Sesler ve İzler

/I/

Cümle kapısının rahatsız edici gıcırtısı bir süreliğine avluda öylece yankılandı. Birkaç kişi sert ve hızlı adımlarla oturma odasına yöneldi. İçeri girmeleri çok da uzun sürmedi. Büyük, ahşap dolabın önünde durdu birisi. Karyolanın işlemeli beyaz örtüsünün altındaki boşluktan ayakuçlarını görebiliyordum. Yükselticinin düğmesine basıp televizyonu açtı. Karıncalar ekranda siyah beyaz bir film çeviriyordu – biz böyle diyorduk – muhtemelen.

 “Kim bozdu bunun ayarını yine.” dedi sitemli bir şekilde ve “Onca işin gücün arasında uğraştığımız şeye bak.” diye ekledi emmim. Kimse cevap vermeye cesaret edemedi. “Ben.” dedim içimden. Gülesim geldi, -oysa korkudan tir tir titriyordum- zor tuttum kendimi.

Karyolanın altına girmiş ve en uzak köşeye saklanmıştım. Olacakları sabırsızlıkla bekliyordum. Tehlikeyi bertaraf etmek için burası makul bir yerdi ve oldukça güvenliydi bana göre. Ortalık sakinleşinceye kadar bekleyecek ve sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkacaktım.

/II/      

Günün yorgunluğu her hâlinden belli olan annem eli belinde odaya girdi. Sobanın yanındaki mindere yavaşça oturdu. Kenardaki poşetten el işini çıkardı. Babam pencerenin önündeki divandan uzakları seyre dalmıştı. Elinde her zamanki gibi tespihi vardı. Sonsuz gök alabildiğine uzanıyordu. Yıldızlar ışıl ışıldı.  Annemin “Konu komşunun evine her gün gitmek hiç iyi olmuyor. Bakalım memnun kalıyorlar mı bu durumdan. Çocuk işte. Laftan anlamaz ki. Oğlana haber salsak da iyi kötü bir televizyon yollasa.” sözleri sessizliği bozdu.

“Tamam, hanım. Hasat harman vakti geçti. Yakında şehre gidenler olacak. Onlara söylerim.” dedi babam. Dalgındı her nedense.  Annemin, “Saat kaç, bak hâlâ gelmediler.” dediğini duymadı belki de.

Soba gürül gürül yanıyor, demlikteki çayın hoş kokusu etrafa yayılıyordu. Bulaşıkları yıkayan ablam elindeki bardaklarla birlikte içeriye girdi. Onu gören babam, “Kızım getir, bir iki bardak çay içelim. Birazdan ezan okunacak.” dedi.

Hava çoktan kararmış, vakit epeyce ilerlemişti. Kardeşlerimin neşeli sesleri duyuldu kapının önünde. Üşümüş olacaklar ki sobanın başına toplandılar. Onların gelmesiyle birlikte ortalık şenlendi. Bu toprak damlı köy evinde mutluluğun resmi çiziliyordu âdeta. Allah kötü gün göstermesindi.

/III/

Kısa bir süre sonra beklediğimiz o güzel haberi almıştık. Keyfimize diyecek yoktu. Televizyon yola çıkmıştı. Anteni önceden temin edip damdaki elektrik direğine bağlattık. Bir gün biz okuldayken televizyon gelmiş. Utana sıkıla başkalarının kapısına gitmekten kurtulmuştuk artık. Hissettiğimiz güzel duyguları asla tarif edemem. Her gün aynı heyecanla bu sihirli dünyada vakit geçiriyorduk. Misafirlerimiz hiç eksik olmuyordu. Günler günleri, aylar ayları kovalıyordu.

Mevsim yaza dönmüş, okullar kapanmıştı. Sıcak bir öğle vaktiydi ve içeride epeyce bir kalabalık vardı. Herkesin gözü ekrandaydı. Görüntüyü daha da netleştireyim derken -ne gerek varsa- televizyonun ayarını bozmuştum. Ne olduğunu bilememiş, bir daha da düzeltememiştim. Annem, bu sebeple emmimi çağırmıştı işte. Odadakiler evlerine dağılmıştı. Ben de kaşla göz arasında saklanmıştım.

/IV/

“Nereye kaçtı sizin küçük?” dedi emmim. Sesi daha sakin geliyordu. Belli ki çok fazla uğraşmadan televizyonu tekrar ayarlamıştı. “Yükselticiden açıp kapatın, başka hiçbir yere dokunmayın.” dediğini duydum en son. Çıkıp gitti sonra. İçeride kimse kalmamıştı sanki. Bundan emin olmak için karyolanın örtüsünü kenarından hafifçe araladım. Şükür ki kimse yoktu. Saklandığım yerden gönül rahatlığıyla ayrılabilecektim.

Girdiğim gibi sürüne sürüne çıkmaya niyetlenmiştim ki ayağım sert bir şeye değdi. Dönüp el yordamıyla şöyle bir yokladım. Bez parçasına sarılmış bir tabancaydı bu. Ne işi var bunun burada.” dedim kendi kendime. Hazır ortalıkta kimse yokken onu da alıp dışarı çıktım. Televizyonu açtım. Pencerenin önüne oturdum. Silahı bezin içinde özenle çıkardım ve minik ellerimle kabzasından kavradım.

/V/

Babamla sohbet etmeyi oldum olası çok severdim. O, eskilerden uzun uzun anlatır, ben bitimsiz bir heyecanla dinlerdim. Yüreğimin derinliklerinden garip bir neşe yayılırdı içime bu vakitlerde. Elimdeki bu silah babamdan dinlediğim bir olayı daha dün gibi gözümün önünde canlandırdı.

Şöyle ki benim dünyaya göz açtığım yıllarda memlekette tuhaf şeyler olmaya başlamış. Herkes birbirinin kuyusunu kazıyormuş âdeta. İnsanların başına acayip işler geliyormuş. Giden gelmiyormuş, gelen kaçıyormuş. Eski tat, eski hava kalmamış ortalıkta. Neticede bir eylül günü darbe olmuş memlekette. Kaymakam bir gün yanına jandarma komutanını da alarak civar köylerdeki bütün muhtarları toplamış. Yüzündeki soğukluk ifadelerine yansıyormuş. Tok ve kararlı bir sesle “Kulağınızı açın ve iyi dinleyin. Malum, asker yönetime el koydu. Yeni gelen bir talimata göre kimin elinde silah, tüfek ve hatta delici/kesici âlet – kılıç-kama- varsa hemen teslim edecek. Gidin duyurusunu yapın. Teslim ederlerse bir defaya mahsus kimseye ceza verilmeyecek.” demiş ve sesini daha da yükselterek “Yok,  biz yakalarsak varın gerisini siz düşünün.” diye eklemiş. İçeriye uzun ve buz gibi bir sessizlik çökmüş. Herkes şaşkın şaşkın birbirinin yüzüne bakmış. Kimsenin ağzından bir tek kelime bile çıkmamış. Oturdukları yere mıhlanmışlar âdeta. “Size bir hafta mühlet.” diyen Kaymakam ayağa kalkıp tam da gidecekmiş ki nasıl olduysa muhtarın biri cesaretini toplayıp -eli ayağına dolaşsa da- “Efendim kimse kendisinde silah olduğunun ortaya çıkmasını istemez ki!” diyebilmiş. Kaymakam, “O zaman kapıdan bacadan atsınlar.” demiş ve hızla salondan çıkmış.  Babam ve yanındaki muhtarlar da bu talimatı yerine getirmek üzere köylerinin yolunu tutmuşlar.

Beklenmedik uygulama memleketin her köşesinde olduğu gibi bizim köyde de soğuk rüzgârlar estirmiş. Karakola düşmekten, jandarmayla karşılaşmaktan korkan köylüler iyiden iyiye telaşlanmış. Ne yapacaklarını bilememişler. Birkaç gün içinde evimiz sağa sola bırakılan tabanca ve tüfeklerle dolmuş. Sayısı kırkı buluyormuş neredeyse. Kimin bıraktığı belli değilmiş. Bazılarının teslim etmediği, tarlalara gömdüğü söyleniyormuş lakin bunun peşine düşüp de suyu bulandırmaya hiç gerek yokmuş. Herkesin kendi bileceği işmiş. Babam, gelenleri toplayıp çuvala doldurmuş ve doğruca karakolun yolunu tutmuş.

Karakola varınca durumu izah etmiş asık suratlı karakol komutanına. Komutan, el işaretiyle bir yer gösterip, “ Şuraya bırak, git.” demiş sadece. Bu tavrı garipseyen babam, şaşkınlığını belli etmeden söyleneni yapmış ve oradan ayrılmış ama içine de bir kurt düşmesini engelleyememiş.

Köye vardığında başından geçenleri birkaç yakın arkadaşına anlatmış. Onlardan birinin, “O kadar silahı teslim ettin, imzalı bir kâğıt da mı almadım.” sözü zihnini allak bullak etmiş, alnında boncuk boncuk terler belirmiş. “Yarın bir gün ‘Silahları ne yaptın?’ diyenlere ne söyleyecek, neyi göstereceksin.” diye devam etmiş arkadaşı.

Hastalık derecesinde rahatsız olmuş babam bu durumdan. Günlerce yüzü gülmemiş, tarifsiz bir huzursuzluk çökmüş üzerine. Tekrar gidip bir kâğıt alayım, diye düşünmüş ancak nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını kestiremediği için bu fikrinden hemen vaz geçmiş. Hayatında daha önce böyle bir korkuyu asla yaşamamış. Bu minval üzere birkaç gün geçmiş. Ne ki işin aslı ortaya çıkmış da rahatlamış. Anlatılanlara göre her yerde uygulama böyleymiş. Toplanan silahlar kayıtsız teslim alınmış. Bulundurulması yasak silahların tutanağı olmazmış. Silahların başına ne gelmiş orasını ancak Allah bilirmiş. Hatta “Madem kayıt tutulmadı keşke içlerinden birkaç tanesini alsaydın.” diyenlere “Aman, aman! Hiç gerek yok. Ben bu beladan kazasız belasız kurtulduğum için dua ediyorum.” demiş babam. Gök mavisi gözlerinden kara bulutlar dağılmış. Sonradan temin edilmiş olmasına rağmen o günlerin korkusuyla -yıllar geçse de- kıyıya köşeye saklanan tabancalardan biriydi işte bu elimdeki.

/VI/

Odadan birkaç el silah sesi duyuldu. Yok, yok. Sandığınız gibi değil. Televizyondaki filmden bir sahneydi sadece.

Zihnimde sesleri ve yüreğimde izleriyle…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Arayış / Şeref Akbaba
Nasıl da Zormuş / Nurullah Genç
Vefatının sene-i devriyesinde Alafortanfonik Lafla... / Necmettin Evci
Dağ İle Konuşmak Üzerine Bir Deneme / Mücahit Koca
Sanatta Niteliksiz Nicel Sorunu / Salih Uçak
Tümünü Göster