Sezai Karakoç’un “Yunus”u

Yunus, çağını aşan bir derviş; Anadolu’nun alaca şafağında gönülleri aydınlatan bir meşale, en çok da insana rehber olmuş bir şimal yıldızıdır. Çok yazıldı, çok çizildi, çokça anıldı Yunus… Lakin ona gönüldaşlık eden Sezai Karakoç kadar onu daha iyi anlatan olmadı belki de.
Karakoç, bir çağ yangınıyla başlar eserine. Devrin fotoğrafını akademik bir nazarla irdeleyen Karakoç;öncelikle Moğol enkazına, Haçlı seferlerineve iç buhranların Anadolu coğrafyasındaki kalıntılarına dikkat çeker. Böyle bir çağ yangınından geriye kalan Selçuklunun bu topraklarda neşvünema bulmaya başlayan İslam’ın koruyucu ve imar edici rolünü üstlendiğini hatırlatır. Halkın içinden çıkan bir yönetim olarak Selçuklunun “her eserinin bittiği yerde gönüller inşa edildiğini” ima eder. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasını kendine görev bilmiş son şehzade titizliğiyle faaliyetlerine devam eden Selçuklu, Osmanlı için sağlam bir temel atmış, aydınlık kapılar açmıştır. Karakoç’un bu manzarayı tasvir eden cümlesi benzersizdir: Anadolu, Selçuk kartalının kanatları altında bir güvercin yuvasıydı (s.8).
Karakoç’a göre vakti sabaha ayarlı bir şafak ayinidir Selçuklu. Dolayısıyla misyonu Haçlı ve Moğol sonrası açılan yaraları bu güvercin yuvasında sağaltmak, Anadolu’nun kendi manevi zırhı olan “metafizik kalkan”ı olmaktır. Anadolu’nun sosyal, tarihî ve ruhî Rönesans’ı 13. ve 14. asırda gerçekleşmiş; Mevlânâ, Hacı Bektaş, Hacı Bayram-ı Veli gibi manevi önderler sayesinde bu hareket sağlam zeminlere oturmuştur. Karakoç’a göre Selçuklu, Anadolu’nun otarşik medeniyetidir.Bu dönemde ataların misyonu ya olmak ya ölmektir.
Yunus’un çağdaşı Mevlânâ, Anadolu’nun metafizik mimarıdır. O, alt şuurda manevi bir tabip, fikir atlasında vazgeçilmez bir sultan, gelecek güzel günlerin muştusudur. Gönülleri arındıran bir ışık, yolcular için dağ başında yakılmış bir ateştir.
Tıpkı diğer manevi öncüler gibi Yunus da bu asırda Anadolu’da atmış bir şafak, gök kubbeye asılmış bir kandil, gönüllere doğmuş bir güneştir. Karakoç’a göre Yunus, çağın ortaya çıkardığı bir önderdir. Aksiyonun en saf haliyle o dönemde millete hız ve yön vermiştir. Akıncı dervişlerin Anadolu’dan Balkanlara uzanan çileli yolu, büyük Osmanlıyı müjdeleyen esas kıvılcım olmuştur.
Yunus ve Mevlana’ların devrini, tefrikasız asırolarak tanımlayan Karakoç, bu dervişlerin dar ekollerin adamı olmayarak İslam’ın duyuş, düşünüş ve inanç alemini bütüncül bir bakışla yansıtmaya çalıştıklarına dikkat çeker. Bu bağlamda Yunus “sen-ben”kavgasından uzak, polemik yaratmadan “gerçek dava”sına sahip çıkmış bir derviştir:

“Ben gelmedim davi için
Benim işim sevi için”

Davasını “aşk”a dönüştüren bir “aşık”tır Yunus. Efsanelere karışan yönüyle o “baştan başa bir epopedir” (s.25). Karakoç, Anadolu dervişleri için kullanılan “Horasan erenleri” tanımlamasına da açıklık getirir. Egzotik bir yeni doğuş’u sembolize eden “Horasan erenleri” tanımlamasını “masalsı” bulan Karakoç, bunu dönem itibariyle İslam ve ilim merkezi olma özelliğinden kaynaklandığı, İslam sitesi olma noktasında Batı için Roma ve Atina ne ise Horasan’ın da onu ifade ettiğini söyler.
Yunus’un şairliğini değerlendiren Karakoç, onu “gök sofrasından beslenen şair” olarak tanımlar. Bu tanımlama hiç şüphesiz ki büyük bir payeye işarettir. Bu ifade,şiirin kutsal söze yaklaşan boyutu ile şairin şuurlu hallerine yapılmış bir telmih olarak okuduğunda kastedilen anlamın ne kadar derin olduğu görülecektir. İdeal bir şair derviş portresi olarak tanıtılan Yunus, tabii şiirin en güzel örneklerini vermiştir. Onun şiiri bir ufuk edebiyatının ürünüdür. Şiirinin çift boyutlu olduğunu söyleyen Karakoç hem dava hem sanat bağlamında güçlü bir temsilîyet taşıdığına vurgu yapar.
Yunus’un şiir mi, fikir mi veya dava mı şiir mi ikilemine muhatap olduğu Hacı Bektaş’la yaşadığıhadisededergâha intisap etmeyerek yolunun şiir olduğunu göstermiştir. Taptuk Emre’yi ziyaretinde şeyhinin kendisi için sarf ettiği “Yunus bizim halifemiz olmadıysa da yine bizimdir. Bizim şairimizdir, başka yolların değil, bizim yolun şairidir” (s.33). Bu tespit, daha doğrusu bu kabullenmişlik hali bize Yunus’un şiir yolunda kendince bir yol tuttuğunu göstermektedir.


“Ben bende demen, bende değilem
Bir ben vardır bende, benden içeru”


Yunus, mavivadan yani eşyadan soyutlandıkça kendi yeni ben’ine daha çok iltica etmiş, şiirin ideasını yakalayarak varlık planında aslî kimliğine rücu etmiştir. Kâinat, onun şiirinde her yönüyle yaratıcısına giden bir sebeptir. Karakoç, Yunus’un şiirini çağıyla uyumlu hatta “çağ içinde çelikleşen bir şiir” (s.40) olarak görür. Bir ülküyü dile getiren şiirleri, öz ve biçim bakımından her ne kadar uyumluysa da asıl derdi özdür. Metafizik öncelikle söylenen şiirlerinde tematik hassasiyet hemen kendini belli eder:


“Ballar balını buldum
Kovanım yağma olsun”


Yunus’un şiirinde tasavvufi öz ile sanat iç içe geçmiş bir bütün olarak karşımıza çıkar. Ne tamamen sanatsal olana teslim etmiştir şiirini, ne de büsbütün fikrin emrine vermiştir. O şiirlerinde uyumlu ve tamamlanmış bir tablo halinde akan Sakarya’nın tabii melodilerini dillendirmiş gibidir. Karakoç’a göre şiirinde hem bir iç yılgınlık hem de tabiata özgü bir sevinç vardır. Aslında “garip bir derviş”tir ve bunu hiçbir zaman aklından çıkarmaz.


“Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin”


Yunus’un şiirindeki bu “gariplik yalnızlık” dünyaya özgü bir yalnızlıktır. Özlenen ve asli olana dönünceye kadar yaşanacak bir ruh halidir. Bu nedenledir ki şiirlerindeki ölüm temi, iç ürpertici bir perspektifle sunulmuş, inanç potasında bu tema ehlileştirilerek aktarılmıştır. Yunus, yeniden var olmayı, şüpheden kurtulmayı murat ettiğinden şiirleriyle çağa yön vermeyi tercih etmiştir. O “her şiirinde derdini haykırır aslında” (s.43). Bu nedenle Yunus’un ölüm ve mezarlık imgesi, ruhun metropolü olarak gösterilmiştir. Bu bağlamda Yunus’un şiirindeki ölüm, halihazırdaki hayattan daha canlı, daha diri bir hayattır (s.44). Ölüm, metafizik öz itibariyle ipek böceğinin kozasından sıyrılıp kelebeğe dönüşmesidir. Bu bakımdan ölüm, kemale doğru gidişin doğum sancısıdır.


“Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler ne bir haber verirler”


Yunus’un şiirlerindeki ölüm temini, ten hazlarına vurulacak bir gem olarak yorumlayan Karakoç; gurbet, gariplik, dünya sürgünü ve yalnızlık kavramlarının bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini söyler. Yunus’un şiirindeki “metafizik düşüncelerle ölüm ötesine bakış ondaki günlük idrak akışını iptal etmemiş, felce uğratmamış, gölgelememiş ve karartmamıştır”. Yunus’un radikal bir çıplaklıkla söylediği:
“Ne beslersin bu teni
Sinde kuş kurt yer gider” mısraları bu yönüyle oldukça çarpıcıdır.
Yunus’un dillere pelesenk olmuş şiirlerinden biri olan “Dertli Dolap” şiirini poetik açıdan kıymetli bulan Karakoç, nihayetinde şair inleyen dertli bir dolaptır, der. Mevlana’nın “Dinle Neyden” beyitleriyle Yunus’un “Dertli Dolap”ı biçim bakımından farklı, biçem bakımından hemen hemen aynıdır. O, süfli ve ulvi olanı şöyle ifade eder:


“Suyum alçaktan çekerim
Dönüp yükseğe dökerim…
Ben usanmaz ozanım
Derdim vardır inilerim”


Yunus’un şiirinde genel olarak İslam’ın ve İslam kültürünün kazanımları yer alır. Şiiri geleneği ve geleceği müjdeler mahiyettedir. Şathiyelerindeki irrasyonel söylemlerle ters yüz edişler dahi bu bağlamda şiirin nasıl söylenmesi gerektiğini gösteren bir ayna hüviyetindedir.
Şiirlerinde mutlak varlık ve O’nun arza yansıyan sıfatları vardır. Onun şiirlerinde tarif ettiği insan, yaratılış gayesi olan ilâhî ahlâka ulaşmış, üstün özelliklerle donanmış insan-ı kamildir. Aslolanfitrî olana dönüştür. Yunus, her ne söylemiş ise tevhidi bir nazarla görüp söylemiştir. Onu baki kılan şiirindeki bu bakış ve söyleyiştir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yol Oldur Ki Doğru Vara / Şeref Akbaba
Aforizmalar / Naz
Hanende Melek’in Hüseyin Avni’si / Mustafa Uğurlu
Çakır Gözlü Çocuklar / Müjdat Er
Yol Telaşı / Emrah Bilge Merdivan
Tümünü Göster