Kapı

Besmele, sözün kapısı.

Bâb-üs-Selâm, Bâb-ün-Nebî, Bâb-üs-Safa ve diğer güzide girişleriyle Kâbe’nin kapıları, bilindik bir yer sıcaklığıyla karşılar müminleri. Mescid-i Nebevi, El-Halil gibi şehre giriş kapıları olan Kudüs’teki Mescid-i Aksa… Her biri, ruhları kendine çeker ve uğurlarken derler ki; “kalbiniz burada, yine gelin.” 

Hak kapısı olan çarşılar, dükkânlar. Devlet kapısı ve el kapısı gibi anlam yüklü betimlemeler. Tac Mahal, cümle kapısı, kale ve saray ve köşk kapısı gibi malum olanlar.

Kadim zamanlarda şehirlere belli kapılardan girilirdi. Tıpkı Erzurum’da hala semt isimleri olarak yaşayan Tebriz Kapı, Gürcü Kapı, Erzincan Kapı gibi. Hudut kapıları, ülkelere girişte geçmişte olduğu gibi bugün de işlevini sürdürür. Her bireyin huzur mekânı olmasını istediğimiz evlerin kapıları ve diğerleri.

İlk defa gittiğiniz bir şehrin sokaklarında yürürken kapılara hiç dikkat ettiniz mi? Ev kapılarına, dükkân kapılarına, cami ve diğer tarihi eserlerin kapılarına.

Kapılar, ilk göze çarpan ayrıntısıdır yapıların. Lisan-ı hal ile derler ki: “Süslemeliyim ya da sadeyim, fark etmez. Ben olmadan giremezsiniz içeriye.” Baktın, gördün, seyrettin belki ama girmek için dur, bekle. Kapı, yapının mahremiyetinin başlangıç noktası, sınır çizgisi. Öyle serazat girilmez içeriye. Kapı çalınır, tokmak vurulur, seslenilir…

Kapının önünde misin ardında mısın? Bekleyen misin bekleten mi? Çalan mısın, cevap veren mi? Arayan mısın, aranan mı? Kapının önündeysen eğer… Açılmasını beklersin.  Bir çabadır kapıyı çalmak, kabulediliştir… Kapının ardındaysan ya açar ya bekletirsin. Yönelirsin kapıya gelene… Hem kapıyı açarsın hem gönül kapısını açarsın. Birincisini, ikincisini, bazen her ikisini de kapattığın olur.  Kapıyı çalmak, kabul edilmeyi beklemek bu yüzden kıymetlidir.

Kapı kapı dolaştın mı hiç? Bulmak için yana yana; bir sevgili, bir arkadaş. Belki hesap sorulacak biri için değdi mi elin zil düğmelerine ya da kapı tokmaklarına? Kapı yüzleştirir bizi başkalarıyla olduğu kadar kendimizle de. Her şey gün yüzüne çıkınca, her ne ile karşılaştıysan, yaşanmamış saymak imkansızdır olanı biteni.

Sen aradıkça açılır kapılar. Belki Şafi isminin tecelli edeceği kapıdır aradığın. Belki ilimdir. Yolun başındadır kendini arayan. İnsan kendini bulamadan alemle barışamaz, evrendeki birliğe katılamaz. Kendi olmadan birlik olamaz insan. Önüne varmadan çalması gereken ilk kapının bu kapı olduğunu anlayamaz. Hakikate ulaşmanın en kısa yolu içindeki kapıları açabilmektir. İnsan, dış dünyadaki kapıları zorlayarak girebilir belki, içeri. İçindeki kapılara sıra gelince neden korkar? Açtığımızda göreceğimiz endişelendirir bizi de, ondan.

Kapıların da dilleri vardır. Kapıdan girişte hemen anlaşılıverir huzur veya kasvet. Eşyalara siner yaşayanların enerjisi. Kapı ağır açılır bazı evlerde, bu evlerin kapısını çalmaya varmaz elin. Çabucak çıkmak istersin, samimiyetin havada asılı kalır, üşür yüreğin. Çarpılınca bir kapı, öfkeye tercüman olur. Şefkatle uyutulan bir çocuğun oda kapısı ise usulca kapatılır.

Kapıların dili vardır, yaşamdan öğrenilmiş. Sözsüz ve sessiz, hal dili, hani.

 Sırdır kapılar. Hem saklayandır sırları kapılar, hem ortalığa saçıveren. Eğer saklayansa sırları, kilidi gibi; bir kapı bu sırrı asla söylemez. Sen okursun hal dilinden. Bazıları da cilalıdır, süslüdür, hatta davetkârdır. Ardlarında kim bilir neler saklarlar? Ne vardır o kapıların ardında? Yusuf’un, Züleyha’nın tuzağından kaçmak için koştuğu kapı… İffet kapısı. İmtihanın kazanıldığı, ancak iftirayla zindana açılan kapı… Sırlı bir rüyanın yorumuyla zindandan vezirliğe açılan kapı. Hayat kapılardan geçiştir ve kapıların neye açılacağını bilemeyiz.

Kafesteki kuş nasıl gözler kapıyı? Açık buldu mu uçuverir. Bir mahpus ilk adımını atarken hapishaneye; kapı, özgürlüğe kapanıverir. Kafesteki kuşu da mahpustan mı saymalı acaba?

Vakti vardır kapıyı çalmanın. Musa ve Harun alışık olmadığı bir saatte Firavun’un kapısını çalmışlardı. Firavun’u korkutmaya yetmişti bu çalış.

Gece ve kapı. Gece çalınan kapı ürkütür bizi, hayra yoramayız. Geç vakit olağanüstü bir durum yoksa kimsenin kapısına ilişmeyiz. Çok korkmuşsak ancak, çalarız geç vakit kapıları… Sabahın aydınlığıyla açılır kapılar. Kapı açılmıyorsa merak eder, sorar öğreniriz. 

Anne, dünyaya açılan kapımız. Hayatımız boyunca karşımıza çıkan kapıları nasıl açacağımızın bilgisi ve de anahtarı belki de.

Dost kapısı en nadir bulunan kapılardan biri. Dostun bağrı genişse gökyüzü gibi gelir sana. Kapısından girdin mi azalır yüklerinin ağırlığı, hafiflersin. O, senin kapını çaldığında hazır mısın onun yüklerini almaya, omuz vermeye, sır tutmaya?

Hastane kapısında zordur bekleyiş. Ümitle beraber korku da salınır koridorlarında çünkü. Girenlerin kaçı sağ çıktı bu kapıdan?  Ölüm kaç kez dokundu bu kapıya?

Gece ve gündüz: Döner kapı. Devir daim şaşmaz. Gece sakinliğin, gizliliğin, dinlenmenin, tefekkürün kapısı. Güneşle birlikte uyanış, devinim başlar; ekmek kapısı aranır. Bu kapı kimine topraktır; altında gizlidir tohumlar, kökler, madenler… Kilitli kapı. Aralamak için kaz, sür, tohum at; bekle. Kimi yük taşıyarak, kimi öğreterek, kimi icat ederek aralar o kapıyı.

Eski mahallelerde, o kadirşinas insanların yaşadığı mahallelerde, evlerin kapıları hoş geldin der, sahibinden önce. Kapının açılışıyla hoş bir serinlik vurur yüze. Tokmakların kullanıldığı zamanlarda kapı tokmaklarının vuruluşundan anlarmış ev sahibi, gelenin cinsiyetini. Ona göre karşılarmış misafirini.

Eşiğinde kedilerin uyukladığı, kadınların kapı ağzında sohbet ettiği kapılar hızla dönüşüyor tek tipliğe. Şahit olduğu her şeyle ben hala buradayım diyen kapıların, pazar çantasını taşırken kan ter içinde kalıp, sırtını yaslayarak soluklanan teyze oluyor, tek dokunanı.

Zile kısa aralıklarla ve uzun uzun basışımız sabırsızlığımızın; üst üste kilitler, kapı merceği, çelik kapılar güven duygusunun aramızdan çekildiğinin işaretleri. Birbirinin aynı kapılar da bu soğuk beton binalarda yüz yüze bakarak küs gibi eskiyip gidiyorlar. Bayramda kim bilir nasıl kahırlanır zili hiç çalınmayan kapıların sahipleri? Bayram şekerleri şekerlikte kalır; kolonya, şişesinde. Yaşlı ve yorgun bir beden pencere kenarındaki koltukta uyuklar.

Okuruz bir şehri, kapıların dilinden. Gideni, yiteni, yerine geleni okuruz bir kapının dilinden. Çift kanatlı kapılar gönlü geniş insanların kucağı gibi. Koruyucu bir kartalın kanatları gibi. Seni misafir ederim, açsan doyururum, üşüdüysen ısıtırım, korktuysan güven veririm der gibi. Bir kervansaray kapısıysa konuklarını kucaklamanın verdiği onurla, dimdik karşılar sizi.

Bazı kapılar seyrettirir kendini. Bir caminin kapısında başlar haşmet; önce sarsar, silkeler, sanki der ki, “kendine gel!” Sonra ruhumuzu kucaklar, ferahlıkla kuşatır daralan göğsümüzü. Nuri Pakdil çok etkilendiği İnce Minareli Medrese’nin kapısı için şu ifadeleri kullanır : “İnce Minareli Camiinin kapısında: Varoluş Yasaları ayetler yazılı mermerler, gökkuşağı gibi sarılmıştır kapıya: kapı, gökten inen bu Varoluş Yasaları ayetlerini, adeta kuşanmıştır: bu kapı, yeryüzünü fethe çıkmak için, bir buyruk bekler sanki: Konya’da albenili, sevinçli, gene de acılı gökyüzü.”

Rabbin kapısı ne ile çalınır? Dışarıda güçlü görünmek için takılan maskelerin çıkarılıp, acizlik ifademizin en yakıştığı kapı. Süslü cümlelerin hepsini bir ah biçer. Yaradanla aramıza koyduğumuz bütün dünyevi türevler, gözyaşıyla asıl yerlerine döner. Her şeyi yerli yerine koymadığında dağılır insan. Toparlanılacak yegâne kapı bu kapıdır.

“Git gönül kapısında otur, bekle. Gizli sevgili ya gece yarısı ya da seher vakti gelir.” diyor Mevlana. Bizi en çok zorlayan kapı bu, gönül kapısı. Belki özgürlüğün başlangıcıdır bu kapı, kim bilebilir. Baki, şiirlerinde aşığın yaşlı gözlerinin, kapı halkası gibi/şeklinde sevgilinin kapısında olduğunu söyler. Beklerken arınır insan o kapıda, kurtulur yükünün fazlalığından. Gönlündekilerle o kapıdan sığamazsın. Hafiflemedikçe, arınmadıkça.

“Taptuk’un tapusunda/Kul olduk kapısında/Yunus miskin çiğ idik/Piştik elhamdülillah”

der derviş Yunus. Hakikati arayanlar kapıyı bulduklarında, zor olanın kapıyı bulmak değil kapıda kalabilmek olduğunu fark ederler. Ne içeride kalabilen ne dışarıda durabilen, Yunus gibi, eşikte bekler insan. Sınavı geçmek, kapıdan içeri girebilmektir. Kapının kendi içine açıldığını fark edebilmektir. Seni sıkan içindeki karanlık. Dışarısı aydınlıkken karanlıkta kalmaya kim tahammül edebilir? Gönülden sızmayan ışık ancak önünü aydınlatır, gönülden sızansa çağları. Kapıda olmak yolda olmaktır, daha doğrusu aramaktır kadim olanı, verileni. Bize düşen belki hep aramaktır.

“Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;
Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.
İçeride bir has oda, yeri samur döşeli;
Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.”

dizeleriyle ölüm kapısından geçişi anlatır Necip Fazıl. Bizi bir yerlerde bekleyen o gizemli kapıyı. Açılıp kapanıyor her gün. Fuzûlî, “Dünya kapısından eğilerek çıkmanın vaktidir.”  diyerek anlatmış ölümü. Şöyle söylemiş dünya sürgünündeki tek başınalığını:

“Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”

“Kapı aralığından baktığımda görebildiğim en güzel şeydir; yaşamak.” diyor Cahit Zarifoğlu. Kapılar yaşama açılır. İçi de dışı da yaşamdır kapının. Sahiplerinin, yirmi beş yıl arayla kapısından çıkıp bir daha dönmedikleri ev… Sorsak sana, bir kapıyı ne eskitebilir? Şöyle dediğini duyar gibiyim: “Yağmurdan, rüzgardan eskimez kapı/ onu yorar/ gün doğup batarken bir kez bile açılmamak.” Bu kimsesiz evi kucaklayan sarmaşık, şefkatin tablosunu çiziyor. Kapı tokmağına uzanmış sarmaşık, tutmuş omzundan kapının. Yeşil gövdesiyle yorgunluğunu almış, yaşam burda işte. Zamanla bir olacaklar. Şahit oldukça sevince ve zorluğa hemhal olacaklar.

Veysel’in söz kapısını da aralayıverelim şöyle bir ve yürüyelim:

“Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece”
Velhasıl, menzil ırak; yol uzun.
Sonsuzluk kapısına değin.
Yürüyüşe devam…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Biraz Tarih Katarak / Şeref Akbaba
Aforizmalar / Naz
Bir Reçete Olarak Soljenitsin / Enes Güllü
Yalınayak / Nihan Feyza Lezgioğlu
Güllü Yemeni / Fatma Balcı
Tümünü Göster