Beklenen

Çocukluğumuzdu. Ölmeye başlayan mahalle sebzeciliğinin son örnek şahsiyetlerindendi. Üç tekerlekli tablasıyla, geçkin yaşıyla hayata direnmeye çalışır; yokuş yukarı yaz kış demeden haftada en az iki kere mahallemize uğrardı. Fakat ne vakitte geleceğini kestiremezdik.

Bazen bir ikindi üzeri, bazen öğle sıcağında; sokağın henüz başındayken sesi duyulurdu. Kimse ismini merak etmez, öğrenmek de istemezdi. O bizim mahallenin “Geldi Haa”cı “Koca” sıydı. Geldi haa… Yayla, yayla yayla. Yayla gabak geldi haaa… Taze faaasilyaa…

Bu ses sokakta yankılandığında evimizde bir hareket başlar; annem, ablam buzdolabının üstüne veya televizyon sehpasının çekmecesine bu anlar için koydukları parayı hemen denk­leştirir, kapıya çıkarlardı. Gerçi paramız olmazsa veresiye de verir, kimseyi geri çevirmezdi. Mahallenin sakini gibiydi, herkes onu pek severdi.

Evimizin önü, bizim sokağın sonuydu. Çoğu zaman durak niyetine tablasını yere bırakır, beş dakika soluklanır, alışveriş yapacak olan varsa, geldiğini geç duydularsa bir müddet beklerdi. Çok yaşlıydı. Yüzünde yılların biriktirdiği derin kırışıklıklar, hayatı öyle meşakkatli, öyle çileli yaşadığını haykırıyordu âdeta. Ayağında eskimiş bir kara lastik, bacağında kara şalvar, üstün­de ise yaz kış değiştirmediği yeşil beyaz bir oduncu gömleği vardı. Kül rengi seyrelmiş saçları, güneşte yanmış yüzü ve dudaklarının arasından pek eksik etmediği sigarasıyla sararmış bir tablo gibi duruyordu karşımızda. İşte şu sigara, bu tablonun son dokunuşu, son fırçası gibiy­di. Bu garip tabloda şu meret olmasa, eksik kalsa ne olurdu sanki.

Yorgundu hep. Hele tablasına gövdesini verip saatlerce yol yürüdüğünden takati kalmazdı konuşmaya. Konuşsa da ne söylediğini anlamak epey güçtü. Dişleri onu birer birer terketmiş, gönlü gibi, yuvası gibi, ağzının içi de bomboş kalmıştı. Ağzının iki tarafında bir başına bek­leyen köpek dişleri, ömrünün sonbaharını kışa devirmeye ramak kalmış bu adamın yegane dişleriydi.

Hakkında pek fazla bir şey de bilmezdik hani. Tablasını durdurduğu ve sırtını evimizin duva­rına yasladığı bir gün, dayanamayıp sordum.

-Neden hâlâ dayı?

Yüzüme baktı. Dediğimi anlamadı.

-Haa?

Hazırlıklıydım. Üşenmeden tekrarladım.

-Yani artık dinlensen, zor olmuyor mu sana bu yaşta çalışmak?

Sustu. Başını önüne eğdi. Ne söyleyeceğini bilemedi. Belki de diyeceğini tarttı.

-Ah evlat, dediğin kadar kolay olsaydı keşke.

Tekrar bir nefes alıp diyeceğini tamamladı.

-Ben istemez miyim sanırsın bir köşede oturup sevdiklerimle vakit geçirmek. Sekiz çocuk büyüttüm, hepsini de şu gördüğün arabayla büyüttüm. Sekizi de yuva kurdu, meslek sahibi oldu. Ama bugün geldiğim noktada, sığındığım ve şefkatine sarıldığım yine bu sebze arabası oldu. Mevsimler değişti, yıllar geçip gitti lakin şu eski arabanın bana olan merhameti gram eksilmedi. Az veya çok bana nafakamı temin etti, sağ olsun. Bu kadar işte. Verdiği ser de sır da bu kadar. Derinden konuştuğu her halinden belliydi.

Üstelemedim ben de. Ne denilebilirdi ki? Kalktı. Sessiz sedasız gitti. Giderken aynı ses, aynı ton. Geldi haa…

Bir gün bizim mahallenin hemen çaprazındaki Tozkoparan Mahallesine işim düştü. Oraya gitmem için Çakallar Deresi’ne inmem, oradan sola dönerek Deli Kadir Sokağına girmem gerekirdi.

Bu sokak, küçük bir viyadüğe çıkar. Karşısı Tozkoparan. Viyadük’te Adana’dan gelen sulama kanalı var. Kanalın altı, bir köprü altı gibidir. Köprünün ayaklarında ara yollar ve insanların oturduğu barakalar… Siz bu isimleri okuyup da dağ başı falan sanmayın sakın, bunlar eski isimleri. Şimdi bildiğiniz mahalle içinde kalmıştır.

Neyse, sulama kanalını soluma aldım, karşıya geçme yolunu yarılamışken, bizim “Geldi Haa”cı tablasıyla çıkmasın mı karşıma! Hoppala. Nerden çıktın şimdi, unutmuştum seni ben. Hem bu mahallede gezmek de neyin nesi? Durup bir selam vereyim bari, diye kendi kendime söylenirken bana doğru yaklaştı. Ondan önce davranarak seslendim.

-Ne o dayı, hayırdır?

Tanımadı önce. Baktı yüzüme. Sonradan çıkardı . -Ha, sen misin? Ben de diyorum kim bu? Ne olsun iyidir, burası benim fakirhane.

Öyle derken gözüyle arkadaki sulama kanalı altına yapılan barakalardan birini gösteriyordu. Tastamam bir ev gibi… Benimki de laf işte. Fazla uzatmadım.

-Hadi hayırlı işler dayı.

-Sağ ol evlat, sağ ol. Ardına bile bakmadı, verdi sıcağa kendini.

Aradan uzun zaman geçti. Mahalle sesini duymaz oldu. Bazen eve gelip geçerken kapı önle­rine oturmuş kadınların konuşmaları kulağıma çalınırdı. Yine öyle oldu. Hastalanmış. Yatağa düşmüş. Üzerinde çok durmadım. Eski topraktır yine damlar nasılsa, diyordum. Ama eksikliği de hissedilmedi değil. Tarzı olan, sesi isminin yerini tutan biriydi sonuçta. Hasret kaldık sesine desem yeriydi. Bir gün abimle konuşurken bahsini açtım.

-Üç dört ay oldu uğramıyor, haberin var mı? Varmış. -Ohoo, sağır sultan duydu, sen duymadın mı?

Cidden meraklanmıştım. “Anlatsana” dedim. Oğlunu tanıyormuş. Hatta bizim güzergâhta minibüs şoförlüğü yapıyormuş. Ondan öğrenmiş. “Yaşı ilerlemişti zaten, hastalandı bir gün, iyileşemedi, gömdük babamı geçen hafta.” demiş. İçlenmiştim. İstemeden bir “vay be”çıkmış ağzımdan. Demek “koca” gitti haa! Mecburiyetini bırakıp, gün doğumlarını terk edip; sebze tablasını yetim koymuştu. Tablasının başına geçip son defa, “Hadi bakalım dostum!” diye­memişti.

Yüreğimi sızlattı acısı. Düşündüm. Neydi onu bize, komşularımıza sevdiren sebep? En saf, en duru haliyle mutfağımızın zerzevat ihtiyacını kapımıza kadar getirmesi mi; tepeden tırnağa kadar ruhuna işleyen esnaflığı mı? Bir insanı sevmek için çok da sebep aramaya lüzum yok değil mi?

O gün bu gündür, mahallemize sebzeci uğramıyor. Kimse, onun boşluğunu doldurmaya yeltenmedi bile. Ya da yeryüzünün evlatları, onun ölümünden bir merhamet hikâyesini kalp­lerinin bam teline dokundurarak hatırasına saygı gösterdiler.

Ve bizler. Ellerimizde pazar arabalarıyla bazen salı pazarına, bazen de cumartesi pazarına gidiyoruz artık. Ama bu garip ihtiyarı hiç unutmadım tabii. Şimdi zamanlı zamansız, yolda izde nerede bir sebzeci görsem hâlâ sesi kulağımda. “Geldi haa.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -102 / Şiraze
Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında / Enes Güllü
Irmak Akarak İçim / Güven Fatsa
Şehir Düşüyor, Ben Üşüyorum / Ali Bal
Derviş Günlüğü / Hüseyin Çolak
Tümünü Göster