Uzlaşma

Siyasal, kültürel etkileriyle ‘uzlaşma’ kavramı, son yaşananlarla ilişkilendirilerek sıcak gündemin ortasına yerleşti. Belki, “kimi çevrelerce gündeme yerleştirilmeye çalışıldı” dense, gelişmele­rin akışına daha uygun ifadelendirilmiş olacak. Kendi bağlamı­na uygun bir çerçeve içinde kalınamadığından konuyu suhulet içinde ele alamadık. Bu yazı kitabın orta yerinden katılarak da olsa tartışmaya bir iki cümlecik katkıyı amaçlamaktadır.

Politik aktüalitenin gerçekliğinden haberdar olmayanlar, tar­tışmanın ilk elden haklı taleplerin karşılanmadığı sebebiyle başlamış olabileceği sanısına kapılabilirler. Benzeri düşünceler aklıma her düştüğünde içimi burkan yalın bir tespiti paylaşa­rak başlamak istiyorum: Toplumun kendi katları arasında de­ğil ama devletle toplum arasında sahici, samimi açılımıyla uz­laşma söz konusu edilmemiştir ne yazık ki. Bunu konu bile et­meyiş/edemeyiş her kesime, her kademeye yayılmış barış ve anlayış ortamının sağlanması sebebiyle değil, uluslaşma proje­si kapsamında farklı içerik ve ifade biçimlerine imkân tanıma­yan paradigma sebebiyledir. Tek tipçi yapı, ısrarla her türlü farklılığın milli bünyeyi zaafa uğratacağı yanılgısını sürdürdü. Kendi haline bırakıldığında konuşarak anlaşan toplum, zaman zaman güçle tedip edilerek uslandırılan kitleye dönüştürüldü. Dayatmaların baskısı altında gerilimler yaşanırken görece ses­sizliğe bakılarak uzlaşma ve ortak akla gerek duyulmuyordu. Gerek duyulmuyordu çünkü toplumsal talepler peşinen üstün, ayrıcalıklı sayılan egemen irade katında pek fazla da kıymete haiz bulunmuyordu.

Ve yine sanılır kl bu toplum uzun bir dönem batıdaki yüz yıl, otuz yıl savaşlarına benzer çatışmalar yaşamıştır da artık bu durum dayanılmaz bir sınıra gelip dayandığı için uzlaşma ta­rihsel, yaşamsal bir zaruret olarak hissedilmektedir. Bu sanı in­sanımızın birebir ilişkisine değil ama halkla devlet arasında bir anlamda buğza, mesafeli duruşa bakılırsa hepten yanlış da değildir. (Bizde batıda yaşandığı şekliyle ne kültürel ne sınıfsal çatışma olmuştur.) Kimi akıldışı itilişlerle, normal gidişatın dışı­na histerik savrulmaları saymazsak, genelde toplumsal çatış­ma neredeyse yok denecek oranda az görüldüğünden kon-jonktürel uzlaşmaya neredeyse gerek bile duyulmamıştır. Tabir yerindeyse resmi ilkelerle formatlanmış bir hayat içinde barış aramak yerine, hayat için­de kendiliğinden formatlanmış bir ba­rışı yaşamışızdır. Bizler varlık alanımızı başkasının varlık alanını daraltarak ge­nişletme haksız anlayışına sahip olma­dığımızdan; maliye, mahkeme veya sendikacılıkta görülen biçimiyle bir uz­laşma arayışı içinde olmamışızdır. Yer­yüzü herkese yetecek kadar geniştir. Yüreğimizde her bir komşumuza, yakı­nımıza en nihayet milletimizin bütün fertlerine; şu ya da bu düşüncedendir diye ayırmadan, dışlamadan ülkemizin tek tek bütün güzel insanlarına yete­cek kadar sevgi harmanlanır. Üstelik paylaştıkça çoğalan bir sevgi çağlaya­nıdır gönlümüz. Avrupa’da hızla akan süreç sınıfsal ayrışmayı derinleştiriyor, toplumda sadece değerler değil bun­dan da önemlisi değer algıları değişi­yordu. Bir kavram olarak bu aşamala­rın kaçınılmaz barışçıl sonucunu ifade eden uzlaşmanın bizde batıdakine benzer sosyolojik zeminini bulamayışı benzer tecrübemizin olmayışındandır. Farklı düşünce, inanç ve yaşama biçim­lerine gelince; bu ilahi çeşitlilik varlığı­mızı tehdit eden derin aykırılıklar ola­rak algılanmamalıdır. Her toplum ken­di gerçekliği içinde kavranmalıdır. Ken­di kültür ve medeniyet iklimimizde kimse kimliği ve kişiliği sebebiyle baskı­ya maruz bırakılmamıştır. İnsan moza­iğimiz yaşamın zenginleştirici motif ve çizgileri olarak değerlendirilmiştir. Top­lumsal yapımızı hoşgörü temelinde kurduğumuz, yani birimizin diğerinin varlığı için teminat olduğu dönemler kültür ve medeniyet katına büyük sıç­rayışlar yaptık.

Uzlaşma varoluşun diyalektik gereklili­ği olmalıdır. Yaşamak, var kalmak bir bakıma uzlaşmakla mümkündür. Uz­laşma tarihsel, varoluşsal bir zorunlu­luktur. “Ancak benim istediğim koşul­larda, benim istediğim ilkeleri kabul et­men halinde uzlaşmamız mümkün olur, aksi durumda çatışma çıkar” di­yorsanız diyalog zeminini baştan daral­tıyorsunuz demektir. En temel insan haklarına ve özgürlüklere itibar etme­yen bir tavırla kendi kabullerinizi dayatmanın adına ‘uzlaşma’ diyemezsiniz. Karşılıklı düşünce ve yaşam biçimlerin­den vazgeçmek ise uzlaşma değil yoz­laşmadır. Oysa uzlaşmanın kişiliği ve kimliği bastırıcı değil tersine farklı tu­tumları geliştirici etkisi olmalıdır. Sonra yaşam içinde zaten sürekli var olan uz­laşma doğru gözlenirse, doğal işleyişi içinde bu olgunun kaygı ve arzularımız­la örtüşmeyen içerik ve alanlara teka­bül ettiği kavranacaktır. Uzlaşma ortak akıl ve ortak yaşam içinde olur. Yaşam ve akıl hiçbir ideolojinin keskin hatlarıy­la daraltılmayacak ölçüde geniştir; her­kesi sarar, içine alır. Her türlü insani et- ki/nlik kendini hayat içinde test eder. Farklı yaklaşımların hayatın tam orta yerinde buluşurken açığa çıkan yansı­maları, ister sürtüşme ister uyuşma şeklinde olsun, olanlar olması gereken­lerdir. Bu anlamda hep olması gere­kenler olur. Hayatın içinde keşfederiz kendimizi. Bu, öznelliğimizi yadsımak veya önemsiz görmek anlamına gel­mez. Daha ileri giderek duygu, benlik, bilinç, akıl, değerler dediğimiz soyut yanlarımızla ilgili hususiyetlerimizin he­men hepsi yaşadığımız hayatla doğru­dan ilişkilerin bileşenleriyle oluşur, geli­şirler. Farklı katlardaki akıllar da, farklı algı katmanlarımız da içinde var oldu­ğumuz dünyadan etkiler taşır. Sonun­da birbirimize olan benzerliklerimizi ve­ya aykırılıklarımızı anlarız. Anlarız ve ayıklarız, ayıklanırız. Anlarız ve bütün­leriz, bütünleşiriz. Zenginliğimizi, yok­sul yanlarımızı, eksiklerimizi, fazlalıkla­rımızı görürüz. Demek ki hayata kata­rak katılmak ve hayatı kendi dünyamı­za katmaktır önemli olan. Uzlaşma da çatışma da bu gerçeklikte ortaya çıktı­ğı zaman sahici karşılıklarıyla vardır, anlamlıdır. Yani aslında ne kadar ya­pay aşırılıkların, yapay aykırılıkların in­sanı olursanız olun hayatla yüzleştiği- nizde törpüleniyorsunuz. Hayat sizi us­ta bir heykeltıraş gibi yontuyor; haki­katte asılsız olanı, zamanı geldiğinde bir kalemde siliyor. Korkular, vehimler yaşamı uzun süreli denetiminde tuta­mıyor. Ama yaşam hissedilen – hissedil­meyen etkisiyle her şeye siniyor, sira­yet ediyor. O nedenle yapay olmayan uzlaşmalar ortak akılla yani yaşamın önümüze koyduğu karşısında seçenek- siz kaldığımız zaruretlerle oluşuyor. Sözünü ettiğimiz zaruret ve realiteleri göz ardı ederek insanların dünyasını biçimlendir­meye kalkışanlar sonunda fena halde yenik düşüyorlar.

Ancak son zamanlarda belli bir kesimin ihtiyaca binaen(l) ıs­rarla gündemde tutmaya çalıştığı uzlaşma kavramı bu anlam ve açılımı ile yaşamın tam ortasında var olan ortak kabullere denk düşmüyor. O zaman bu tartışma niçin ve nereden çık­maktadır? Doğrusu, evet bu gündem yapaydır. Stratejik bir hamle ile kimilerinin çıkarına hizmet etme amacına dönük ol­duğu için yapaydır. Kendilerini bu toplumdan ayrı, üstün ve dokunulmaz görme azmanlığı içinde olanların ideolojik ısrar­ları onları tarihin, kültürün ve yaşamın dışına ötelemesine rağ­men, efendiliklerini ne yazık ki hala millete efelenerek sürdür­mek istiyorlar. Bu efendiler kimin ne düşüneceğini, neye ve hangi değerlere inanıp inanmayacağını hatta nasıl giyinip gi- yinemeyeceğini belirleme hakkını kendinde bulacak ölçüsüz­lükle hastalıklı kişiliğin temsilcileri olmuşlardır. Varsa, bu açı­dan bir çatışma vardır: Bu çıkar öbeklerinin halk iradesini ku­şatmak maksadıyla ihdas ve işgal ettikleri kurumlar halkın te­mel insani hak ve tercihleriyle çatışmaktadır.

Gündeme geliş tarzı ve içeriğiyle bu tartışmanın merkezinde, bilinen ortak değer ve yaşam algısının olmayışı tuhaf bir çeliş­ki değildir. İster düşünsel ister duygusal olsun hemen her dö­nemde insanına yabancı kalmış bu kesimin şimdiye değin uz­laşmayı ağızlarına almayışlarının en önemli sebebi sadece de­ğerler çatışması da değildir. Hiçbir surette müdahale edilme­yen toplumsal işleyiş uzlaşmaya gerek bırakmayacak tarzda düzgün ve uyumlu mu sürüyordu? Hayır, insanlarıyla sorun­suz ideal bir yönetişim mi gerçekleştirdik? Değil. Öyleyse bun­dan önce azımsanmayacak tarihsel periyot içinde uzlaşmayı göz ardı ederek veya önemsemeyerek yaşadığımızı itiraf mı ediyoruz? Kendisi dışındaki söylemlere pek fırsat tanımayan yapının yoğun etkisi hala sürdüğüne göre son seçeneğin doğ­ruluğu ortadadır. İnsan hakları ve daha fazla demokrasi anla­yışına dayanan yeni siyasal yapılanmanın pratik etkileri kimi ki­şi ve kesimlerin maddeten fazlasıyla nemalandığı saltanat alanlarını daraltmakta, küçük prensliklerini sarsmaktadır. Menfaatleri ancak mevcut yapıyla iç içe girmiş devlet örgüt­lenmesine bağlı olanlar elden kaçmak üzere olan imtiyazlarını yitirmemek için uzlaşma söyleminin arkasına sığınıyorlar. Bizi bu yargıya iten açık sebep onların önerilerini halk iradesine ve halkın değerler dizgesine dayanarak yapmadıkları yüzünden­dir. Daha açık bir söyleyişle halka rağmen, halka karşı elde et­tikleri imtiyazları kaybetme açık ihtimalini rejim tehlikesine dö­nüştürerek sanki bir çatışma varmış gibi kurnazca bir oyun ku­rulmaktadır. Yoksa malum kesimin şimdiye değin akılları kıyı­sına bile iliştirmezken birdenbire her olur olmaz zeminde bu kavramı gündeme getirmelerinin anlamı nedir?

Eğer bugün bir uzlaşma arayışından ve gereğinden bahsedi­yorsa; yıllar boyu yönetsel etkisi zayıflatılmış halkın yeni(den) güç ve ağırlık merkezi olmasındandır. Millet adına hayret-i mucip imrenmeyle gözlenen bir vakadır bu. Bu direnç hangi birikim ve donanıma dayanmaktadır; şaşmamak, merak etme­mek mümkün değildir.

Halkın batılı değerleri dayatıldığı biçimselliğiyle benimsemiş ol­maması geleneksel mirasın yenilenerek içselleştirilmesi sebe­biyle değildir. Seçkinci elitin inandırıcı olamayışına ilaveten hal­kı küçümseyen tutumları doku uyuşmazlığını artıran en önem­li faktör olmuştur. Zoraki dönüştürme proğramları karşısında geleneksel yapı; son derece masum ve insani varolma reflek- siyle özdeşince, yaptırımlar karşısında umulanın çok ötesinde dayanma gücü oluştu. Entelektüel yenilenme tatmin edici yo­ğunlukta olmaksızın bile; insanımız gelenek damarını canlı tut­makla, empoze edilen değerler karşısında varlığını, olabildiğin­ce az hasar görerek sürdürebildi. Şimdi iyi kötü entelektüel ve siyasal anlamda yeniden yapılanmanın başlaması ile birlikte, batılı değerleri süzekten geçirme hatta kendine ait kılarak be­nimseme eğilimine girildiği gözlenmektedir. Sırtını kurumlara yaslayarak milletle sürtüşme yolunu seçenler değer üreteme- mekle kalmayıp, ithal değerleri bile samimi içselleştirmeyle kül­türel bünyemize uyumlu bir kazanıma dönüştüremediler. Değişim yanlısı, öngörülü birçok insanın bile zihinsel formu ye­ni durumları algılamada

yeterli çabukluğu göstermeye hazır değildir. Anlama, kavrama düzeyinde mütereddit bir ruh ve zihin hali yaşanabilir. Çokluk yeni olaylarla daha bariz fark edi­len yeni olguları değiştirme gücünü kendimizde bulamadığı­mızdan müthiş aklileştirmelerle algı formlarımızı ve kodlarımı­zı değiştiririz. Yaşamın duruşumuzu ve duyuşumuzu değiştiri­yor oluşu en az yaşamı düşüncelerimizle ve duruşumuzla de­ğiştiriyor olduğumuz kadar gerçektir. Belki uzlaşma işte bu iç­li dışlı etkilenimi içinde birbirlerini var ve sürekli kılan iki reali­te arasında ortaya çıkar. Tüm insan etki ve edimlerini kapsa­yacak ton ve genişlikte yaşamın tam orta yerinden çıkan; bir yönüyle yaşamın zorunlu pratiklerini diğer yandan bütün bir algı dünyamızı ilgilendiren, etkileyen ve değiştiren kendine öz­gü uzam… Aklımız, duygumuz, değerlerimiz büyük ölçüde bu uzam ikliminde biçimleniyor, gelişiyor veya geriliyor. Belki baştan sorulması gereken, ama bir yönüyle de bunca laf­tan sonra sorulduğunda verilecek cevabın anlam alanını daha belirginleştirerek genişleten o basit sorumuzu düşünebiliriz. (Bundan sonrası çok önemli bir dipnot gibi de okunabilir) Uz­laşma nedir? Kelimenin anlamsal çözümlenmesi yapıldığında bakış açımızla birlikte aktüel hengâmeden ayrı bir bağlamda kimi değerlendirme tarzımız da değişebilir. Uzlaşma kavramı isim kökü olan ‘uz’ dan türer. Buradaki ‘uz’ ‘az gittik uz gittik’ tekerlemesindeki karşılığıyla uzaklık bildirir. “Uzak” ‘uzam’ “uzan” gibi kelimeler aynı kökten türer ve hemen hepsi de ‘mesafe’ ile ‘uzaklık’ ile bağlantılı anlamlar yüklenir. ‘Uzlaşma’ örneğinde olduğu gibi kelime siyaset, kültür, sosyoloji gibi farklı bağlamlarda yeni anlamlar kazanarak kavramlaşır. İlk an­lamıyla irtibatlı olarak kullanımına göre derin ve geniş bakış, uzun görüş içerir. Pratik bağlantılarıyla akıl, bilgi ifade eden an­lamlar kazanır. Mesela son yıllarda dilimize daha çok yerleşen ‘uzman’ kelimesi ile birlikte TDK’nın sözlüğünde kelimeye veri­len ‘iyi, güzel’ gibi sıfat anlamları yanında bilmek, derinlemesi­ne anlamak gibi anlamlarda kullanımı gündelik konuşmamıza iyice yerleşmiştir. Uzman konusunu en iyi bilendir. ‘Uzlaşma’ da aynı kökten ‘lâ’ isimden fiil yapan ve ‘ş’ işteşlik ifade edençatı ekiyle birlikte yakın anlamlar kaza­nır ve ‘duruşma’ ‘yüzleşme’ ‘yozlaşma’ ‘anlaşma’ ‘sözleşme’ kelimelerinde ol­duğu gibi, bir şeyin en az iki kişi tarafın­dan yapıldığını bildirir. Uzman uz görü- lü insandır. Buradaki uz doğallıkla bir devinim kazanarak düşünsel ve bilgi anlamında uzak, derin görüş anlamları­nı veriyor olmalıdır. Öncelikle mesafe (uzaklık) ile ilgisi bakımından ‘uzlaşma’ tarafların kendilerini etkileyen koşullar­da uzak görüş sahibi olmaları, para­doksal bir yaklaşımla birbirlerinden uzak kalanların karşılıklı yaklaşması an­lamlarına gelir. Paradoksal bir metafor olarak burada adeta uzaklaştıkça ya­kınlaşan, yakınlaştıkça uzaklaşan bir durum söz konusudur. Sahici, tutarlı kavrayışlar için çoğu zaman uzun met­rajlı bakış yani “uzgörü” gerekir. Uz gö- rülü olmak ilk anlamıyla ufuk sahibi ol­mak, dar düşünceli olmamaktır. Uzlaş­mak hadiselere uzgörüyle, uzak görüş­lülükle bakmayı gerektirir. Bu çok önemli ayrıntıyı belki ‘basiret’ kelimesi daha iyi karşılıyordu. Ayrıca dilimizin kendine özgü tabiatında ‘leşme’ ‘laş- ma’ ekleri ‘değişim, dönüşüm’ anlam­ları da içerir. Mesela ‘gelişme’ veya ‘buzlaşma’ bu tarz değişimleri ifade et­mez mi? Uzlaşma kavramının böyle bir tarafı da olmalıdır diye düşünüyorum. Bu değerlendirme yanlış değilse uza nasıl ulaşacak veya uza nasıl dönüşece­ğiz?

Sonuç itibariyle uzlaşma karşılıklı uz sa­hibi olmaksa, bu nasıl ve neyle müm­kündür? Veya nasıl ve neyle mümkün değildir?

Uzlaşmak zamanın ve bizi çevreleyen koşulların hakikatine varma imkânını genişleten ortak kavrayış sağlar/sağla­malıdır.

Uzlaşmak mecburiyetindeyiz. Uzlaşmak uzgörü ile mümkün olacak­tır. Uzgörülü olmak tarihsel, kültürel de­rinliğimize doğru az gidip uz gitmekle ilgili değil midir? O birikimlere uzak düşmekle uzlaşma sağlamanın imkânı var mıdır? Bu sorularla yoksa konu ye­ni bir salınım mı kazanıyor? Doğrusu­nu isterseniz ben de tam bu salınımı sağlamak istedim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şiraze’den Şiraze’ye Saklı Mektuplar -... / Şiraze
Kuru ve Beyaz Bir Mevsim / Hülya Atakan
Popüler Kültür ve Hidayet Romanları / Yılmaz Yılmaz
Esrar Kokulu Yalnızlık / Oğuzkaan Durdu
Sancı Dağı / Serkan Tarifci
Tümünü Göster