Ayca

Her şey Ayca ile tanışmamla başladı. Bitmekte onunlaydı. Bir sokak, köşe başı, Ayca. Eskilerden bir fotoğrafı andırıyor. Siyah beyaz resmin renkli hatları.
Pek konuşmazdı Ayca. Ya çizer ya elleriyle anlatmaya çalışırdı. Bazen söylemek istedikleri içinde büyür tek kelimeyle taşardı.
Çokça susardı. Susmak Ayca’nın süsü. Yakışırdı. Çok.
Küçük bir pandomim sanatçısı. Yüzüme bakardı ilkin. Tüm duyguların hatlarını bilirdi. İnsanı ezbere okumak, bakmaktan öte görmekle ilintiliydi.
Gözü yaşlı geldi bir gün Ayca. Kaldırım taşı. Oturdu çaresizce. Yüzünde gördüm. Babasının, babam gibi elleri vardı. İki dudak arasından kan sızıyordu.
Toz, toprak içinden büyütürdük Ayca ile hayallerimizi. İnce bir dal parçası. Ayca’nın elinde şekillenirdi toprak.
Babamın ellerini düşünüyorum. Benim yüzümde göremezdi hiç kimse öyle bir eli. Sözleri vardı babamın, fazlasıyla söylenirdi.
Ayca karşımda. Güneş batana değin. İnsanı huzursuz eden bir sessizlik. Kaldırım taşı. Oturuyoruz. İnsanların adımlarında kalıyor bakışlarımız. Yoruyor, yetişemiyoruz. Acele, takibi zor, hızlı adımların ardından…
“Biz buraya uzun zaman önce taşındık. Babamı görüyorum, kapının kenarında. Söyleniyor. Söylenmek bizim oraların adetidir. Küfür gibidir bu melet. Ağza yapışır. Gördün mü ters giden bir şey, tükürürsün oracıkta.
Rüzgâr, perdeleri tartıyor. Menteşeler gıcır gıcır. Alışılmışın dışında, tizce bir ses gibi değil. Gür, tok ve cesurca. Hoyrat bir sövgü. Babamın canı sıkkın. Kopmaya yakın kıyamet. Küçükçe bir boşluk. Pusuyorum.
Anam geliyor. Bir fırsatını bulup kaçmak. Korkmak mı? Bunun adı çaresizlik.”
Gitmek düşüncesi peyda oluyor. Ayca’nın yüzüne bakıyorum. Yüzü toprağa dönük. Ayca… Akşamleyin geldiği yoldan geri döndü. Kendisini bekleyeni bilerek. İnsan beklediğinden de korkar.
Ben… Neden sustuğumu düşündüm bütün gece.
“Sokağın sonunda alıyorum nefesimi. Bizim ev taa şurada. Oradan buraya koştum. Tek nefeste, ölümü anarcasına.
Köydeki eve benzemiyor hiç. Apartman… Komşuluklar üst üste, karşı kapı duvar. İki göz bir oda. Duvarlar birbirine yakın. Odalar da. Nedense boğmuşlar evleri. Kaçamıyorum.
Küçük yaşta öğrendim babamdan kaçmayı. Yürümeye yeni başladığım zamanlar, her şey bir oyun. Kaçmakta. Zamanla her şey değişti. Kaçmak biraz zorunluluğu getirdi.
Gölgeleri anımsıyorum; babamın gölgesi. Eve sığmayacak kadar büyük. Annemin gölgesi ve benim gölgem…
Bir paket tütün ve birkaç sigara kâğıdı. Çakmağın ucundaki alevin rengini andırıyor gökyüzü. Bir tanık.
“Toparlan, gidiyoruz.”
Ayca’nın gözünde nedensiz bir resim canlanıyor. Eski gidişler. Gelmeleri olmayan zamanların… Ayca’nın yüzünde tarifsiz bir hüzün.
“Hadi gidiyoruz.”
Ayca’nın yükü ağır, artık… Taşıyamıyor. Evet, evet belli. Peşinden sürüyor. Yükler onun. O ise emanet. Bırakıyor kendini. Allah’a…
“Geldin mi? Gidelim.”
Ayca’nın yüzüne yorgun bir tebessüm oturuyor.
Babamın sesini anımsıyorum. Öfkeli, savruk ve arsız cümleler. Annemin sessizliğini bastırarak, odamın duvarlarını ürkütecek kadar…
Karanlıktan çıkmazdım. Yorganımı çekerdim üstüme. Üşümekten değil. Yorganım el örgüsü. İlmek ilmek dua işlenmiş her bir düğüme. Belki peygamber gömleği, belki usta ellerce işlenmiş bir zırh.
Sesler dindi. Düğümlerin arasından gün ışığı sızar, karanlık yorganda aydınlardı. Kapının sesi. Toparlanır çıkardı babam gölgesi ile. Anlardım rüzgâr çarpar gibi.
Her şey Ayca’yı tanımamla başladı. Bitmekte onunlaydı. Bir sokak, köşe başı…
Ayca’nın babasını ilk o gün gördüm. Elleri, babamın elleri. Ayca’nın nefesi yavaşlamıştı. Duyulamayacak kadar.
Babasının gözlerinde, şüphesiz kararından emin bir ifade.
Kaçabilirdik. Ahh, Ayca!
Ardı ardına üç ses. Üç küçük metal parçası.
Ayca’nın yüzüne güneş vuruyor. Kızıyor. Masum, saf ve temiz. Uzun zamandır dışarı çıkmayışının işareti. Gölgesi büyüyor Ayca’nın. Bağrına basıyor. Ses, bağırdan yükselir. Bağır…
Peşi sıra üç ses daha. Küçükçe odun parçaları. Ayca’nın yüzünde keskin bir umut.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Mevlid-i Nebi Üzerine Birkaç No / Ay Vakti
Mahallede Şenlik Var / Ay Vakti
Gül Yetiştiren Adam / Ay Vakti
Ağaç Baskı / Hatice Bengisu
Ayca / Ay Vakti
Tümünü Göster