İlk Telaş, Son Şaşkınlık

Bilememekle bulamamak arasına sıkışmış telaşlarım oldu.

Hep “Şimdi ne olacak, ne olacağım” şaşkınlığı ile yaşa­yıp durdum. Dıştan sakin, durgun hatta biraz dervişçe gözüktüğüme bakmayın, içimde bir telaş bir şaşkınlık ki sormayın. Sona kalmanın, kapıyı açamamanın, dışarıda kalmanın telaşı. Geç kalmanın, ulaşamama­nın, bulamamanın, buluşamamanın, başaramamanın şaşkınlığı!

İşte her şey su gibi akıyor. Su zaman gibi, zaman su gibi akıyor. Hayat takvim yapraklarında gün gün eriyip, yıl yıl tükeniyor. Bir de bakıyoruz ki ömrün sonuna gelmişiz. Süre bitmiş, vakit tamam. Son perde de kapanıyor. Oysa daha ne çok hayallerimiz, ne çok ümitlerimiz, kurgularımız vardı. Yalnız veya birlikte, ne çok şeye başlayacaktık daha. işte hepsi başlamadan bitti sanki. Başlangıcı olmayan bir son yaşarız sanki. Tükeniş hakikat adına kendisini işte böyle canlı, böyle hayal ve gerçek arası bir yerden hissettirir. Acı tatlı anılarıyla yaşanmış bütün zamanlar, belleğimizden süzülüp seçildikten sonra, geriye kalan hakikat değil de nedir? Tükenenin ben olduğumu, biraz da eşimin atmayı günah saydığı için biriktirdiği takvim yaprak­larından, dökülen, ağaran saçlarımdan anlıyorum. Zamanla birlikte, her bir şeyin rengi uçuyor, ağarıyor. Eriyor, sararıp soluyor. Bütün erimelerden, uçup gitme­lerden geriye hakikat kalıyorsa; bu hakikatin sonsuz, değişmez niteliğindendir. Varlığın hikmetine uygun bir amaç edinemezsek, hakikat adına derin yanılgılar yaşamak durumunda kalabiliriz. Koskoca bir ömrün sabun köpüğü gibi eriyip gittiği o son sınırda; kazanç olarak elimizde hiçlikten, bir tutam rüyadan başkası kalmaz, işte bütün ger­çekliğimiz bu kadarmış! Demek ki, bir hayali gerçek sanarak yaşayıp durduk bir ömür. Tüm somutluğu ile dünya gerçekliğini hayalmiş gibi yaşayanlara ne mutlu. Hem var hem yok. Bir an var bir bakmışsın yok. Varı yok bilerek, yoğu var bilerek bilince

mukayyet olmak ne güzel diyorum. Bunu burada anlamak pek mümkün olmuyor ne yazık ki. Anlasak da ruhu­muzun derinliğinde hissetmek mümkün olmuyor. Ama dönenin olmadığı, gidenin dönmediği bu yolun sonunda herkes anlaya­cak. Hepimiz bir gün anlayacağız. Amaçların önemsizleştiği, idealle­rin sönükleştiği aşamada, haki­kat kendini duyuracak. O katta, o aşamada, perdeler kapanırken ancak hakikat kendini duyurabilir. O gür, hikmetli, kudretli, sarıcı, sarsıcı ses ancak hakikatin ola­bilir. Onu duymak zorunda kala­cağız. Çünkü o gün bütün renkler silinecek, bütün sesler susacak. Bütün sözler sükût edecek. Bir tek hakikatin rengi görülecek, hakikatin sesi işitilecek. Hakikat var olacak. Varlık hakikate döne­cek. Varlık hakikate yönelecek. Zemin değişecek. Zaman değişe­cek. Ölçüler değişecek. Gerçek kavuşmalar, gerçek buluşmalar, umutlar; gerçek aşk, huzur orada, o aralıkta belli olacak. Hep yarım kalan, belki orada tamamlanacak. Ulaşılmayan orada yaklaşacak. Gerçek firak orada, vuslat orada.

Öyleyse ey gönlüm, gönül dostum, Bütün kaygılarından kuşkuların­dan sıyrılmaya bak. Çoğu şeylerin yarım kaldığı, olmadığı, yolunda gitmediği doğrudur. Doğruları hakikat boyutunda anlamaya çalış. Doğrudur bunca yaşanmışlı­ğa rağmen hiçbir şeye kavuşama­dığın; kavuşamadığını sandığın. Vaktinde varamadığın. Hep geç kaldığın doğrudur. Görmen gere­kenleri görmediğin.

Evet, bilememekle, bulamamak arasına sıkışmış telaşlarım oldu. Kendimi daha fazla bekletmeme- liyim, Aradığımı bulamadım. Ne bulduğumu bilemedim. Eksiğimi, yarımımı tamamlayamadım. Parçalandım, bölündüm, har par­çam bir yerde kaldı bütünlene- medim. Şairin dediği gibi aklım burada buz, kalbim orada ateş içinde kaldı. Kendime gelemedim, gülemedim. Bir yerim hep sönük, hep sökük kaldı. Bir yere erken vardığımda da geç

kaldığımda da alttan alta İçimde telaşlı bir kuşku dolanıp durdu. Bu dünyada emanetmişim gibi, geçlciymlşim gibi, her an götürülecekmlşim gibi yaşadım; kimseye diyemedim. Bir yürek sathını mekân tutama- mak ne çetindir bilseniz. Ne yapıp edip kendimi zorla, emrivakiiyle kabul ettirdiğim bir yerde hayatı­mı acemi, ödünç soluklanmalarla sürdürüyorum. En son şeyh efen­dinin bir sözü beni cesaretlendir­di. “Her namazınızı bir son namaz gibi kılacaksınız” Bu son nama­zım. Az sonra kıyamet kopabilir. Can kuşum benden uçabilir. Bu son kıyam, son secde, son dua! Bu son nefesim, son yazım, son kelimem. Az sonra kitaplardan bütün kelimeler silinecek. Bütün renkler

solacak, bu son bakışım. Gördüğüm son güzellikler. Son şekiller.

Şarkılar, sözler susacak sanıyo­rum. Son kez duyuyor, dinliyo­rum. Son yankı, son dalga, son kıyı, son deniz. Son kelime, son ritim. Son bulutlar da yağmur dök­meden çekip gider. Son kuşlar da yuvasına dönmüştür. Şaşmaz aralıklarla kıyıya serpilen dalga­lar, kederli son hışırtılarla uzak derinliklere çekilirler, işte güneş son kez batmıştır ve sanki artık doğmayacaktır. Ve yine sonsuz bir imkânın muştusu olarak son kez doğmaktadır, sanki hiç batmayacaktır. Dağları denizleri, mavi göğü, ağaçları, canlıları, aşkları, umutları ile dünya son kez uyanmaktadır. Son uyanış, son ürperiş, son beklenti, son umut, son nefes, son coşku ve son sonsuzluk. Son sonsuzluk mu dedim? işte burada dur ve içini, oradan açılan pencereye kulağını vererek öteyi dinle. Sonsuzluk insanın içine kadar sokulmuştur. Sonsuzluk insanın içindedir ve içkin duyumsayışlarla esenliği hissedilir. Ama ne çare ki dar, dargın halinle duyumsarsın onu.

Sınırlanmalarla, sıkıntılarla, gelgitlerle, iniş çıkışlarla, tamamlanmayan neyin varsa onunla, tüm eksiklikle­rinle hissedersin. Kimlleyin işte o bir türlü tamamlan­mayan, tam olamayan, oluşamayan, kavuşamayan, eksik, dökük yanlarının sürüp gideceğini ağır bir hüzünle hissettirerek. Kimlleyin yarı yolda bıraktığımız bazen bizi yarı yolda bırakan hayata karşı elimizden geleni yapmış bir insan rahatlığıyla kendimizi teselli ederiz. Benden bu kadar. Sonrası ne olursa olsun. Gerisi ne olursa olsun. Sonsuzluk bir sonda, bu sonda sıkışıp kalınca beni perişan ediyor. Her gün bir son yaşamak beni takatsiz bıraktı. Her gün ilk. Her gün son. İlk telaş, son şaşkınlık. Her bakış ilk ve her bakış son. ilk mavi, son karanlık. Yüzümde ilk ve son arası geliş gidişlerin esrarı, bakı­şımda birbirine karışan zamanların bulanıklığı var bunu da biliyorum, ilk ciddi soruya son ciddi cevap. Bu ilk ve son sarkacında var olduğunuzda; hayata, hakikate dair sorularınız da eksik olmuyor elbette. Orada hayatta, hakikatte, kendi benliğinizde inanmak, düşünmek adına soyut ne kadar zihinsel etki varsa birbirine karışıyor. Ama gerçekte karışmıyor ciddiyet ve hafiflik. Ama karışmıyor arzu ve ilgisizlik, karışmıyor duygu ve duygusuzluk, bilgi ve cehalet. Bulanıklığına, muğlaklığına rağmen içim serin sular gibi esenlik dolu. Serin sular kızgın katmanlar aralığından süzülüp geli­yor. Nasıl oluyor demeyin. Esenlik, canhıraş dayanmalarla amansız savaşımla­rın yaman hatlarından zor kurtuluyor. Yine nasıl olur demeyin? Böyle de olsa vardığınız son menzilde ken­dinizi sigaya çekiyorsunuz. Zihninizde, benlik katınızda yapıp ettiklerinizin dökümü. Her şeye karşın bu da mı son esenlik? Kimileyln son nefesime kadar kendimi tüm insanlığın ve tüm hakikatin esenliğine adayacak kadar hazır hissediyorum. Acaba son hissediş mi bu?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

119. SAYI / TEMMUZ-AĞUSTOS 2010 / Ay Vakti
Yaz Okumaları / Ay Vakti
İnsanlığın Ortak Vicdanı / Üzeyir Süğümlü
Cezada Elif Sözü / Naz
Sancı Kuytu / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster