Tomurcuk

Üşüdüm. Ekşi bir rüzgârdı yaşamak.
Düşündüm. Kızıl bir yüz felcindeydi gök.
Ateşti aşk; suydu merhamet; oksijenden çok azottu hava… Karbondioksit de vardı içinde. Toprak: o bana asıl en son lazım.
İlkin yaktım elimi bir sobada. Sonra yüreğim yandı. Sonra yandı ufuklar. Ben hep üşüdüm. Sürükledim ayaklarımı, gözlerim deniz yorgunu… Ellerim, eldivensiz acılara müptela…
Ben hep düşündüm. Düşe kalka düşündüm. Yorula yorula… Susuz, havasız ve fakat ateşli, toprağı düşündüm.
Gündüz yarılarında, geceleyin hırsız gözyaşlarımda, örneğin öğleyin, mesela ikindi vakitlerinde yorgun bir sabahı düşündüm. Yenilgilerim geldi üstüme, günahlarım ense kökümde açan bir zakkum oldu. Miyop sevinçlere eğdim kalbimi. Kapandıkça perdeler, vuruldukça insanlar çocuklarının gözlerinde -sözgelimi bir kız çocuğunun dağınıksa saçları, kirliyse elleri- ve demetlendikçe kavgalar bir çiçek paketinde… Birdenbire, bir’den bir’e giden her şeyi düşündüm…
Ve üşüdüm. Yapraklarını baharda dökmüş lösemili bir çam gibi, bir sedir gibi, bir okaliptüs gibi üşüdüm. Düşündüm: mukaddes emanet gibi bir hırka lazım bana! Bir hırka…
Kaçtım bütün insanlardan. Kuytu köşeler aradım, kuytu köşelerde bir örümcek ağı, bir güvercin yuvası aradım. ‘Mağaraya oydum’ yüreğimi.
Ellerimi, dilsiz duygularıma verdim. Sustum. Aynalarda yankılandı suskunluğum…
Bir gizde parladı, güzellik. Bir sır gibi saklandım kalbime. Titredi bulutlar bir zelzele gibi. Yağmurlar yağdı. Yağmurlar, ıslak yağdı. Bir orman yangını gibi ağladım. Bunu görenler deli olduğuma yordu. Sessiz bağırdım. Anlatamadım yahut anlamadılar.
Ateş, su, hava, toprak… Sağıma bakındım, balkonlardan sarktım, otobüs pencerelerine gözlerimi bağladım, soluma bakındım… Uzun bir hikâye oldu tarihim. Elime kalemi aldım. Bir çivi yazısı ile kazıdım aşkı kalbime. Perdeyi kapattım, yeni bir perde açtım sonra. Göç ettim sürgünlerden. Kapattım perdeyi, yeni bir perde açtım. Fethettim varlığımı. Kapattım perdeyi, yeni bir perde açtım. Bir ihtilal çığlığı ile yıktım bütün kumdan kaleleri. Kapattım perdeyi, yeni bir perde açtım. Yeni bir perde açtım sonra… Yeni bir perde, bir daha…
Varlık. Bir anahtardı varlık, çelik kapıları açan, ‘demir dişliler’ arasında.
Açtım. İçeride saatler… Işık hızı ile bir saniye… Bir dakika, bir saat… Döndüm. Gün oldu. Sabah geldi: müşfik, titrek… Hafta oldu, ay oldu, yıl oldu sonra… Kar yağdı, güneş açtı, rüzgâr çıktı… Zaman! Bir çemberin, varlığın çapıydı zaman. Daha büyük bir daire çizdim. Daha da büyük… Yarıldı çap… Doğdu sonsuzluk!
(Çıldıracaktım. Bir delilik yapmaya hazırdım. Düşüyordum. Uykusuz rüyalar görüyordum. Rüyalarımda bir kuş oluyordu. Boşlukta duruyordu güneş. Ağaçlar ters çevrilmiş oluyordu. Ellerim titriyordu. Nefes nefese… Kalbim son metreleri koşan bir maratoncununki kadar hızlı çarpıyordu. Hızla bir boşluğa düşüyordum. Bağırıyordum. Kimse duymuyordu. Olan olmuştu.)
Derken toprak… Evet, onu düşündüm. Toprağı düşündüm. Beni bağrına basan toprağı. Ateşten sonra nebatsız toprağı. Havadan sonra küllerinden temizlenmiş toprağı. Sudan sonra ıslak toprağı…
Ve bir gece. Siyah bir gece… Tohum gibi her şeyin içinde olduğu bir gece. Toprak kıpırdadı… Doğruldu. Bir dostun dudaklarından incitilmeden döküldü o büyük hakikat: Tomurcuk!
Sardım mukaddes hırkayı varlığıma… Zaman, tam zamanında ‘zamansızlığı’ müjdeliyordu! Sonsuzluk yeşerdi… Tomurcuk… Evet bütün mesele buydu: Tomurcuk derdinde olabilmek!
Üşüdüm. Ekşi bir rüzgârdı yaşamak.
Düşündüm. Kızıl bir yüz felcindeydi gök.
Ellerimde bir buçuk avuç su…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Neler Oluyor? / Ay Vakti
Aşk / D. Ali Taşçı
Düşünür Adam, Düşünen Adam / Necmettin Evci
Cezanın Başlangıcı / Naz
Semazen / Kitap / A.Vahap Akbaş
Tümünü Göster