En Güzelin Peşinde

Dinin toplumsal bir kurum olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Dinin toplumda karşılık bulabilmesi için onun; muhteva, dil ve üslup olarak muhataplarına, müntesiplerine kalben, manen, zihnen hitap etmesi elzemdir. İslam’ın temel ve birincil kaynağı olan Kur’an-ı Kerim, bunların tamamına sahiptir. Muhtevası, insana bütün olarak hitap eder bir niteliktedir. Dili ve üslubu karşısında, indiği dönemdeki bütün edebiyatçılar, şairler lâl ü ebkem olmuşlardır.

Kutsal Kitabımız, dar manasıyla sadece dinimizin kaynağı değildir. O, itikadımızın ve ibadetimizin kaynağı olduğu gibi sanatımızın ve edebiyatımızın da kaynağıdır. Yine o, ahlâkımızın membaı olduğu gibi fikrimizin, düşüncemizin ve mantığımızın da membaıdır.

Zaman zaman tekrarladığım bir cümle vardır: “Din, estetiktir.” Bazen şöyle olur bu cümle: “Din, estetikten ibarettir.” Bu ifade, İslam dinini tanımayan birine abartılı gelebilir. Neden böyle diyoruz? Şundan: İslam’ın insana, topluma dönük hangi yönüne bakarsanız bakın, orada mutlaka göze, gönle hoş gelen, insanı ferahlatan, ona huzur veren bir boyut, bir nitelik görürsünüz. Görülmüyorsa kusur gözdedir, görendedir, görülende değil.

Allah güzeldir; yarattıkları da, peygamberler de güzeldir, gönderdiği kitaplar da. Her varlıkta onun cemalinden, güzelliğinden bir esinti, bir yansıma, bir nefha vardır. İnsana düşen bunu görmek, almak, onunla biçimlenmek ve biçimlendirmektir. Bu biçimleniş ve biçimlendiriş, hayata bir ahenk katar, ondan zevk alınmasını sağlar. Günlük davranışlarımızda, işlerimizde kullandığımız kuru, renksiz, hissiz, tekdüze bir dil ve üslup, muhataplarımızda bir yankı bulmaz, bir heyecan yaratmaz. Yüce Kitabımızın indiği dönemde Mekkeli muhataplarında, onların kalplerinde, yüreklerinde meydana getirdiği ilgi ve alaka, doğrudan onun dili ve üslubuyla alakalıdır.

Kur’an-ı Kerim, hepimiz için her alanda numune-i imtisaldir. O, daima sadece güzele değil, daha güzele, en güzele yönelmemizi, onun peşinde olmamızı öğütler. Nisa suresindeki selamlaşmayla ilgili ayet (86), verilen selama nasıl karşılık verileceğini anlatırken önce “daha güzeli” ile mukabele edilmesini emreder. Evet “daha güzeli” ile. “Daha güzeli” ile olmazsa, aynıyla selam verilir. Bu, bizim önümüze konan bir ölçü, bir mihenktir. Ayetten, sadece verilen selama karşılık olarak daha güzelini söylemeyi anlamak, eksik ve nakıs bir çıkarım olur. Manayı ve hükmü genelleştirmek, Yüce Kitabın ruhuna ve maksadına oldukça münasiptir. Bize yapılan her harekete, sergilenen her davranışa, söylenen her söze, yapılan her ikrama, yazılan her yazıya daima daha güzeli, daha iyisi ile mukabele etmek hem ilahî emrin muktezasına hem de hayatı daha nitelikli, daha yaşanır, daha huzurlu hale getirmeye uygun düşer. 

Edebiyatı, sanatı, kültürü önemseyen bir dinin mensuplarıyız. Zarafet, İslam’ın olmazsa olmazlarındandır. Bu durum mimarî bir yapıda da edebî bir eserde de bir insan davranışında da tezahür eder. Bunun kaynağı, yalnızca Kur’an-ı Kerim değildir. Bu Yüce Kitabın kendisine inzal edildiği Peygamber Efendimizin hayatı zarafet, nezaket, letafet, belagat ve fesahat ile doludur. Peygamberimiz“Bencevâmiu’l-kelim (az lafızla çok anlam ifade etme kabiliyeti) ile gönderildim.”  buyurmaktadır.

Bu bağlamda iki ayet-i kerimeye (Nahl 125, Ankebût 46) dikkat çekmek isterim. Mezkûr ayetler, müslümanların muhataplarına karşı nasıl bir yöntem izleyecekleriyle alakalıdır. Bunların ilkinin muhatabı, bütün insanlardır. Diğerininki ise ehl-i kitaptır, yani Yahudi ve Hristiyanlardır. Her iki ayette “tartış, mücadele et” manasında doğrudan bir emir vardır Peygamberimize: câdil. Türkçede aynı kökten gelen mücadele, cidal kelimeleri kullanılmaktadır. Bu câdil emri, mücadele etme ve tartışma işi, davetten, tebliğden, irşaddan nitelik olarak oldukça farklıdır. Bu son kelimelerin ifade ettiği mana, sahip olduğu muhteva,üzerinde durduğumuz kelimeye nazaran oldukça yumuşaktır. Oysa mücadele, içinde bir biçimde sertlik barındırır. Kur’an-ı Kerim işte burada, böyle bir durumda bile Ahsen ile, en güzel olan ile mücadele etmeyi, tartışmayı emretmektedir. Dikkat isterim, güzel olanla değil en güzel olanla. Burası, oldukça mühimdir.

Ahsen’in ölçü olarak belirlendiği aynı manadaki iki farklı ayete (Müminûn 96, Fussılet 35) de temas edelim. Söz konusu ayetler, kötülüğün ortadan kaldırılmasıyla ilgilidir. Hazreti Peygambere yönelik olan emir, kötülüğün hasen (güzel) ile değil, ahsen (daha güzel, en güzel) ile bertaraf edilmesi şeklindedir. Her iki ayetteki emirler, kötünün yerine daha güzelin, en güzelin konmasının yanı sıra bu eylemin de güzel bir şekilde gerçekleştirilmesini içermektedir.

Yüce Allah(İsra 53)Peygamberine, “Kullarıma en güzel sözü söylemelerini söyle.” buyurmuştur. Ayetteki “söyle” emri, sadece bir sözün, bir emrin ağızdan çıkması olarak anlaşılamaz. Böyle olursa, ayetin manasını eksiltmiş oluruz. Ayeti, “Kullarıma en güzel davranışta bulunmalarını, en güzel yazıyı yazmalarını, en güzel şekilde ekip biçmelerini, çocuklarını en güzel şekilde yetiştirmelerini söyle” olarak anlamak, Kur’an-ı Kerim’in genel ilkelerine ve muhtevasına oldukça uygun bir anlayıştır.

Yusuf suresinde ahsen’ül-kasas(kıssaların en güzeli) ifadesi geçmektedir. “Kıssa” olarak tercüme ettiğimiz kasas kelimesi, “olay, haber, söz, hikâye” gibi manalara da gelmektedir. Kimi yorumlara göre bu ifade, anlatılanın yani Kur’an-ı Kerim’in en güzel biçimde anlatılmasıdır ki, bu durum hakikatin başka bir ifadesidir. Zümer suresinin 23. ayetinde karşımıza çıkan ifade ise, ahsenü’l-hadîsdir. Meallerde “sözün en güzeli” manası verilen bu tamlama, aslında Kur’an-ı Kerim’in isimlerinden biridir. Çünkü Allah’ın Kitabı, sözlerin en güzelidir. Yani o, Sözlerin En Güzeli’dir. Sözlerin En Güzeli’ni okuyan, onu rehber edinen insan, her zaman sözün en güzelini söylemeli, en güzel sözleri yazmalıdır. Müslüman bir insan, sosyal ve kültürel durumu ve konumu ne olursa olsun, kendisini besleyecek hiçbir kaynağı ıskalayamaz. O, fikren, zihnen, ilmen, fennen, ruhen, manen istifade edeceği bir kişiyi, bir eseri fırsat bilir. Ondan alabileceğini almaya çalışır. Kendisini, asla ondan mahrum etmez. Allah, Zümer suresinin 18. ayetinde müjdelenecek kullarını anlatırken onların her sözü dinlediklerini ancak bu sözlerin en güzeline (ahsen) uyduklarını söyler.

*

Sanatın kadim meselelerinden biridir sanatın kimin için olduğu konusu. Bilindiği üzere iki taraf vardır bu meselede: “Sanat,sanat içindir” diyenler ve sanatın toplum için olduğunu savunanlar. Oysa Müslüman bir sanat, edebiyat ve kültür adamı için böyle bir soru abestir. Her eylemde, her harekette, her davranışta olduğu gibi bu saydığımız alanlarda da Müslümanın gayesi, Allah’ın rızasıdır. O, herhangi bir eseri ortaya koyarken Allah’ın bedî isminden, cemal sıfatından ilham ve hareketle bunu yapar. Onu, bir ibadet aşkı kuşatır bu esnada. Nihai noktada namaz kılmakla bir sanat eserini meydana getirmek arasında bir fark yoktur onun nazarında. Çünkü o, ne yaparsa yapsın yaptığıyla Allah’ın hoşnutluğunu kazanma niyet ve gayretindedir. Kur’an Allah’a, Allah’ın yoluna çağıran, davet eden kişiyi, en güzel sözlü olarak nitelendirmiştir. Fussilet suresindeki ayet-i kerimenin (33) meali şöyledir: “Allah’a davet eden, iyi işler yapan ve “Ben Müslümanlardanım!” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir ki!”

Müslüman, hele de toplumun önünde olan, bir şekilde ona biçim veren Müslümanhep güzelin peşindedir, peşinde olmak durumundadır. Her Müslüman bir şekilde anlatıcıdır, öğreticidir, tebliğci ve davetçidir. Dolayısıyla güzellik onun ayrılmaz bir parçasıdır, onun içinden dışına akseden bir manzaradır.

Bizde edebiyat, güzeli anlatır. Ve bunu güzel anlatır. İbadet aşkıyla anlatır. Anlatırken yüreğiyle, gönlüyle, ruhuyla yoğurur onu.

Güzeli anlatmak, güzeli en güzel şekilde anlatmak, boynumuzun borcudur.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BİR-İKİ ERZURUM –II- / Şeref Akbaba
Kutlu Telaş / Mehmet Aksu
Aşkın Gölgesinde Dile Gelenler / İsmail Bingöl
Aforizmalar / Naz
Perde ve Hakikat : Sinema Felsefesi / Abdullah Ömer Yavuz
Tümünü Göster