Bilim-Sanat Birlikteliğinin İmkanı Üzerine

Bilim ve sanat insanın birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan iki zıt yönü müdür? Bu iki farklı alan ortak bir paydada buluşabilir mi? Üniversite öğrencilerinin hazırladığı bir dergi için bu soruların ifade ettiği anlam, üzerinde durulmayı hak edecek kadar önemli olmalı.
Aliya İzzetbegoviç’in diliyle söylersek, bilim taklit etmeyi, sanat ise özgün olmayı gerekli kılar. Bu perspektif üzerinden yürürsek, aklı temsil eden bilim bu temel niteliği itibariyle insanın ait olma, duyguyu temsil eden sanat ise özgür olma boyutuyla ilgili gözüküyor. Dış dünyaya bağlı duyu ve akıl verilerinin zihinde oluşturduğu kanaatler bilim, duyum ve çağrışımların uyandırdığı iç yaşantılar ise sanat ürünü ortaya koymayı sağlıyor. Bu çerçevede bilim insanı kanaatlerini öne alırken çağrışımlarını en azından belli bir sınır içinde tutmayı, sanatçı ise duyuş ve çağrışımlarına alabildiğine yol verirken, kanaatlerine sınır getirmeyi başarmak zorundadır.
Tıbbın verdiği bilgilerden yararlanarak konuşacak olursak, yirminci yüzyılın beyin araştırmalarına damgasını vuran şu tespit bize katkı sağlayabilir: Araştırmalar bize beynin sağ yanıyla sol yanının birbirinden farklı özellikler taşıdığını söylüyor. Beynimizin sağ yanı, bütüncül, duygusal, potansiyel sanatçı tarafımızı temsil ederken, sol yanı ise parçacı, akılcı, potansiyel bilim insanı tarafımıza karşılık geliyor. Ancak bunların birbirinden tamamen kopuk olduğunu söylemek de imkânsız. Çünkü araştırmalar, bu iki yanın corpus callosum adı verilen bir bağla bağlandığını gösteriyor. Beynin iki yanı arasındaki ilişki de bu bağ yoluyla kurulabiliyor.
İlk bakışta herkesi dâhî olmaya müsait görme anlamında ideal görünen ve tek tip insan anlayışına varacağı düşünülen bu tablonun, pratik hayatta sonsuz denecek derecede farklı sentezleri göz önüne serdiği de bir gerçek.
Pratikteki örneklerin çeşitliliğini de dikkate alarak soruyu derinleştirmek gerekirse, beynin bu iki yanının iki ayrı fonksiyonu gibi duran bu iki insânî durumu birbirinden tamamen ayırmak mı, yoksa birbirinin içinde eritmek mi gerekli? Bu iki durum arasında, çeşitliliği de zedelemeden bir orta yol bulmanın imkânı nedir?
Resim ve heykel sanatçısı Arşo Kasparyan’ın bir televizyon programında verdiği bilgi, bu soruyu daha anlamlı hale getiriyor: Sanatçı, Columbia Üniversitesi’nde mühendislik eğitiminin ilk yılında mühendislik, ikinci yılında ise sanat tarihi okutulduğunu söylüyordu. Uygulamayı açıklarken de bilimdeki gelişmenin ancak sanatta “yaratıcılık” olarak adlandırılan niteliğe sahip olmakla mümkün olabileceğini vurguluyordu.
Bu örnekten hareketle söylemek gerekirse, bilim yenilik yapabilmek ve saplantılardan uzak durabilmek için sanatın bir yandan örtülü olarak tasvir edici, diğer yandan özgürleştirici ve özgünleştirici, sanat da ifade imkânlarını genişletebilmek için bilimin kural koyucu ve açıklayıcı perspektifine ihtiyaç duyuyor.
Bir açıdan bakıldığındaysa bilim insanı parçanın bilgisiyle uğraşırken bütüne ulaşmaya çalışıyor, sanatçıysa bütünü tasvir ederken parçalardaki/ayrıntıdaki estetik üzerinde yoğunlaşıyor. Şu halde bilimin bilim, sanatın da sanat kalarak yekdiğerinden yararlanabileceği bir zeminden söz edebilmek mümkün gözüküyor. Tersinden söylemek gerekirse, sanatsız bilim donuk bir teoriler manzumesi, bilimsiz sanatsa gerçek dünyadan kopuk bir hayal âleminin sayıklamaları durumuna düşme riski taşıyor. Bunların birbiri içinde eridiği aşkın bir perspektiften söz edebilmek içinse, belki de bu kaidenin üzerinde yükselmesi gereken, tecrübe ve ifade etmeye henüz hazır olmadığımız, burada sadece işaret edip geçmekle yetinmek durumunda kalacağımız farklı bir boyuta girmemiz gerekiyor.
Söz konusu durumlar söz sanatında ve dolayısıyla edebiyatta açık bir biçimde ortaya çıkmakta. Bilimin açıklayıcı, sanatın ise örtülü ifadelere dayalı dili, estetik alanda geliştireceği sentezlerle ürün ortaya koymak durumundadır. Etik alanda ise bilim insanının sorumluluğu sanatçının özgürlüğüyle varlığa, kendine ve topluma karşı ortaya konacak tavır konusunda bir değer kategorisi içerisinde birleşme imkânına sahip görünüyor. Demek ki, her durumda bir birlik bilincine ihtiyacımız var. Bu noktada edebiyat kavramıyla edeb kavramının nasıl bir birliktelik içinde olduğunu hatırlamalıyız. Âlemin güzellikleriyle görülmesi ve daha da güzelleştirilmesi, sözü edilen birlik bilinci içerisinde belli bir tefekküre dayalı olarak bu iki perspektif arasında kurulacak yüksek nitelikli bir birlikteliğe dayanıyor.
Bu birlik bilincinin gönlümüze katacağı ritimler, yepyeni bir medeniyet anlayışının müjdecisi olacaktır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Gün Aralığından… / Ay Vakti
Kıyas ve Kimlik / Şeref Akbaba
Uygarlık Havzamızda Düşünmek / Necmettin Evci
Dolunay Zamanı / Şeref Akbaba
Cevizin Kabuğu / Nurullah Genç
Tümünü Göster