Yunus’tan Karacaoğlan’a Bir “Ozan Şair”: Alaaddin Soykan

Alaattin Soykan öldü diyeler. Cümle şuara kırk günden sonra duyalar. Belli ki soğuk su ile yuyalar. Yunus olanı Yunus diliyle yolculamak vardır kaderde. Bir yaşarken duydum adını bir de öldüğünde. Karşıdan karşıya geçerken kimsenin cümlesi onun adına değmedi. İtiraf ediyorum, benim bile. Elimizde bir bakraç soğuk su guraba için teneşir önünde bekliyoruz. Tebeşir ehli olmak zor teneşir ehli olmak kolay ne de olsa. Alâeddin Soykan Yunus gibi öldü. Hayatında taşıdığı ölüm imgelerini bir ân içerisine bırakıp gitti. İsmini en çok şair Arif Dülger’den duyardım. Ne hastalığına yetişebildim ne ölümüne. Halbuki bizim gürültüye boğduğumuz dünyada Alâeddin Soykan diye bir Yunus, bir Karacaoğlan yaşarmış. Hem de Yunus’un imamı, Karacaoğlan’ın hafız olanı. Kendisi ile ilgili yazı yazanlara baktım, ilk gözüme çarpan yine önden giden bir atlı: A. Vahap Akbaş. Kütüphanemdeki “Doru Özlem” kitabının ilk baskısını alıp alıp yerine koyuyorum. 1985 tarihli Akabe yayınlarından çıkmış. Bir de Beyan Yayınları şiir dizisinden 1997 yılında çıkan “Vay Sevda Karam” kitabı var. Ozanlık geleneğinin Aşık Veysel’le sona erdiğini birileri söyleyedursun, Abdürrahim Karakoç’la beraber Alâeddin Soykan çağdaş ve kentli ozan dilini yeniden diriltip yorumlayan şairlerden olmuşlardır. “Şair Ozan” dersek ne söylediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Şuraya bakınız, şu Fevzi Çakmak bulvarından geçen yorgun şairin dingin yüreğine: “Fevzi Çakmak Bulvarında akşam üstleri/ Olanca kız gözü çakmak çakmaktı/ Çıra doğanların anadan işi/ Evli olsun bekar olsun gayri yanmaktı.” Karacaoğlan olsaydı ve onun yolu düşseydi Fevzi Çakmak Bulvarı’na acaba uğru nakışlı, balaban bakışlı, yayla çiçeği kokuşlu Elif’leri nasıl görürdü? Bir de bulvara incecikten bir kar yağıyorsa tabi. Çırası kim bilir nasıl tutuşurdu. Alâeddin Soykan’ın şiir başlıklar ve şiirinde kullandığı kelimeler de bir o kadar muharrik. Hem yakıcı hem de harekete geçirici anlamıyla öyle. İnsan yanmadıktan sonra kolay kolay harekete geçer mi hiç? Bir de “Vay Sevda Karam” kitabındaki şu bölüm başlığına bakar mısınız: “Karanlıkların Ucuna Horoz Zerketmek” Bir şairin imge dünyasını, hayal iklimini anlayabilmek için bu başlık bile tek başına yeterlidir. Ya şu başlıklara ne demeli: “Ve Dalına Özlemlerin Üveyik Serpmek.”, “Harlı Güzde Bahar Pişmek”, “Dalından Şiir Düşürmek”, “Dallarda Akşam Serçelemesi”, “Bir Kuşluğu Büyüyorum”, “Kuş Sesi Dermek” …Yazılan şiirin bütün enerjisini bu başlıklarda görmek mümkün. Geleneksel halk şiirinde kolektif zaman, mekân, tabiat ve klişe duyuşlara nispeten Alâeddin Soykan şiirinde kendine özgü bir orjinallik dikkat çekiyor. Soykan söylemenin bütün imkânlarını şiirinde ustalıkla kullanıyor. Kelimelerinde Türkçe’nin bütün duruluğunu hiçbir yere yaslanmadan okuyucuya hissettirebiliyor. Kepenek, engerek,  güdük, tünek, zemheri, döl, döş, ürkünç, hurdahaş, ur, sağalmak, mut, ülkü, ozan, tığ, sevi, tan, od, ibibik, arya, bun, şavk, angarya, dalamak, abanmak, kala, sağmak, erek, yâr, zülüf, imbat, atça, çıtkırıldım, pusat, suna, imbik, imge, ivme, hamur, nidem, kehribar, doruk, alkım, pankart, germek, tetik, kuşmakam, nevruz, balkımak, ergin, yağız, yad, hasret, uğul uğul, ala, dadanmak, hoyrat, leylim, bencileyin, egemen, dilimay, lâl, kav, köz, uçarı, onmak, usulluk, sapmak, kırağı, engebe, sökün, kâkül, çimmek, cümbüş, çavlan, kişnemek, fora, paylamak, pusmak, bellemek, harlı, yel, hışım, hayın, ilenç, değgin, sağaltmak, şahan, umarsız, mahmur, yılışık, nacak, tünemek, veryansın, yabanıl, mayhoş, değirmi, evlek, payanda, sevda karam, hamarat, suboyu, yakamoz, eşlik, alımlı, söğüt, kaval, kavak, mahmuz, uskur, kerempeni, nihavent, görkem, heybet, mercan, mürdüm, ispinoz, şakımak, üveyik, izdüşüm, tıkız, granit, çark, dönence, kervan, afat, davar, benek, ihvan, im, hırka, şal, çiğdem, tomurcuk, ivecen, pınar, çeşme, ceylan, cılk, sinsi, gayri, tozumak, gümrah, aparmak, elveriş, fışkın, karakış, ilkyaz, çıra, leylak, salınmak, yalaz, kırkikindi, şimşek, esrik, mahur, tuval, tül, şakımak, türkü, iğreti, intihar, kirmen, gurup, yermek, töz, servilik, hare, yosma, devimlenmek, yalvaç, avaz, yekinmek, salkımsöğüt, banılmış, mazgal, alnaç, dişbudak, can havli, tortu, komak, us, yamçı, kır, billur, kuşipek, kuz, abdal, yapyalap, yumru, pençe, matara, balkımak, kümülüs, sıla, şuh, derilmek, yeğni, gonca, vira, ezinç…Bu kelimeler Alâeddin Soykan’ın kilim diye dokuduğu şiirin ipleri ve renkleri. Ulu dağların başında söylemeyi hayal ettiği türkünün yankıları ve sesleri. Tabiata ve yaşadığı coğrafyaya ve kültüre selama durmuş mısralara ruh katan kelimeler bunlar.

Şairin bir dönem din görevlisi olarak çalıştığını, İmam-Hatiplik yaptığını dikkate aldığımızda kelimelerini ne denli din dilinin etkisinden koruyabildiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Tasavvufun Leyla aşamasından Mevla seviyesine doğru sessiz ama heyecanını canlı tutan bir yolculuk seziliyor. “Vay Sevda Karam” kitabında bir din adamının kaleminden çıktığı intibaı verecek, telkin ve vaaz havasını çağrıştıran bir dizeye rastlamıyoruz. Leyla ile Mevla arasındaki ruhsal salınımına şairin şu mısraları canlı birer tanık gibi: “Vaktin diri memesini/ Pençe dişler gibi emen/ Barış çocukları ergin/ Süt kokulu yarınların/ Şafak müritleri yağız/ Şuranızı hoplatan o/ Neyse ben ona yâr yandım.” (Ben O Belaya Yâr Yandım-Vay Sevda Karam-s. 23)

Doru bir özlemle şairimizi anıyor ve arıyoruz. Ruhu şâd olsun.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Pınarhisar’dan Gelen Mektup / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar / 106 / Şiraze
Aforizmalar / Naz
Şehir ve Modern veya Eski Şehirlerin Yeni İşleri... / Necmettin Evci
Derin Çizgiler / Seher Özden Bozkurt
Tümünü Göster