Gülmek İçin

Eylülün kırılgan sabah güneşi, dut yaprakları arasından ara sokakların tozlu yollarına düşüyordu. Kavak ve dutların döktüğü yapraklar, bir mevsimin ölü ayak izleri olarak yollar boyunca uzanıyordu. Balkonlarda ve teraslarda kahvaltı yapan esnafların, memurların ve diğer iş ehlinin konuşmaları, fırınlardan yayılan sıcak ekmek kokusu, çay bardaklarının o tanıdık şen şıkırtısı, bu eylül tablosundaki sessizliği bozamıyordu.

Yolların tozunu eski ayakkabısıyla birbirine kata kata yürüyen küçük, elindeki azık poşetini omzuna attı. Kasabanın kanalizasyonunun döküldüğü ve daima pis kokan derenin üstündeki demir köprüden, adımlarının çıkardığı tok sesleri dinleye dinleye geçti. Dere kıyısındaki kum ocağının bekçisi yüzünü yıkıyordu. Bekçinin bakışlarıyla karşılaşınca ona selam verdi ve cevabını beklemeden, geçti yanından.

Ana caddeye çıktığında itfaiyenin arozözü her sabah yaptığı gibi yolları suluyordu. Dükkânların hemen hepsinin kepenkleri kapalıydı. Herkesin fayton dediği, gerçekte eski araba lastiklerinin üstüne oturtulmuş genişçe bir tahtadan başka bir şey olmayan at arabalarından biri geçti yoldan. Adam, atını bir vahşinin bastırılmamış öfkesiyle kamçılıyordu. Ata acıdı, yüreği burkuldu. Bir şey diyemedi. İçinden arabacıya okkalı bir küfür savurarak fırına girdi. Dükkânı açmadan önce muhakkak bu fırına uğrar, dükkânın kapısında onun gelmesini bekleyen anaç kediye ekmek alırdı. Kedinin dört yavrusu vardı; bu aciz mahlûkların karnını doyurmak, nafakalarını temin etmek, onun için, sıradan hayatında, ayrı bir güzellikti. Açlığın ne olduğunu bilen birinin samimiyeti ve şefkatiyle bu kediye ve yavrularına bakmayı boynunun borcu biliyordu.

Dükkâna geldiğinde tabeladaki yazıyı dört yüz altmış beşinci defa okudu: “Itımat Berberı” Yazıdaki “i” harflerinin noktaları, yıllarca üzerlerine vuran kavurucu güney sıcağına dayanamayıp dökülmüştü. Tam dört yüz altmış beşinci gündü bugün. Müşteriler değişse de onun için hiçbir şey değişmiyordu. İçeriden kovayı aldı, çeşmeden bir kova su getirip dükkânın önüne yavaş yavaş sepeledi… Tozlu asfalttan yayılan ıslak kokuyu uzun uzun ciğerlerine çekti, yüzünde sonbahar sabahlarının tatlı, yumuşak serinliğini duydu. Aldığı pidenin yarısını kalan suyla ıslattı. Kedi dükkânın köşesine oturmuş, mahzun gözlerle eline bakıyordu. Ekmeği parçalayıp önüne bıraktı. Bir süre kedinin ve yavruların iştahlı ısırıklarını seyretti. Sonra kalktı, dükkânın önündeki tahta sedire oturup ustasının gelmesini beklemeye başladı.

On dört yaşındaydı ve hayat ne kadar da zordu. Babası öleli beş sene kadar oluyordu. İlk başlarda babasından kalan beş on kuruşla idare etmeye çalışmışlardı. Etmişlerdi de… Sonra o para suyunu çekince komşularından biri bir boyacı takımı almıştı hayrına. Okuldan sonra çarşıya çıkıp bazen cami önlerinde bazen kahve kapılarında ayakkabı boyamaya başlamıştı. Müşterilerin umursamazlıkları ya da acımayla karışık teselli sözleri başlarda biraz gururunu incitmişti incitmesine. Zaman, duyduğu her şeye kulak tıkamayı da öğretmekte gecikmemişti.  Sadece işini yapıyor, hiçbir şeyi görmemeye, duymamaya, düşünmemeye çalışıyordu.

Çalışmak, milletin kahrını çekmek… Hepsine katlanabilirdi ama işin ucunda okulu bırakmak da vardı. Kazandığı ne kadar olursa olsun bir türlü yetmiyordu… Okulu bırakıp çalışmak zorunda olduğu gerçeği, gelip çatmıştı nihayetinde… Günlerce annesine belli etmeden ağlamıştı battaniyesinin altında. Ama bu, gerçeği değiştirmiyordu. Okuldan sonraki zamanda çalışarak kazandığı evin geçimine yetmiyordu, yetmeyecekti de. Anası gururlu kadındı, hiçbir yardımı kabul etmiyordu. Yoksulun gurur yapmaya hakkı var mıydı? Anası yaptığına göre vardı elbette. Konu komşudan, hısım akrabadan gelen her yardım annesi tarafından “Benim aslan gibi oğlum var, o bana bakar, siz olmayanlara verin.” diye geri çevriliyordu. Aslan mıydı gerçekten? Öyleydi herhalde. Çaresiz boyun eğmişti annesine, okulu bırakmış, tam gün boyacılık yapmaya, evine ekmek götürmeye başlamıştı biraz isteksiz olsa da.

Ustası geldiğinde bir merhaba bile demeden, önlüğünü giyip sigarasını yakmaya koyulmuştu. Onu, esmer yüzünde kara birer çakmak taşı gibi duran hırçın gözleriyle seyretti. Anasının aslan gibi oğluydu ama adam yerine konmuyor, bir selama bile layık görülmüyordu. Ustasının ardından içeri girdi. Biraz gerisinde bekledi, “Bir istediği var mıydı?” Yoktu. Tekrar işinin başına dönmüş, elde süpürge dükkânın içini dışını temizlemeye koyulmuştu ki ustasının akşam deminden kalma sarhoş hırıltısını duydu kulağının dibinde:

—Tozutma len şuraları, bir işi de düzgün yap… Köpoğlu!

Türk filmlerinden fırlamış kötü adamlara benzeyen ustasının hakaret dolu sözlerine o kadar alışmıştı ki başını kaldırıp bakmadı bile. O yine işini yapmaya devam etti. Hakaretlere, küfürlere kulak asacak olsa, hele cevap verecek veya kendini savunacak olsa en iyi ihtimalle suratında ustasının nasırlı ellerinin iziyle yerine oturacaktı. Ya da o günkü yevmiyesini eksik alacak veya tamamen kaybedecekti ki bu en kötü ihtimaldi. Madem parasızlık yüzünden katlanıyordu bu işe, o halde susmasını bilmeliydi. Susmayı daha ilk günden öğrenmişti, susacaktı. “Itımat Berberı”nde çalışmanın ilk şartı buydu.

“Itımat Berberı”yle tanışması da yine bir komşusu sayesinde olmuştu. Onun her gün sırtında boyacı sandığıyla kahvelerde cami önlerinde, kar kış demeden çalıştığını gören babacan demirci, bir gün elinden tutmuş, bu eski, köhne barakaya getirivermişti. O gün ne kadar büyük, ne kadar iyi bir adam olarak görünmüştü gözüne ustası. Hemen işe koyulmuş, biraz ustasına iyi görünmek biraz da o amcaya mahcup olmamak için ne kadar da çalışmıştı. Bir yandan çalışmış bir yandan da alacağı ilk yevmiyesiyle annesine küçük bir hediye; bir toka veya ucuzundan, parasının yeteceği cinsten bir yazma almayı kurmuştu kafasında. Oysa yaşlı demirci yanlarındayken son derece uysal, hoşgörülü iyi bir adam olan ustası, o gidince bir anda değişmişti. Verdikleri emirler daha ilk günden nefes aldırmayacak cinstendi. Yapılacak işlerin ardı arkası kesilmiyordu; hele bir de heyecanlanıp bir sakarlık yapacak olsun, azarı hemen işitiyordu. O gün Allah’tan tek isteği akşamın bir an önce olmasıydı. Evine gitmek, okuldan alınınca yaptığı gecelerde olduğu gibi battaniyesinin altına sokulup ağlamayı nasıl da ümitle beklemişti.

Akşam olduğunda dükkân kapatılırken bütün hevesi kursağında kalmıştı. Ustası: “İşi daha yeni öğreniyorsun, bir hafta para yok sana. İşi öğrendikten sonra alırsın yevmiyeni. Ben de çalışmayana, iş yapmayana verecek para yok arkadaş!” demişti. Suratının ekşidiğini, gözlerine yaşların yürüdüğünü görünce de sırıtarak: “Biz de böyle, zorla çalıştırmıyoruz ya seni. Beğenmediysen hadi eyvallah!”diye azarlamıştı. Ustası kapıyı kilitlerken kalakalmıştı öylece. Sabahtan beri çalışması, alnından terler aka aka yaptığı onca iş hiç göze görünmemişti. Bir de hayalleri… Annesine alacağı saç tokası veya parasının yettiği cinsten ucuz bir yazma… Asıl kötüsünü boynunu büküp, ellerini ceplerine sokarak geçtiği izbe sokaklarda yürürken fark etmişti. Parasız bir hafta! Oysa para denilen kâğıt ve demir parçaları ne çok iş görüyordu hayatta. Ne çok şeyi değiştiriyordu. Akşam eve gelince onun dönmesini sabırsızlıkla bekleyen annesine acı gerçeği anlatmış, annesinin iyice ifadesizleşen yüzüne bakamadan boya sandığını sırtladığı gibi çarşıya yollanmıştı. Sabahçı kahvelerinin önünde, ucuz biralarla başları dönmüş, mideleri bulanmış “işsiz” işçilerin kahrını nasıl çektiğini, o haftanın uykusuz, yorgun ve insan denen mahlûkata karşı duyarsızlaşma içinde nasıl geçtiğini bir türlü unutamıyor, unutmak da istemiyordu. Dükkânın önünü süpürünce başını kaldırıp önlüğünü giyen ustasına baktı. Kırk yaşlarında bir adamdı. Yüzünden gözünden huysuzluk akan aksi biri duruyordu karşısında. Boyu hemen hemen kendine denkti, pantolonunun kemerinden sarkan göbeği önlüğün önünde büyük bir şişkinlik olarak duruyordu. Yumurta topuklu ayakkabısının topuğuna basışını, kel kafası üzerindeki üç beş saç telini itinayla yağlayıp tarayışını tiksintiyle izledi. Ustasının aksiliğini çocuksuzluğuna bağlayanlar olsa da o bunlara inanmıyordu. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de o değil miydi? Bu adam böyle gelmişti demek dünyaya. Üç defa evlenmişti ve üçüncüyü de geçen ay göndermişti babasının evine. Çocuksuzluğu besbelli kendindendi de bir türlü kabul etmiyordu bunu. Kadınlara da acımıştı böyle pis bir adama katlanmak zorunda kaldıkları için, ama ustasından kurtuldukları için bir yandan da şanslı sayıyordu onları.

Dükkâna bir müşterinin gelmesiyle koltuğun yanındaki yerini aldı. Gitti çay ocağından iki çay aldı, müşteriye ve ustasına çaylarını verip tekrar yerine geçti. Makas seslerinden başka bir şey duyulmuyordu artık. Yere dökülen saçları süpürüyor, sakal traşı için piknik tüpünde su ısıtıyor, bir alışkanlık haline gelmiş bulunan işini görüyordu. Bir yandan bütün o ayak işlerini yaparken bir yandan da gözlerini ustasından ayırmıyordu; “mesleğin icabatından” olan her sükseli hareketi zihninin bir tarafına kazımaya uğraşıyordu. Ustasının yağlı, terli ve katmer katmer ensesine bakarken aklından şeytanca bir düşüncenin geçmesiyle ürperdi: Şu adamın ensesine şöyle okkalı bir tokat nakşetseydi ne güzel olurdu. Bu enseden çıkacak o tok ve ıslak sesi kulaklarında duyar gibi oldu. Bu düşüncedeki hain ve şeytani yan içini titretti. Yine de dudaklarına o anın zevkini tatmışçasına bir gülümsemenin yerleşmesine engel olamadı.

-Ulen köpoğlu pis pis sırıtacağına sakal suyunu getirsene!

Ustasının tiksindirici sesiyle kendine geldi. Hemen tıraş suyunu getirip işlerine bakmaya devam etti.

Akşam evine geldiğinde annesi mutfakta patates kavuruyordu. Kızarmış salça ve soğan kokusu iki odalı barakanın her yanına sinmişti. Mutfağın eşiğinde durdu, bir müddet annesini seyretti. İçinden bir şeylerin kopup gitmesini, ona karşı bir şefkat seline kapılmayı, sevgiden gözlerinin yaşarmasını istedi… Nedenini kendisinin de bilmediği bir şekilde hiçbirini beceremedi.

Artık yaşlanmaya başlamıştı annesi. Bunu açık bir şekilde görebiliyordu; saçlarına ilk aklar çoktan düşmüştü. Her gece için için ağlamaktan gözlerinin altı şişmiş, renksiz ve anlamsız gözleri iki kara çukurun içine hapsolmuş iki kurbanlık koyun gibi bu daracık yuvaların içinde dolanıp duruyordu. Hayata ve kadere karşı isyanla dolu olsa da Allah’ın zoruna gider diye daima tuttuğu hınç yüzünden ciğerleri iyice bozulmuştu. Bakımsızlık ve açlıktan, biraz da derdini sürekli içine atmasından iyice zayıflamış, bir deri bir kemiğe dönüşmüştü. Annesinin hiç dışarı çıktığını sanmıyordu, biraz kansızlıktan biraz da bu dört duvar arasında yarı mahpus hayatı yaşamaktan yüzü bembeyazdı. Bu yüzdeki kırışıklıklara, kan çanağına dönmüş gözlerinin altındaki şişliklere bakan biri kadının ölmek üzere olduğunu düşünebilirdi. O da düşünmüştü bu ölümü ve çok korkmuştu. Ama aradan zaman geçtikçe anlamıştı ki bu ölüm yakın bir gelecekte onlara uğramayacak. Ona öyle gelirdi ki annesi ölse bile bir hayalet olarak daima bu evde dolaşacak ve “Oy benim aslanım, oy benim talihsiz kuzum” diye sızlanmaya, ağlamaya, dövünmeye; kendi hayatını zehre çevirdiği gibi oğlunu da ümitsizlik batağına çekmeye devam edecek.

Yemeklerini yeyip radyodan bir şeyler dinledikten sonra yattılar. Annesinin hastalıklı soluklarının arasından duyulan cılız hıçkırıkları ve tutmaya çalıştığı gözyaşlarını gözleri kapalı olsa bile görüyordu. Kaç defa “Anne ağlama, ölenle ölünür mü hiç… Bak aç değiliz açıkta değiliz” demeyi denemişti. Ama bu defa annesi başını göğsüne dayıyor, tuttuğu hıçkırıklarını bir umman gibi boşaltıyor ve “Vay benim oğlum, vay benim talihsiz yavrum” diye inlemeye başlıyordu.

Göz kapaklarını sıkı sıkıya kapatmış, annesinin zayıf ve aciz kıvranışlarını görmemeye, zihninde canlandırmamaya çalışırken, aklına yine o gündüzki hayal geldi. Ustası, önünde önemli bir müşteriyi, mesela belediyedeki şu temizlik müdürünü, tıraş ediyor. Ensesi yine terden sırılsıklam, yağlı ve kıpkırmızı… Yavaşça yaklaşıyor, elini kaldırıyor ve o muhteşem ses duyuluyor. Duyulmak da laf mı dükkânın içinde yankılanıyor! Sonrası? Sonrası kimin umurunda? O anın hazzı, şimdiye kadar yediği tokatların acısı, sudan bahanelerle kesilen yevmiyelerinin intikamı, sonrasını düşündürmüyor bile. Sonra yapacağı tek şey kendini dükkândan dışarı atmak ve karşı kaldırıma geçmek; katıla katıla, gözünden yaşlar gelinceye kadar gülmek! O kadar hoşuna gidiyor ki bu hayal; yüzünde tatlı bir tebessümle, yıllardan sonra ilk defa olarak rahat bir uyku çekiyor…

Ertesi gün yine dükkâna gitmek için erkenden kalktı, annesinin evin içinde dolaşmasını ve kaygısız hareketlerini izledi. Havada asılı duran bir yaprağın rüzgârda sessiz sedasız sallanışı gibi bir şeydi bu; hayattan hiçbir beklentisi kalmamış bir insanın ölümle yaşam arasındaki gidiş gelişleri… Azık poşetini aldı, annesine son bir kez daha baktı, eğer düşündüğünü yaparsa hayatlarında bir şey değişir miydi? Mesela daha mı mutsuz olurlardı yahut daha mı fakirleşirlerdi?

Biraz aylaklık etmek istedi. O gün yapacağı mühim işi düşününce vazgeçti. Hiçbir şey yapmayacaktı malum vakit gelmeden önce. Son derece uysal ve itaatkâr olmayı kurdu kafasında. Olacakları düşündükçe mutlu oldu. Yüzüne hiç yaşamadığı ölçüde geniş bir gülümseme yayıldı. İlk defa olarak ellerini cebine sokup ıslık çaldı, tozlu yollardan, kırık dökük kaldırımlardan güle oynaya geçti. Kum ocağının ihtiyar bekçisine selam verdi ve bu kez adamın başını kaldırıp selamını almasını bekledi. Kendini o kadar önemli biri imiş gibi hissediyordu ki istese her şeye sahip olabileceğini, her istediğini hiçbir şeyden korkmadan yapabileceğini duydu ruhunun derinliklerinde. Bugüne kadar hayatı hakkında kimse ona bir şey sormamıştı. Ama işte o, şimdi büyük adamlara mahsus bir kararlılıkla kendi hayatının iplerini eline almaya başlamıştı.

Ustası gelinceye kadar kedinin ekmeğini verdi, ağzını musluğa dayayıp kana kana su içti. Kendi kendine bile itiraftan çekiniyordu ama heyecandan dili damağına yapışmıştı. Biraz korku biraz da yaşayacağı büyük hazzın lezzetinin iliklerine kadar işlediğini hissediyor, ruhunda başlayıp bedenine yayılan hazzın tadını çıkarıyordu.

Birkaç önemsiz müşteri geldi öğleye kadar. Mektep çocukları, mahallenin bıçkın delikanlıları, köylerden yeni dönmüş sığır tüccarları. O asıl öğle tatilini bekliyordu, öğle tatilinde memurlar ve onlarla görülecek işleri olan kasabanın kodamanları muhakkak gelirlerdi. Tıraş olmasalar bile oturup çay içerler, aralarındaki bir takım gizli kapaklı işleri görüşmekten geri durmazlardı.

Öğle tatili başlayınca kasabanın en eski tüccarlarından Muhiddin Efendi geldi, arkasından da tapu müdürü. Onlara iki çay söyledi. Dükkânın bir köşesindeki sedire oturup sessiz sessiz konuşmaya başladılar. Birbirlerinin yüzünü okuyup, cevaplarını önceden anlamaya çalışır gibi bir halleri vardı. Konuşmaları bitince tapu müdürü koltuğa oturdu. Muhiddin Efendi’ye bir çay daha söyledi. Ustası tapu müdürünün ensesini alıyordu, su hazırladı ve ustasının arkasına geçerek beklemeye başladı. Bir gözü kapıda, bir gözü ustasının elindeydi. Elinde ustura varken böyle bir işe girişmeyi tehlikeli bulduğu için en uygun anı bekliyordu. Ustası işini bitirdi, havluyla müdürün ensesini sildi. Tam o anda gözleri aynada karşılaştı… Bir an bir tereddüt geçirdi ama vazgeçmedi, bir kez olsun kendi istediği bir şeyi yapacaktı. Bir kez olsun isteyerek yaptığı bir şeyin sonuçlarına katlanacaktı. Terli avucunu havaya kaldırmasıyla ustasının yağlı ve kırmızı ensesinden, o hayalinde tekrar tekrar kurduğu, defalarca içinde yankılanan sesin çıkması bir oldu:

—Şapppppp!..

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Neler Oluyor? / Ay Vakti
Aşk / D. Ali Taşçı
Düşünür Adam, Düşünen Adam / Necmettin Evci
Cezanın Başlangıcı / Naz
Semazen / Kitap / A.Vahap Akbaş
Tümünü Göster