Kar Renkli Çocukluğum

Çocukluğumun en güzel, en heyecanlı ve en anlamlı anıları, eski kış günlerinde saklıdır. O zaman karın yağmasını hasretle beklerdik. Ne zaman kar yağacağını annemize sorardık. Annem de bizi sevindirebilmek için “şu günlerde yağabilir” derdi. Bizim bölgede özellikle aralık ve ocak aylarında kar yağdığı için o zamanları iple çekerdik. Kışın, bizlere “ bir beyaz selam” göndermesini beklerdik. Azıcık kar yağmaya başladığı an, içimiz kıpır kıpır olur, karın çok yağması için Allah’a dua ederdik.
Pencerenin puslu ve buzlu camlarından dışarıyı seyrederdik. Geç saatlere kadar öylece kaldığımızı gören annem, bir an evvel uyumamız için “Çocuklar, siz böyle karın yağmasını seyrederseniz, o da utanır, yağmaz. Siz şimdi uyuyun. Sabah olunca göreceksiniz ki, her taraf bembeyaz karla kaplı olacak.” derdi. Annemin böyle söylemesini, karın yağması için büyük bir müjde kabul ederdik. Biz o geceler, “sessizliğin büyük gemisine” biner, kışın bir gecede kurduğu “ak limana” girer, bembeyaz atlarla gelen “ beyaz gelini” karşılardık rüyalarımızda. Hayallerimizle hazırlanırdık tabiattaki “büyük düğün”e…
Sabahleyin erkenden büyük bir heyecan ve ümit ile fırlardık yatağımızdan. Küçük penceremizden beyaz selamını alırdık kışın. Dünyanın kucağını, ak yığınla doldurduğunu gördüğümüzde sevinç çığlıkları atardık. Eğer o gece kar yağmamışsa çok üzülür, o geceye küserdik. Sırrın o gecede olduğunu sanırdık.
Her tarafın karlarla örtülü olması ve binlerce beyaz tozun uçuşması yüreğimizi ısıtırdı sanki. Evimiz aslında soğuk olmasına rağmen biz, karın sıcaklığını ve şeffaflığını hissederdik her yerde. Kış, “ak kanatlarıyla dünyayı örten bir kuş” olunca, gerçek kuşlarla da dost olurduk. Bazen gizlice evimizin penceresini bile açık bırakırdık üşüyen, aç kalan minik serçeler yuvamıza misafir olsun diye. Evimize bir kuş misafir olunca herkes,  onu sahiplenmek isterdi. Genellikle ilk görenin olurdu kuş. Kardeşlerimle onu sırasıyla avucumuzun içine alır, elbisemizin altına sokup ısıtırdık. Sonra da kuşcağıza yem verip salardık. Annesine, kardeşlerine ve gerçek yuvasına kavuşsun diye. “Yine gel emi” derdik yüreğimizin titreşen sıcak sesiyle…
Kışın yeryüzüne serdiği “bembeyaz halıda” yürümek, sonra geriye dönüp ayak izlerimize bakmak ve kimin ayağı daha büyük diye yarışmak, bize ayrı bir zevk ve heyecan verirdi. Hele aylardır özlemini çektiğimiz o bembeyaz ve tertemiz karı elimize alıp okşamak ve kaymak gibi yavaş yavaş yemek, bize büyük bir lezzet ve mutluluk verirdi. Hele arkadaşlarla kartopu oynamak, bir muşamba parçasından kızak yapıp yüksek bir yerden aşağıya doğru kaymak, en büyük eğlencemizdi. Arkadaşlarla en büyük, en güzel ve en gerçek kardan adamı yapmaya çalışırdık. Neden “kardan çocuk” değil de “kardan adam” yapardık acaba? Belki de adam olmak istediğimiz içindi…
Karlı kış geceleri, evimizde de şenlik olurdu: Gaz lambası ya da ocak ateşinin aydınlattığı küçük ve şirin evimizde kış, sessizliğin binlerce kozasını örerken, annem bizlere tatlı masallar anlatırdı. Ocağımızda yanan çalıların hışırtıları arasında sevimli kedimiz “Minnoş” (diğer adıyla Osman) uykuya dalarken, bizler de masal dünyasına seyahat ederdik. Bazen de Peygamberler ve İslam büyüklerinin kıssalarını dinler, onlardan hisse çıkarırdık. Bu arada “gök mangalının patlayan mısırları” yeryüzüne inerken, mangalda ya da sobanın üstünde patlatılan mısırları ve kavrulan fındıkları yemek için sabırsızlanırdık.
Bir müddet sonra karlar erimeye başlardı. Karları güneşin kor elinden korumak mümkün olmazdı.  Karlar sanki yeryüzünde kirli olan her şeyi temizlemeye gelmişti. Görevini yapmıştı artık, sonra bahar gelecekti.
Şimdi “kar renkli çocukluğumu” özlüyorum. Şimdi yağan karların rengi ve kokusu bile değişti. Radyasyon bulutları “radyasyonlu kar” yağdırıyor artık. Bembeyaz ve tertemiz karlar değil, zehirli gazlar yağıyor üstümüze. Şeker tadını da yitirdi karlar.
Şimdi kış mevsimini ne özlüyor, ne de sevebiliyorum. Kış, tabiatın ölümü! Ölümü, ölümleri hatırlatıyor insanlara. Kış, şimdi daha heybetli, dehşetli sanki… Yürekleri donduruyor. Kış mı daha soğuk, yoksa yürekler mi? “Kış ahtapotu dünyayı bin koluyla sarıyor” adeta. Canlıların çığlıkları, sevinç değil,  korku titreşimi! Ben mi değiştim? Yoksa iklimler mi değişti? Belki de insanlar ve hayat değişti. Yoksa kar renkli çocukluğum da mı yalandı? Şimdi herkes soğuk havalardan şikâyetçi… Büyükler “Havalar çok kötü, kar yağacak” diyorlar. Kötü olan yalnız havalar mı acaba? Büyüyünce her şey kötü mü gözüküyor insanlara? Yoksa temiz yürekli, beyaz yüzlü çocuklar mı çirkinliklere bulaşıyorlar? Şimdiki çocuklar, bizim duyduğumuz o heyecan ve mutlulukları duyamıyorlar sanırım. Onların oyuncakları ve hayalleri de değişti şimdi.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Önce Değer / Ay Vakti
Dar Kapıdan Geçerken / Şeref Akbaba
Ceza / Naz
Zor Olana Tutku / Mehmet Kızılay
Sevgilim Kıskansa da / Bahaettin Karakoç
Tümünü Göster