Şefkat Rüzgârı

“Safran sabahların hicran gecesi
Gurbet kuşunun bitmeyen çilesi”

Hazan yapraklarıyla birlikte bu iki mısra da sayfalara döküldü. Küçük yazı defteri hüzünle kapandı. Müennes bir edayla sıraya giren kelimeler de dağıldı. Hepsi başka bir heceye gebeydi. Mümbit cümlelerin muştusuydu. Üzerlerindeki örtüyü sıyıranlara manayı gösteriyordu. Istırapla çoğalan, şevkle büyüyen manaları…
O, süzgün bakışların soygun anlamları ile kelimeleri ters katlıyordu. Keşke dağınık bıraksaydı… Kelimeler teyelleri gözüken etekleriyle gitti. Mananın paltosundan ilham göründü. Mana el çabukluğuyla hemen kapattı ve koşar adımlarla uzaklaştı. İlhamdan ayrı kalan ruhunu soğuk ısırık gibi ürperten rüzgâr yakaladı. Ruhu iki nefes arasında cereyandaydı. Heva heves yelini irade kasırgası tokatlıyordu. Yere serilen aşk, bir içim su oluyor; şefkat gibi çağlıyordu. “Susadım!” diyordu, “Su içmeden yaşanır mı?”. Bilmiyordu hevesler tadılır, merhamet içilirdi. Biri lezzet, diğeri billurdu. Aradığı yitik sevdası şefkatti. Bu imtihanı geçemezse aşk hep merhamet libasıyla gelecekti. Sorulardan kaçtıkça geçilesi değildi…
Bir kedi miyavlamasıyla irkildi. Oldum olası haz etmezdi. Bütün hıncını kediden çıkarmak istedi. Kedinin et yoğu bıçağı yaladığını hayal etti. Et kokusu azaldıkça kırmızıya çalan bıçak… Kanlı dil yarık yarık… Kedi yaladıkça kan akıyor, kan koktukça yalıyordu. “Merak kedileri öldürür!” diye güldü. Bu sefer kedi korktu, ağaca tırmandı. Gözlerini kıstı, solgun yapraklar arasında kediyi aradı. Bulmak için değil yokluğunu görmek içindi. Kedi onun için bir çeşit cinnetti. Cinnet, varlığın yokluk hayali, ötekilerin benlik emeliyse “Yokum” dedikçe” varsın!” diye kapıyı tırmalayan nankör kediydi. Akıl neydi peki, nerede başlar, nerede biterdi?

“Bir yerdeyim
Deli Dumrul’u kitaplardan
Duha Koca Oğlu diye yanlış yazılan
Karısının adıyla anılması gerekirken
Babasının adıyla çağrılan” (Mehmet Can Doğan)
“Aklın tarihi Deli Dumrul’la başladı.” diye geçirdi içinden. Aşk yılının ülfet ayında şefkat gününde… “Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar” denilen saatte… “Âdem’e ilk öğretilen kelime Havva’dır.” dedi, ne hoş dedi… Rahman’ın delili, Rahim’in ayeti, bir zikir gibi ne latif söyledi…
“Buğday kaygusu”nda olan beş harflilerin bunu anlamayacağından emindi. Onlar da beğenmemişlerdi kendilerince bu lakırdıyı. Sadece sükût orucundaki dostunun tebessümle karşıladığını biliyordu; asude cümleler kuran, fem-i munis ile dua dua imar eden ve sukut-u kalp ile çile dolduran o kelime nakışlı kaftanda mana sultanının…
Bir kuş sesi bu huzurlu havaya kanat çırptı. Ördeklerini hatırlattı, köyünü, annesini ve sümbül kokulu yârini… Ördeklerin gönüllü bakıcısı aklından hiç çıkmıyordu. Merhamete dokunan esmer elleriyle “Sevgi neydi?” diye soruyordu. Her kadın gibi cevabını bildiği sorular sormaktan zevk alırdı. Her cevapta ilk kez duyuyormuş gibi sevinirdi.
Külrengi bulutların arasından ılık ılık saran şefkat rüzgârı esti, efil efil… Mor dağların, sarıçiğdemlerin kokusunu getirmişti. Yüzünde açan tebessümle bir türkü tutturdu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

“Karlı Dağların Başında Salkım Salkım Olan Bulut&#... / Şeref Akbaba
Sanal Gerçeklik, Savaş, Göç, İklim Krizi, Salgınla... / Ay Vakti
Yol / Yolcu / Niyazi Karabulut
Çeşme / Nalan Bülbüler
Çocuklar ve Politikalar / Metin Arpacı
Tümünü Göster