Mahallede Şenlik Var

Bütün misketlerimi kaybettim.
O Mıstık olacak çelimsiz yok mu cin gibi çarptı mahallenin bütün çocuklarını. Mıstık mahalleye geldiğinden beri tadım tuzum kalmadı. Ne misket şampiyonu unvanım kaldı ne de ceplerimde bir avuç misket…
Misketlerimizi aldığı yetmezmiş gibi bir de hava satıyor ‘Benim babam hapiste’ diye. Demesine göre bir seferde tam yedi adamı yere sermiş.
Babama:
“Baba, sen hiç kimseyi yere serdin mi?” diye soruyorum.
Anam hakır hakır gülüyor.
“Oğlum, ne adamı yere sermesi, baban sineğe bile el süremez.” diyor.
Babam bozuluyor sanki anamın böyle söylemesine.
Her neyse.
Yarın maç var. Sonuç belli ya olsun. Bizim takım, daha donunu çekemeyenlerle, sümüğünü silemeyenler takımı. O yüzden herhâl aşağı mahalle ‘sümüklüböcekler’ koymuş bizim takımın adını. Valla yalan yok, adı da cuk diye oturmuş. Bir de aşağı mahalledekileri görseniz. Sulak yerde büyümüş yabani otlar gibi uzamış da uzamışlar. İki çift laf etmek için yüzlerine bakacak olsak ayaklarımızın ucuna basıp boyumuzu yükseltiyor; kafamızı da aha böyle yukarı dikiyoruz.
Yalnız, oğlanların demesine göre yarın Nagehan da maça geliyormuş izlemeye. Bizim hınzırlar “Oğlum kesin seni görmeye geliyordur.” diyorlar. Artık yüz tane gol de atsalar, beni top diye kaleye savursalar da gam değil. Arada bir burnumu çeke çeke topu ayaklarımda dolaştırırken göz ucuyla Nagehan’ı süzecek olmak bana yeter.
Ah Nagehan! Ay parçası… Bukle bukle sarı saçları, bembeyaz teni, masmavi gözleriyle buralardan değil de İngiliz kraliyet ailesinden sanki. O nasıl nazlı nazlı yürüyüş, kibar kibar konuşmalar… Boynunu kuğu gibi süzüp, kollarını rüzgârda uçuşan bir yaprak gibi nazenin uzatmalar… Yemin ediyorum onun karşısına odunu koysan odun bile kendine çeki düzen verir.
Nagehan’ın babasının aşağı mahallede büyük bir bakkalı var. “Hadi yine iyisin usta!” diye dalga geçer bizim veletler. Sahi ya, Nagehan’ın babası her akşam kutu kutu şekerler, gofretler, çikolatalar getir mi ki eve? Çikolataların, şekerlerin o pasparlak, yaldızlı kağıtlarını açarken mutluluktan uçar mı ki Nagehan?
Cuma günü yerli malı haftasıymış. Şimdi Nagehan’ın sınıfında olmak vardı. Kim bilir neler neler getiriyordur babasının bakkalından. Anama diyorum ki “Ana yerli malı haftasında sarma sarsan. Poğaça, börek de olur. Ya da kek mi yapsan çikolatalı?”
Hiç oralı olmuyor anam.
“Yürü git oğlum işine. Bulsam ben yiycem o dediklerini.”
Pazarlık yapma telaşıyla “Mandalina koysan da olur. “diyorum.
Anam, geçen seneden hatırladığım aynı cümleyi söylüyor:
“Patlamış mısır neyinize yetmiyor.“
Kamyoncu Halil amca İran’dan yeni gelmiş. Çekmiş evin önüne koca kamyonu, açmış bir Ferdi Tayfur…
“Yüreğin ince ince sızlamadı?
Gözlerin gizli gizli ağlamadı mı?
Bana da söyle, bana da söyle ben de bileyim.”
Ondan keyiflisi yok şu dünyada. Teyibi son ses açıp bir kamyon yıkayışı var ki ufak dağları ben yarattım edasında. Hanımı anamla iyi arkadaş. Kız kardeşime üstü çiçekli naylon bir terlik getirmiş İran’dan. Bana? Bana hiçbir şey yok. İnce bir naylon top getir dimi hiç olmazsa. Cigara almaya beni bakkala göndermeyi biliyor. İnsan bari paranın üstünü almaz.
Mahalle değil panayır mübarek.
Çingeneler “Kalaycı geldi hanıııım!” diye yeri göğü inletiyorlar. Allı güllü bandikleri, konuştukça kıpraşan göbekleri, kara buğday tenleri, ağızlarında patlatıp durdukları kar beyaz sakızlarıyla bizim mahalleye uğramadan geçemezler. Bu sefer yanlarında bir de ayı getirmişler. Çingenelerden ikisi mahalledeki dut ağacının gölgesinde kalay yaparken bir diğeri ayının zincirinden tutmuş tüm kapıları dolaşıp hem kalaycı geldi diye haber veriyor hem de ayının maharetlerini gösteriyor.
“Hüsamettiiin!” -Hüsamettin ayı olur kendileri.-
“Necmiye teyze hamamda nasıl bayıldı göstersene.”
Ayı ön ayaklarından birini yavaşça kaldırıp ‘Ay bana bir şeyler oluyor!’ edalarında usul usul yere seriliyor. Ha bir de gözlerini kapatıyor iyice. Kahkahalar, alkışlar gırla gidiyor. Çingenenin elindeki kâse, bozukluklarla dolmaya başladı bile. Çingene bakıyor ki kalabalık iyice gaza gelmiş, hemen öbür numaraya geçiyor.
“Hüsamettin, düğünde gelin nasıl göbek atar?”
Bu kez bizim Hüsamettin -Ay nerden bizim oluyor canım!- kalkıyor iki ayağının üstüne, ön ayaklarını beline koyup çingene defe vurdukça göbeğini öne doğru fırlatıveriyor. Kadınlarda bir çığlık, bir kahkaha… Bu numara daha çok tuttu öncekinden. Çingenenin kâsesi bozuk parayla doluyor.
Gecesi de az şamata değil bizim mahallenin. Ayyaş Dede dedikleri bir adam var mahallede. İçmiş içmiş de yine karısını dövüyor. Bakmayın dede dediklerine canım, gencecik adam. Ayyaşın evinden yükselen bağırışları, havada uçuşan kap kacak seslerini, çocukların ağlayışlarını mahalleli pür dikkat dinliyor. Kocasından dayak yiyen kadıncağız her seferinde bebelerini alıp komşulardan birine sığınıyor. Ayyaş Dede, sabah olup da ayılınca kanal değiştiren radyo gibi başka bir yayına geçiyor. Akşam karısını döven o değil sanki. O ne güzel laf kırmalar, dil dökmeler, gönül almalar… Sanırsın ki Mecnun olmuş da Leyla’sını arıyor.
Her neyse. Şimdi yarınki maça odaklanmalı. Önce gidip şu ayakkabıyı bir güzel diktirmeli. Anama dik desem dikmez. “Ulan oğlum daha yeni dikmedim mi ben onu?” diye tersler adamı. İyi de ondan sonra tam iki maç gördü bu ayakkabı. Baksanıza parmaklarım ayakkabının önünden fırlamış güneşlenmekte. Nagehan bakar mı hiç böyle parmakları dışarı çıkmış, fıldır fıldır dönene? En iyisi ayakkabıcı Rüstem’e götürmek. “Kaç paraysa babam ödeyecek.” derim. Bakalım kandırabilecek miyim bu sefer?
Avluya girer girmez anamın hava sahasına girip avlanıveriyorum. Elinde tokaç ha bire çamaşır dövüyor. Zavallı çamaşırların anamın elinden kurtulma şansı hiç yok.
“Nerdesin sen?” diyor. “Akşama kadar deli dana gibi dolaştın mı sokaklarda? Okula da gitmemişsin bugün.”
Tabi ya okul vardı bugün. Sabah ben o sebepten mütevellit çıkmamış mıydım bu evden? Artık ne kadar ilgiliysem okulla, varın siz düşünün.
Anamın hâlâ tokaç elinde soruyor:
“Hem nerde bakayım senin okul çantan?”
O an sabah okula giderken miskete daldığımı, miskette yenilince de can sıkıntısından çantamı orada unutup göbek atan Hüsamettin’in peşinden kapı kapı dolaştığımı hatırlıyorum. Anamın elindeki tokaç bu kez çamaşırları değil de beni hedef almış gibi gözüküyor.
“Ana önce bıraksan diyorum şu tokacı elinden. Bak şeytan doldurur.”
“Bırak zevzek zevzek konuşmayı da git bul çantanı. Yoksa hakkatten yiycen tokacı.”
Pis pis sırıtıyorum anama. Tokaç da çanta da hatta misket de kelebek olup uçuşuyor sanki. Oğlum yarın Nagehan geliyor mahalleye. Daha ne olsun.
Kapıdan çıkarken anam sesleniyor ardımdan.
“Kahveye babana uğra da para versin, üç ekmek al. Bak parayı düşürme bu sefer. Kemiklerini kırarım yoksa.”
Hıh! Boş laf bunlar. Blöf yapıyor. Daha bir fiske vurmuşluğu yok canım anamın. Benim mazaratlıklarım kadıncağızın çenesine vurmuş o kadar.
Garibim ne yapsın? Parayı düşürdüm yalanlarıyla Nagehan’a rengarenk etiketler, defter kapları, tokalar aldığımı hiç bilmiyor.
Aman bilmesin de.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Mevlid-i Nebi Üzerine Birkaç No / Ay Vakti
Mahallede Şenlik Var / Ay Vakti
Gül Yetiştiren Adam / Ay Vakti
Ağaç Baskı / Hatice Bengisu
Ayca / Ay Vakti
Tümünü Göster