikeniyle birlikte avuçlamak ama kanayan parmakların hesabını gülden sormamak” şeklinde bir tariften söz edilebilir. Ancak aşkın tanımı denince Eşrefoğlu Rûmî’yi (öl. 1470) anmadan geçmek olmaz. Şöyle söyler sûfi şair:
Cihânı hiçe satmakdır adı aşk
Döküp varlığı gitmekdir adı aşk
Elinde sükkeri ayruğa sunup
Ağuyu kendü yutmakdır adı aşk
Belâ yağmur gibi gökden yağarsa
Başını ona tutmakdır adı aşk
Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Ona kendini atmakdır adı aşk.
Peki herkes aşkın bu derin manasını bilmekte midir? Herkesin aşktan anladığı aynı şey midir? Makbul olan aşk hangisidir? Yahya Kemal (öl. 1958), “Fuzûlî kimi sevdiğini, sevdiğinden ne istediğini, sevdiği sorsa ne söyleyeceğini bilmez. Nedim durup dinlenmeksizin laubalî bir meşreple sever. Galib Dede aşkı öyle bir cezbede duyar ki gözler kamaşır” derken Muallim Nâci (öl. 1893), “Aşk, insan için hem hâdi hem mudildir. Fakat mazhar-ı hidâyet olanlar dalâlette kalanlara nispetle müşârun bi’l-enâmildir” ifadesini kullanır. Mevlânâ (öl. 1273), “Bir bülbülün gül yaprakları arasında gizlenerek hazin hazin ötmesi aşkın eseri olduğu gibi, merkebin tozlarda yuvarlanarak acı acı anırması da aşkın eseridir. Bir ârifin halvet-hânesinde mest-i cemâl ile tatlı tatlı ağlaması aşkın eseri olduğu gibi, zil zurna sarhoşun fuhuşhâne kapısında nâralar atması da aşkın eseridir. Ancak birinciler hezârî, ikinciler hımârî aşktır” der. Anlaşılıyor ki aşk kaçınılmaz bir duygudur, ancak her mahlûkun aşkı istidadına göredir. Herkesin aşktan anladığı şey aynı olmadığı gibi, her aşk makbul değildir. Hezârî aşk, âşığın değerine değer katarken hımârî aşk, sahibini alçaltır. Birincisi güzellik ateşini yakarak hayra götürürken ikincisi nice ocaklar söndürerek şerre batırır. Cemal Sâfi (öl. 2018), meşhur şiirinde aşkın dilinden bunları söyler:
İlâhimle Mevlânâ’yı döndürdüm
Yunusumla öfkeleri dindirdim
Günahımla çok ocaklar söndürdüm
Mevlâ’danım hayır benim şer benim.
Aşk bahsi malum olduğu üzere derindir. Onu yazmaya ne sayfalar yeter ne de kalem tahammül edebilir. Bu yüzden kalem atını sınırlı bir vadiye sürmek gerektir. Bu vesileyle yazımızda Süleyman Çelebi’nin (öl. 1422) mevlidinde aşk temasını ele almaya çalışacağız. Ancak buna geçmeden esere dair kısaca bilgi vermek yerinde olacaktır. Mevlid, 1409 senesinde Fetret Devri’nin sancılarıyla boğuşan toplumun buhrandan kurtuluşuna vesile olması için yazılmış ve bu yüzden Vesîletü’n-necât ismini almıştır. Eserin yazılış hikâyesi şöyledir: Bursa Ulu Cami’de vaaz esnasında, kürsüdeki vaiz “Allah’ın elçileri arasında ayrım yapmayız”( el-Bakara 2/285) ayetini delil göstererek peygamberlerin birbirinden üstün olmadığı ve Hz. Muhammed ile Hz. İsa arasında fark bulunmadığını söyler. Cemaat arasında bulunan bir âlim ise aynı surenin “Biz onların bazılarını bazısından üstün kıldık. Allah, onlardan bazıları ile konuşmuş ve bazılarının derecesini yükseltmiştir” (el-Bakara 2/253) kısmını okuyarak itiraz eder. Bunun üzerine camide bir kargaşa yaşanır ve cemaat arasında bölünmeler olur. Olaya şahit olan cami imamı Süleyman Çelebi, durumdan çok müteessir olur ve Şiir için gözyaşı derler onu bilmem yalnız/ Aczimin giryesidir bence bütün âsârım sırrınca mevlidi kaleme alır. Sade bir dili bulunan eser, baştan sona sehl-i mümtenidir. Tevhid, münacat, âlemin yaratılmasının sebebi, nur-ı Muhammedî’nin yaratılması, velâdet, mucizât-ı nebî, bi‘set-i nebî ve miraç gibi bölümlerden oluşmaktadır.
Aşk teminin ayrıntılı olarak işlendiği bölüm Gel berü ey aşk oduna yanıcı/ Kendüyü ma‘şuka âşık sanıcı mısralarıyla başlayan miraç faslıdır. Çünkü, miraç sadece akılla izah edilemeyen bir aşk hikâyesidir. Faslın hulâsası şöyledir: Bir pazartesi gecesi, o gece Kadir Gecesi’dir, Hz. Peygamber, Ümmü Hânî’nin hanesinde gecelemektedir. Bu sırada, Allah (cc.) şöyle buyurur: “Ey Cebrâil! Cennete var, bir süslü taç bir hulle kemer bir burak al ve habibime ilet. Ona binsin, arşımı seyreylesin ve görsün beni”. Cebrâil, cennete varır ve otlamakta olan sayısız buraklar görür. İçlerinde bir burak ağlamakta ve yemeden içmeden kesilmiş bir hâldedir. Gözyaşları sel olmuş, ciğeri dert ile kanlara boyanmıştır. Cebrâil der ki, “Niçin böyle ağlarsın, dert ile ciğerini dağlarsın? Yoldaşların otlar gezer, ya sen niçin inilersin? Burak der “Ansızın bir ün işittim aklım başımdan gitti, bir türlü kendime gelemedim. Onu Muhammed diye çağırdılar, bir sadâ ki sanki yüreğim delindi. İşte bana ne olduysa o vakit oldu. Ben o ismin sahibine âşık oldum. Onun aşkıyla cennet bana dar gelir, gece gündüz ağlar inlerim. Zahiren cennette dururum ama gerçekte hasret azabı çekerim. Eğer ona kavuşmak mümkün olmazsa bu ten ile canı terk ederim”. Burak’ın Cebrâil’e verdiği cevaba dair bazı beyitler şu şekildedir:
Didi kırk biñ yıl durur kim yâ emîn
Aşkdır baña yemek içmek hemîn
Nâgehân bir ün işitdi kulağım
Gitdi aklım bilmezem solım sağım
Yâ Muhammed diyüben çağırdılar
Bir sadâ birle ki yürekler deler
O zamândan bilmezem ki no’lmuşam
Ol adın ıssına âşık olmuşam
Cenneti başıma aşkı dar ider
Gice gündüz işim âh u zâr ider.
Vedûd isminin yansıması olan aşk maddî varlıklarla teskin edilemez. Sarmaşık gibi kavrayarak insanın ruhunu ele geçirdiğinde artık onu tatmin edecek bir unsur kalmamıştır. Cennet bile olsa. Bu edebiyatımızdaki âşık/rind karakterinin tavrıdır ve örnekleri oldukça fazladır. Ahmed Yesevî’nin (öl. 1166) Âlem barı uçmağ bolsa/ Cümle hûrlar karşı gelse/ Allah menge rûzi kılsa/ Menge sen ok kereksen mısraları ve Yunus’un (öl. 1320) Cennet cennet dedikleri/ Bir köşk ile birkaç hûri/ İsteyene ver onları/ Bana seni gerek seni dizeleri gibi. Hatta şarkının Bana sensiz cennet bile sürgün sayılır terennümü bunun tezahürü olmalıdır. Âşık/rind karakterindeki Burak da sevdiği yanında olmadığı için cennette bile mutlu değildir.
Faslın devamında Cebrâil, aşktan bir nişan taşıyan kimsenin sonunda sevdiğine kavuşacağı haberiyle Burak’ı müjdeler ve onu cenâb-ı Ahmed’e getirir. Bu suretle başlayan miraç yolculuğu geleneksel kabule uygun biçimde devam eder. Sidre’ye gelindiğinde Cebrâil der ki, “Ben bundan öteye kol kanat açmayayım, eğer bir zerre daha ileri geçersem baştan ayağa yanarım”. Bunun üzerine fahr-i cihan efendimiz şöyle der: “Sen makamında dur, bana ezelde aşk oldu delil yanarsam ben yanayım. Allah ile beraber olma vakti benim içindir, ona kurban edeyim baş ile canımı. Aşk yolunda canını sakınan kimsenin cananını görmesi mümkün değildir”. Bu ifadeler, edebiyatımızdaki şem‘ ü pervâne temsilini hatırlatır. Hz. Peygamber adeta pervâne gibi, yanma pahasına sevdiğine koşmaktadır. Onun bu beyandaki sözleri, Süleyman Çelebi’nin dilinde şöyledir:
Didi Cebrâ’il’e ol fahr-i cihân
Pes makâmında dur imdi sen hemân
Çün ezelde bana aşk oldu delîl
Yanar isem yanayım ben ey Halîl
Lî ma‘allâh vakti benimdir hemân
Ona kurbân edeyim baş ile cân
Râh-ı aşkda kim sakınur cânını
Ol kaçan görse gerek cânânını.
Çelebi, miraç bahsinde bize ivazsız garazsız bir aşk modeli sunmaktadır. Bu aşk, hem Burak ile Hz. Peygamber arasında hem Hz. Peygamber ile Allah arasında söz konusudur. Burak’ın fahr-i âlem efendimize duyduğu sevgi klâsik edebiyatımızdaki âşık/rind karakterini hatırlatırken miraç merdiveninde aşkla yürüyen efendimizin Allah’a olan muhabbeti şem‘ ü pervâne temsilindeki pervâneyi çağrıştırmaktadır. Her ikisi ihtirastan arınmış, maddiyattan soyunmuş, sevdiğinin rengine boyanmış olan hezârî aşkın örneğidir. Burak sevdiği için keyfini terk ederken Hz. Peygamber cananı için canından vazgeçer. Çünkü, aşk yolu haz değil çile yoludur, benlik değil hiçlik yoludur. “Âşık canı için cananı değil, cananı için canı sever”. Onun gözü yâri görmek, kulağı yâri duymak, kalbi yâri sevmek, hasılı varlığı yârin varlığına ermek içindir. O bilir ki, yokluk çölüne inmeden varlık bağına girmek mümkün değildir. Sözlerimizi aşk ve ıstırap şairi Fuzûlî’nin (öl. 1556) beyitleriyle tamamlayalım:
Hâsılım yoh ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yoh reh-i ‘aşkında fenâdan gayrı
Ney-i bezm-i gamem ey âh ne bulsañ yile ver
Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı
Perde çek dîdeme hicrân güni ey kanlı yaşım
Ki gözüm görmeye ol mâh-likâdan gayrı.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BİR-İKİ ERZURUM –II- / Şeref Akbaba
Kutlu Telaş / Mehmet Aksu
Aşkın Gölgesinde Dile Gelenler / İsmail Bingöl
Aforizmalar / Naz
Perde ve Hakikat : Sinema Felsefesi / Abdullah Ömer Yavuz
Tümünü Göster