Yazma(k) Sanatı

İnsanı diğer canlılardan ayıran birçok nitelikten söz edebiliriz. Bunlar arasında konuşma, gülme ve akıl, en ayırt edici vasıflardır. Konuşmak, aralarında iletişim kurabilmek ve aralarındaki meseleleri gidermeleri bakımından öne çıkan bir ayırım olmakla birlikte, son zamanlarda anlaşılmıştır ki hayvanların da birbirleriyle anlaşabildikleri iletişim vasıtaları bulunmaktadır. Çıkardıkları sesler, yaydıkları kokular, takip ettikleri rotalar vs. ile aralarında anlaşabilmektedirler. Hayvanlar içerisinde gülme yeteneği olanlar, ağlayanlar, üzüntü çekenler bulunduğu gibi, günümüzün ilerleyen bilimleri vasıtasıyla sıkıntıya (stres), bunalım ve çöküntüye (depresyon) giren hayvanlar olduğu bilinmektedir. Nihayet geriye akıl kalıyor. Eğer aklı, ferdin kendini tanıması olarak niteleyecek olursak, hayvanların da ‘ben’ ve ‘başkası’ noktasına ulaştığı tespit edilmiştir. Yunus balıkları üzerinde yapılan araştırmalarda, aynaya bakan yunusların kendilerini tanıdıkları anlaşılmış; yine aklın, alet kullanmak anlamını taşıdığını iddia edenler bazı hayvanların, mesela kargaların alet kullanabildiklerini ileri sürerek hayvanların da akıllı olduklarını ifade etmişlerdir.

Bütün bunlara mukabil akıl, hepsini kapsamakla birlikte sadece bunlardan ibaret değildir. Akıl, düşünmek, mukayeseler yapmak, soyutlamalar yoluyla kavram üretmek, iradeyi ve aşırı istekleri kontrol altına almak, belki de en önemlisi icat yapabilmek, bilim üretmektir. İcat, var olan malzemelerden yola çıkarak mevcut olmayan bir şeyi ortaya çıkarmak ve böylece teknik bakımdan insanların, hatta belki de hayvanların bile hayatını kolaylaştırmaktır. Bir başka ifadeyle akıl sahibi olmak, bilim, din, sanat, felsefe yoluyla kültür ortaya koymak, teknoloji geliştirmek ve sonuçta güçlü bir medeniyet kurmaktır. İşte bunu, insandan başkasının yapabileceğine ilişkin hiçbir veri bulunmamaktadır.

Bir medeniyet oluşturabilmenin ilk şartının yazı olduğunu düşünmekteyim. Yazı, tarih içerisinde insanlığın önemli buluşlarından biri olarak kabul edilmektedir. Geçmişi çok eskilere dayanan bu icat, yalnızca işaretler ve konuşma yoluyla iletişim kurmaya çalışan insanların, kâinattaki varlıklar arasında üstünlük kurmalarının en mühim dayanaklarından biri olmuştur. Konuşmak, çok önemli bir yetenek olmakla birlikte, eski zamanlardan beri ‘söz uçar, yazı kalır!’ deyimi, yazının değerini ifade etmektedir. Çünkü yazı, unutkanlık illetine karşı adeta bir kalkandır. Söz, ancak hafızada muhafaza edilebilir, lakin eskilerin deyimiyle ‘hafıza-yı beşer, nisyân ile malûldür.’ Bu özdeyiş gereğince unutkanlığa karşı en iyi tedbir, yazmaktır.

Yazının ilk olarak Sümerler tarafından MÖ. 3 binli yıllarda icat edildiği yaygın bir kanaattir. Elbette ki yazının, çivi yazısı olarak adlandırılan bu ilk biçimi, günümüzdeki gibi gelişmiş harflere dayalı olmayıp, bir takım şekillerden ibarettir. Zaten yazıya götüren yolda, insanların kendilerini ifade edebilmek için çizdikleri resimler etkili olmuştur. Giderek geliştirilen yazı stili, harf sistemine dönüştürülerek ilerlemiş ve bin yıllar içinde bugünkü şeklini almıştır.

Sert bir cisimle taşlara kazınarak yazılmaya çalışılan çivi yazısı, teknik gelişmeler doğrultusunda değişiklikler göstermiştir. Yazı, önceleri kâğıt bulunmadığından taş, kemik, ağaçların geniş yaprakları, deri gibi malzemeler üzerine güçlükle yazılmış, ilerleyen zamanlarda daha yumuşak bir zemin olan kâğıdın icat edilmesiyle daha kolay yazılabilir hale gelmiştir. Üzerine yazı yazılan zemin değiştikçe yazının yazıldığı araçlarda da değişme, ilerleme ve gelişmeler olmuştur. Önceleri kalem bilinmediği için bazı kuşların, doğal yollarla üretilen boyayı tutan tüyleriyle yazı yazılırken, daha sonra da kamıştan yapılan kalem ve mürekkep icat edilerek bunlar kullanılmıştır. Zamanla divit kalemden tutun da kurşun kaleme, tükenmez kalemden dolmakaleme ve bunların değişik çeşitlerine kadar kalem türleri çoğalmıştır. Günümüzde ise neredeyse kalem ve kâğıt döneminin sonlarına doğru yaklaşılmakta olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü yazı artık bilgisayarlarda, tabletlerde yazılıyor; hatta tuş kullanmaksızın, yazmak istediklerinizi konuşarak bilgisayar ekranına yazı halinde aktarabiliyorsunuz.

Şimdi bunları bir kenara bırakıp, asıl mevzuumuz olan yazma sanatına gelmek istiyorum. Malum olduğu üzere yazı ve yazmak, birbirini destekleyen iki terimdir. Yukarıdaki satırlarda yazıyı az çok ele almakla birlikte bir ekleme daha yapalım. Yazı, herhangi bir yazma aleti ile yine herhangi bir nesne üzerine belli harflerin anlamlı bir biçimde dizilmesiyle ortaya çıkan üründür. Yazma(k) ise bu harflerin anlamlı diziler halinde kâğıt veya başka bir nesne üzerine yazılması eylemidir. Yazı isim, yazmak fiildir, yazı unsurları olan harfleri, kalemi, kâğıdı, taşı, mermeri, vazoyu kullanarak yazma fiilini gerçekleştirmektir.

Asıl ilgilendiğimiz ve konu başlığımız yazma(k) sanatı olduğuna göre arayacağımız, bunun bir sanat olup olmadığı şeklinde olmalıdır. Yazı, bir olayın, bir olgunun estetik unsurlarla anlatılmasıyla elde edilmiş tiyatro, roman, deneme tarzı bir edebiyat ürünü ise, buna sanat denilir. Rastgele, günlük dille yazılmış bir anlatımla elde edilmişse bu yazı, sanat ürünü olarak değerlendirilemez.

Yazı olarak değerlendirilmese de önemli sanatlardan biri olan şiir, kâğıda aktarılmadan kalıcı olamaz. Eskiden şiir oluşturmaya inşa etmek denirken, günümüzde şiir için de yazma terimi kullanılır olmuştur. Artık şairler, “son günlerde yeni bir şiir inşa ettim” demek yerine, “son günlerde yeni bir şiir yazdım” demeyi tercih etmektedirler. Öyleyse şiir de bir yazma sanatı, hem de edebi sanatların şahikasıdır.

Yazmanın iki anlamından biri ‘bir şey’in üzerine yazı yazma fiili, diğeri de bu eylem sırasında sanat icra etmektir. Bir şey; bu şey kâğıt da olabilir taş da, vazo da, tabak da. Kısacası üzerine yazı yazılan nesne de yazının kendisi de önemli ve değerlidir.

Elbette yazı önemlidir, ama yazının üzerine yazıldığı nesne de önemli değil midir? Mesela taşa/mermere yazılan yazıyı ele alalım; hakkâkların* ellerinden asırlar boyu kalıcı olan ve kuşaklar boyu aktarılacak olan yazıtlar, mezar kitabeleri, cami mihraplarındaki ve duvarlarındaki yazılar bunların en güzel örnekleridir. Hakkâkların yaptığı iş hiç de kolay değildir. Uygun taşı/mermeri bulmak, ölçüp biçmek, boyutlarına uygun yazı stilini tespit etmek, çekiç ve keskiyle günlerce taşı kazıyarak yazıyı istiflemek, başlı başına bir sanat değil midir? Eski harflerle yazılan kitabe ya da mezar taşlarından söz ediyorum. Aklâm-ı sitte olarak isimlendirilen sülüs, nesih, muhakkak, reyhani, rik’a ve tevkiden ibaret altı yazı türünden birini, seçilen taş ya da mermer üzerine işlemek için günlerce belki aylarca çalışan, taşı kazıyarak harfleri yerleştiren hakkâkın yaptığı iş, taşı yontan heykeltıraşın işinden daha mı az değerlidir? Hiç kuşku yok ki ikisi de değerlidir. Ama bizim kültürümüz, kalem ve yazı üzerine kurulduğu için taştan heykel üretmek yerine yazı (kitabe) üretmek tercih edilmiştir. Taşa yazılan yazıların en güzel örnekleri arasında Ötüken’deki Orhun yazıtları, Ahlat ve Eyüp Sultan mezarlığındaki mezar taşları gösterilebilir. Bunlardan her biri, dünya  hayatı devam ettikçe kalacak olan ve tabiatın her türlü zorluğuna direnip üstlerindeki yazıları okutmaya devam edecek olan kalıcı eserlerdir.

Sadece taş/mermer üzerine yazılan yazılar mı kıymetlidir? Kâğıt üzerine yazılan yazı daha mı az değerlidir. Hiç kuşku yok ki buna evet demek mümkün değildir. Kültür ve medeniyetimiz kalem ve yazı üzerine kurulduğuna göre bunlara en uygun malzeme de kâğıttır. Kâğıt deyip geçmemek gerek. Bir Türk-İslam sanatı olan hat sanatında kullanılan kâğıt, son derece titiz hazırlanan çok özel bir malzemedir. Aharlı kâğıt denilen bu malzeme, kâğıdın üzerine sürülen ahardan dolayı bu almıştır. Ahar, nişasta, şap ve yumurta akınının karıştırılmasıyla elde edilen bir sıvı olup, üzerine sürülerek dayanıklı ve kalemin hareketini kolaylaştıran bir kâğıt elde edilir. Yanlış yazılan kelime ya da harfin birkaç kez silinebilmesine izin veren bu kâğıdın hazırlanması bile çok emek ister. Mürekkep hazırlamak, ayrı bir uğraşı gerektirmektedir. Çeşitli maddelerden elde edilmesi mümkün olan hat mürekkebinin en yaygın imal edilme biçimi, is ve zamka dayalıdır. Hat mürekkebi, eski zamanlarda aydınlatma için kullanılan kandillerde yakılan beziryağı, zeytinyağı veya neftyağının isine Arap zamkı, damıtılmış saf su, ekşimiş nar kabuğu suyu gibi maddelerin havanlarda iyice birbirine yedirilmesiyle elde edilirdi. Hat mürekkepleri, yapılış yöntemlerine göre lâl yani kırmızı, gülgûnî, lacivert, asumani, altın, zırnık, beyaz ve tashih adlarıyla çeşitli renklerde değişik kullanımlar için hazırlanan mürekkepler vardır.  Bu mürekkep, aharlı kâğıdın üzerine yazıldığında asırlar boyu kalacak bir özellik kazanırdı. Nitekim günümüzde asırlar öncesinden kalma hat eserleri, ya özel koleksiyonlarda veya müzelerde muhafaza edilmektedir.

Hat, yani yazı sanatının bir başka önemli malzemesi de kalemdir. Kalem deyince bugünkü kurşun, tükenmez veya dolmakalemler anlaşılmamalı. Hat sanatında kullanılan kalem, sazlıklarda yetişen ve kamış diye bilinen içi boş ve çeşitli kalınlıklardaki bir bitkiden elde edilmektedir. Aslında sözünü ettiğim kamış, hem ses ve hem de yazının ana malzemelerinden biridir. Kamıştan, çok efsunlu ve gizemli sesler çıkaran ney denilen bir çalgı aleti de yapılmaktadır.

Sarıya çalan beyaz renkteki kamışlar, suyunu yavaş yavaş kaybetmesi için at gübresi içine gömülür ve burada hem sertlik kazanırlar hem de siyah, kahverengi gibi renklere dönüşürler. Kamış, artık kalem olmak için hazırdır. Çeşitli yazı türlerine göre farklı şekillerde kalemtıraş denilen keskin bıçakla yontulan kamış, kullanıldıkça yıpranıp yazının kalitesini düşürdüğü için sık kalemtıraşla açılır ve mürekkebe batırılarak aharlı kâğıt üzerinde adeta dans ettirilir. Böylece eşsiz sanat eserleri üretilmiş olur.

Son derece sabır, emek ve dayanıklılık isteyen bu sanata üç kez merak sardım ve her seferinde bu kez başaracağım diye uğraş verdim, ama ne fayda. Ne bende o sabır ve zaman, ne de kalem ve kâğıtta benim aceleciliğime cevap verecek kulak ve dil var. Hat sanatı zaman ve sabır gerektiren bir sanat; hatta belki de sanatların en üstünü. Çünkü 14 asırdan bu yana Kur’an-ı Kerimler bu sanatla yazılmış ve bugüne kadar ulaşmışlar. Hat sanatının ünlü ustalarından Şeyh Hamdullah, yazdığı Kur’an-ı Kerimlerle tanınmış ve şehzadeliği döneminde hocası olduğu Osmanlı padişahı Sultan İkinci Beyazıt Han’ın takdirini kazanmıştır. Padişahla aralarındaki dostluk, devrin ileri gelenlerinin kıskançlığına neden olunca İkinci Beyazıt Han, bir gün ilim ve sanat erbabını saraya toplamış ve Şeyh Hamdullah’ın yazdığı Kelam-ı Kadim’i getirip huzurda bulunanlara göstermiş, hiçbiri hayranlıklarını gizleyememiştir. Sonra mecliste bulunanların yazdıkları kitapları ve sanat eserlerini üst üste toplayıp eline de Şeyh Hamdullah’ın yazdığı Kelam-ı Kadim’i alarak onlara hitaben “şimdi bu kitabı sizin yazdıklarınızın üstüne mi koyalım, altına mı?” diye sormuş, onlar da “Kur’an’dan daha yüce bir kitap olamaz, elbette ki en üste koymak icap eder” diye cevap vermişlerdir. Böylece Padişah, Şeyh Hamdullah’ı kıskananların gönüllerini kırmadan hocasının üstünlüğünü onlara anlatmıştır. Hat sanatını bizim kültür ve medeniyetimiz açısından sanatların sanatı yapan nokta, Kur’an-ı Kerim’in en güzel şekilde yazıldığı yazı sanatı olmasından dolayıdır.

Hat sanatı sabır ister de diğer yazma sanatları istemez mi? Bunu ancak yazanlar bilir. Yazmak adeta bir hastalıktır. Yazar, yazamadığı gün adeta yasa, gama dalar, adeta dünyanın yükü üstüne çökmüş gibi hisseder; bir satır bile olsa yazdığında mutluluktan adeta kanatlanıp uçar.

Son zamanlarda sosyal medya üzerinden rastgele yazanlar da dâhil olmak üzere herkes yazar diye anılmaya başladı. Anlamlı ya da anlamsız üç beş cümleyi bir araya getiren herkese yazar denilince yazarlık da adeta ayağa düştü. Oysaki yazar, her şeyden önce devamlı okuyan ve kendini geliştirendir; herkesin baktığı ama göremediğini görendir; yeni kavramlar üreterek sürekli aynı sözcükler etrafında dönüp durmayandır. Üç yüz, bilemediniz beş yüz kelimeyle roman yazıp fırtınalar estirenlere nasıl yazar denir anlayamıyorum. Bu tıpkı dizelerin sonunu kafiyeye uydurunca kendini şair zannedenlere benziyor. Oysaki yazar, yazdığı yazıyla yatıp kalkandır. Yanından kâğıdı kalemi ayırmayandır. Uyumak için yatağına girdiğinde bile üzerinde çalıştığı konu ile ilgili fikir üretendir. Yeni bir düşünce bulduğu anda onu yanı başındaki defterine kaydedendir. Bazen uyku galip gelince “nasılsa fikri bulan benim, sabah olunca yazarım” diye tembellik eden, sabah ne kadar kıvransa da o düşünceye ulaşamayınca, aynı durumu bir daha yaşadığında uykusundan feragat edip kâğıda kaleme koşandır yazar.

Her yeni yazıya başlamak, adeta doğum sancısı çekmek gibidir. Önce ilk cümleyi oluşturmanın sancılarını çeken yazar, belki de bu ilk cümleyi oluşturabilmek için onlarca deneme yapar. İlk cümle yazıldı mı bu kez ilk paragrafın sancısı, ardından ana konuya giriş derdi, peşinden nasıl sonuçlandıracağı… kısacası her yazı bir dert, sonuçlandırılmış her yazı da bir sevinçtir. Yazılan her yazı, bir evlat değerindedir. Kitaplarımı öz evlatlarımdan hiç ayırmam. Yazdığım kitaplar öz çocuklarım, dergi yazılarım ise sanki torunlarım hükmündedir. Her yayımlanan kitabım için, “bir evladım daha oldu”, her yayımlanan dergi yazım için de “bir torunum daha oldu” diye sevinir, onları yazan ben değilmişim gibi ilk okuyan da ben olurum. Okudukça bir babanın çocuğunu, bir dedenin torununu sevdiği gibi içim kabarır ve beni mutlandırır. Ama yazmak, onulmayan bir dert gibidir. Her biten yazı, yeni bir yazının doğmasına yol açar. Onun için yazma(k) bir sanattır. Çünkü her yazı yeni bir evlattır. Bana öyle geliyor ki yazarın ölümü, canının bedeninden gitmesiyle değil, çok istemesine rağmen bir türlü yazı yazamadığı gün gerçekleşir


* Hakkâk kelimesi, Arap alfabesindeki kef ( ك )harfiyle yazılmaktadır ve taşı kazıyan anlamını taşımaktadır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BİR-İKİ ERZURUM –II- / Şeref Akbaba
Kutlu Telaş / Mehmet Aksu
Aşkın Gölgesinde Dile Gelenler / İsmail Bingöl
Aforizmalar / Naz
Perde ve Hakikat : Sinema Felsefesi / Abdullah Ömer Yavuz
Tümünü Göster