Hazır Konuk

Yoruldum diyebilmek içindi tüm çabası. Gözlerine umarak bakan o ve çocuk. Eşdeğerdi. Büyüdükçe değişmedi. Bakışlar, nasılsa her şey aynıydı hep. Zamanın içinde insan dokundu. Çekyata uzandı.

O da iyice eskimiş. Yaylarından bir feryat. Yavrusundan ayrılan bir annenin feryadı. ‘Çok gençti’ dedi biri. O birileri hep varlar. Biri daha çıktı ‘Yazık oldu.’ Sessizce söylendi bu cümle. Feryadı içine sığdırdı anne, zamanla. Zamanla her şey harcandı.

Derin bir nefes aldı. Ölümü için kucaklamak. Bağrında hissetti ilkin o soğukluğu. Tül perdenin rüzgarla olan galipsiz oyununa daldı gözleri. Rüzgâr ona bir şeyler… Akşam ve sonbahar: Yalnızlık. Tül perde onaylar gibi. “Güldü porselendi tül eldivendi hiç ummazdı böyle beyazı.” Anlaşılmış bir dil. Unuttular her șeyleri. Zamanla.

Anne konuşmakta zorlanıyordu. Boğazında… Birileri geldi. ‘İmam efendiyi çağırdınız mı?’ İmam efendi birileri gibi geldi. Değil. Duygularındaki samimiyet yüzünde. Telkin ediyordu. Şefkatle ve bir kez. El-Fatiha.. Hissettim ruhuma değdi.

Her şey kayboldu. Sırt üstü uzandığı yerde biraz kıpırdandı. Çekyat pek de rahatsızdı. Gözlerini tepedeki loş ışığa dikti. Farklı anlam arayışları. Yaşamaktan aciz bir berduş. Gece vakti sokağın köşesinde aniden karşınıza çıkan, bakımsız uzun saçları, onu benimseyen kirli ve yırtık elbiseleri, tırnaklarının diplerine kazılı harfler ile gözü korkutan bir adam gibiydi lamba. Kim bilir bu adam neden buradaydı?

Baba çıkageldi. Birileri miydi? İmam efendinin yanında. Bakışlar yine pişmanlıklar. Görüyorum. Taşmış yaşlar omuzlarına. Anne uzaktan seyrediyor olanları. Kapı kenarıyla ‘Ben buradayım’ diyor. Baba hâlâ… Belki güçlü durmaya çalışıyor. Babaların kalpleri yumuşaktır aslında. Daha fazla dayanamadı. Dışarı çıktı. Sigarayı bırakmamış mıydı?

Işık sönmek üzere. Berduş ölüyor. Gözlerini çekti üzerinden. Kendi haline bıraktı. Bakışlar odanın içerisinde geziniyor. Görünüyor. Duvarlara çarptı, yerlere düştü, ayaklandı. Sarkaçlı tik taklar. Gitler geller. Pencereden dışarıya bakınıyorum. Ay, mendil satan kadın, karşı balkondaki çocuk gülümsüyor.

Baba içeri geldi. İzi duruyor ve izi oturuyor. Gördüm. Saçlarıma dokundu. Tozdan ağır bir ikindi rüzgârı esti pencereden. Yine taşmış, yağıyor. Birileri hâlâ odada bulunuyor. Ardı sıra aramak, aramak. İmam efendinin yanında, karşı koltukta oturuyor. Bir şey okuyor.  

 İçinde, gözlerini saatin sarkacında tuttu. Ölüm geç kalmış. Erken olsa? Sıkılmaya başladı.

“Kan biraz durdu, uyku çok durdu, kan biraz daha.” Kemikleri etlerinde bunalıyor. Çekiliyor gibi hastalık.  Artık yaşamaya pek yüzü yoktu. ‘Hayattan alacağını al, vereceğini ver!’ Adil bir ticaret. En azından tek kefe için. Ta ki! Doktor Bey. Ölüm bu kadar içten nasıl anlatılır? Lazım!

Bir şeylerin, gözleri saatin sarkacında savrulurken. Yaylarla bütünleşmiş bedenini hareket ettirmek istedi. Öyleydi.

Mevlitti, okundu. Babanın gözleri ayrılmıyordu. Bir ara titreyen elleriyle izleri sildi. Gördüm. Taşmış, yaşlar ona göre değildi. Halbuki babalar… Sen bilmezsin. Bakma ben de bilmezdim o güne kadar. Anne kapı kenarıyla. Anneler hep uzaktan. Annenin duası. Kırk kilit vurun kapılara, kırkı da çelikten kapılara. Annenin duası erişir kırk kapının da kırkının ardına.

Yerinde biraz, kımıldandı. Sezdi, yakınlardaydı. Bir ses duydu. Ağlamaklı. Annesini düşündü: Kapının ardına geçmek mi? Annesine sarılmak. Derinden bir ses. İrkildi. Kapı yitip gitti. Babası geldi. Boynu demir. Tek kelime etmeden. Annenin ardına geçmek mi?

Bırak kalsın. Kapı aralandı. Anne!? Hüzzam makam notaları odanın perdelerinde duvarlarında geziniyor. Kulağını verdi. Yalnız bir kapı gıcırtısı.

Koca bir ömür.

“Dünya bir soğuk mezar taşı, aldılar götürdüler iki yabancı.”

Gözlerini kapattı, kollarını…

“Onu kar yağarken açılmış bir mezara gömdüler.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ne / Yavuz Selim Yaylacı
Dönence / Şeref Akbaba
Masal Ana / Abdülkadir DAĞLAR
Hikmetinden Sual Olunmaz / Emrah Bilge Merdivan
Âşık Paşa ve Zemin Bir Metin Olarak Garibnâme / Salih Uçak
Tümünü Göster