O’na Göre Öksüzlük Köksüzlüktü

Ahmet Kabaklı  (Hamurumuzu Yoğuranlar) adlı eserinde kendine özgü nezih bir üslup ve yer yer hayali kurguyla zamanlar arasında hoş geçişler yaparak Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl’ı anlatır. Milletimizin hamurunu yoğuranlara başka mümtaz şahsiyetleri de ekleyebilirsiniz. Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Tarık Buğra, Erol Güngör, Sezai Karakoç bunlardan bazılarıdır … Aslında her biri soğuk, fırtınalı ve karanlık, kapalı  en zorlu zamanlarda ufuklarıyla önümüzde parıldayan umut ışıklarıdır. Onlarla yönümüzü bulur, yolumuzu aydınlatırız. Onlar gerçek aydın vasıflarıyla bizim manevi mimarlarımız olmayı dahası bütün bir toplumun kalbi teveccühlerini ve sevgilerini lâyıkıyla hak etmişlerdir. Yerine göre bütün bir milletin hatta bütün bir tarihin kalbi, sesi, vicdanı, seciyesi olmuşlardır. Zaman zaman Akif’te olduğu gibi topluma çok sert denebilecek eleştiriler, uyarılar yaparak, Yahya Kemal’de olduğu gibi ilk gençlik delişmenliğiyle jön Türklerin negatif etkisine kapılıp evden kaçışın çocuksu kahramanı olsalar da sonrasında millete ve tarihe karşı sorumluluklarının hiçbir zaman uzağına düşmemişlerdir. Halis samimi duyguları, yer yer vecd ve kahramanlık ölçüsüne yükselen  coşkulu söylem ve eylemleri gönlümüzde onlar için kurulu makamı müstesna kılmaya yetmiştir. Sonuçta bu güzide insanlar her şeyden evvel bu toplumun içinden çıkan, topluma tepeden, kısık gözle bakmayan şahsiyetlerdir. Onlar bizim münevverlerimizdir. Her birimizin hamurunda bir şekilde onların mayası vardır. O nedenle bizler biraz Âkif, biraz Yahya Kemal, biraz Necip Fazıl’ızdır.

İnsanları anlar, anlamaya çalışırken kendimizi onlarla ifade etmek veya kendi değerlendirmemizi onların yaşam ve görüşleri etkisinde eritmek gibi doğru olmayan yöntemler izleriz. Kastım değişen durumlara göre bu eğilimlerden birini seçmenin yanlışlığını söylemek değildir. Elbette baskın nitelikleriyle örnek aldığımız bütün bir hayatımızda bizim için mihenk taşı olan öncü münevverlerimiz vardır. Allah onların eksikliğini vermesin. Çünkü bir toplumun hamurunu hakikaten bu büyük insanlar yoğurur. Ayrıca millet olarak sevdiğimiz insanlarda hiçbir kusur aramamak veya sevmediklerimizde hep olumsuzluklar görme tutumu bizim onulmaz zaaflarımızdan biridir. Belki amiyane bir tabir olacak ama bir darb-ı meselde çok özet ifade edildiği gibi “sevdiğimizi put, sevmediğimizi it etme” kötü alışkanlığından sıyrılmamız algı ve eleştirilerimizin sahihliği bakımından önemlidir. Değilse anlamaya çalıştığımız şahsiyetlerin algılanabilir ve yaşanabilir örneklikleri olmayacaktır, olmamaktadır. Bunun için aydınlarımızı; bu yazıda dikkat çekmek için sadece kimi hususiyetlerine işaret etmekle yetineceğimiz Yahya Kemal’i, yaşadıkları döneme özgü realiteler içinde değerlendirmelidir. Bu realiteler onların zihin dünyalarını oluşturan sosyal ve siyasal gelişmelerin, toplumu her alanda sarsan, yılgınlığa iten savaşların yanında ister pozitif ister negatif etki ve ilişkileriyle olsun düşünce çevresini oluşturan kişileri de içeriyor olmalıdır. Yahya Kemal’in yaşadığı dönem milletin en sancılı yıllarıdır. Yahya kemal bu sancıyı ruhunun tüm katlarında hisseder.

Devir kötüdür.

Zor zamanlardır.

Osmanlı zayıflamış yeni gelişmeler karşısında kendini yenileyememiştir. Avrupa’daki sosyal, düşünsel ve teknik alanlarda akıl almaz gelişmeler karşısında müthiş bir gerileyiş, çöküntü yaşanmaktadır. Aydınlar şoktadır, en iyisinin ve iyimserinin bile kafası fevkalade karışıktır. Tanzimat’la birlikte kör bir bilinçle koşullandığımız görüşler bizi kendi tarih şuurumuzdan uzaklaştırmış Tanpınar’ın ifadesiyle hiçbir şeyi hakkıyla göremeyeceğimiz bir gözle bakmaya alıştırmıştır. Jön Türklerle başlayıp İttihat ve Terakkicilere kadar süren hareket içinde genel kanaat batının yeni düşünme ve yaşama biçimi karşısında yenilgimizi kabullenmek ve kendimizi pozitivist modern forma göre yeniden biçimlendirmektir. Bunun için bize ait olan değerlerden hızla uzaklaşmamız gerekmektedir. Asrileşme, modernleşme eğilimi giderek bizi kendimizden utanır hale getirmiştir. Osmanlı hızla toprak kaybetmekte, izlenen politikalar ve nevzuhur fikirler ayrılıkçı unsurların işini daha da kolaylaştırmaktadır.

Devir kötüdür.

Zor zamanlardır.

Âkif’in “Asırlar var ki aydınlık nedir bilmez âfâkım” diye ifade ettiği gibi her yan karanlıktır. Aydınlar ve halk o denli çıkmaz bir çaresizlik içindedir ki, Yahya Kemal bir Rumeli gencinin dilinden bu durumu şöyle yansıtır: “On üç senede Türk’ün büyük bir millet olduğunu anladık, zaman geçtikçe daha ziyade anlayacağız zannediyorum. Uyandık, lakin karanlığa uyandık.”(1) Burada Tanzimatçıların ve ittihatçıların  sorumsuzca savurdukları hürriyet, eşitlik sloganları ile eriyen millî kimlik ve şuurumuzdan sonra gelen felaketin ardından yitirdiğimiz huzur ve güzellikler karşısında pişmanlık duyguları ifade edilmektedir. Daha da kötüsü millî kimlik ve karakterimizi oluşturan unsurların tasfiye edilmesi daha sonraları resmî politikaya dönüştürülecektir. Gerek Âkif gerek Yahya Kemal Millî Mücadele’yi ve sonrasını birebir yaşadılar. Daha sonra Millî Mücadele’nin ruhuna aykırılığı aşikar uygulamalar oldu. Düşünün ki, İstiklâl Marşı’nın yazarını hafiyeler takip ediyordu.(2) Yahya Kemal İnönü dönemi de dahil uzun süre mebusluk yaptı.(3) Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü seven şairimizin anlattığı bir anekdot trajik esprisiyle çok ilginçtir: “Vatanperver bir zata yolda tesadüf ettim, beni tuttu, karşısına aldı, çatık kaşlarla, kıvılcımlı gözlerle baktı, dedi ki: “Gözümün önünde bu kadar insan astılar niye sustun? Dedim ki: “Gözünüzün önünde astılar da işte onun için sustum. Çünkü asıl o zaman insanın diz bağları gevşiyor; sesi kısıhyor, bir insanı sehpada kukla gibi sarkar görünce insan, doğrusu isyan edemiyor. Zaten onların maksatları bir yahut beş insanı asmak değil, onları asmakla milyonca insanı susturmak değil mi?”(4)

Bırakınız düşüncelerinizi rahatça ifade etmeyi, neredeyse dudak kıpırtısı delil olarak kullanıp insanların niyetlerinin sorgulandığı, bundan dolayı ceza aldıkları yılların gelişi uzun sürmedi.(5)

Zor zamanlardır. Rüzgar şiddetli esmektedir. Yağmur çiselemektedir. Soğuktur. Sanırım Necip Fazıl’dı; bu vahim tabloyu konu ettiği bir yazısında imanın ve inanan insanların durumunu böyle bir havada sönmekte olan bir ateşin son yalımına son kıvılcımına benzetmekteydi. Gerçek bir dava adamı kimliğiyle haklı olarak ümmetin bu ateş yalımı üzerine kapanmasını ve o son kıvılcımı ihtimamla, fedakârlıkla korumasını istiyordu. Şimdi bizler böyle karanlık, korkulu gecelerden sonra aydınlık geleceğin müjdecileri bir nesil olarak hamurumuzu mayalayan bu aziz öncü münevverlere minnet borcumuzu ifa etmek durumundayız.

Yahya Kemal’i her hatırladığımda Sezai Karakoç’un ilgili dizeleri düşer aklıma:

“Bozgunda bir fetih düşü … “

Bu dizelerde hissettirilmek istenen sadece yaşanan maddî çöküntü değil, ayrıca ruh ve zihin dünyamızın tarumar olduğudur. Bu toz duman içinde millî kimliğin tekevvünü ve tecessüsü noktasında Yahya Kemal derin bir teessürle kendine o en can alıcı soruyu soruyor ve cevaplarını bütün bir hayatta arıyordu: “Biz neyiz, kimiz?”(6) Kültür haritamızın ruhumuzun dokusunu bozacak inkırazla daralıp muğlaklaştığı dönemden başlayıp etkileri hâlâ sürmekte olan bu katasrof içinde Yahya Kemal’in son derece safiyane coşku ve hülya seviyesinde de olsa tarihin ve toplumun derinliğinde süren ve sürmekte olan akışa kulak verdiğini görmekteyiz. “Kökü mazide olan ve ati”ye uzanan nokta nokta, damar damar benliğimize işlemiş musikimizi terennüm ediyor, yoğun bir duygu seliyle o hülyayı gerçek bir duyuşla canlı kılmaya çabalıyordu. Kim olduğumuzu belirleyen aidiyet, muğlak bir geleceğe hamle yapmak adına geçmişimizle rabıtamızı kopararak oluşamazdı. Yahya Kemal bu hakikati bir şiirinde çok net ifadelendirir:

“Derler insanda derin bir yaradır köksüzlük

Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.”

Bu konuyla doğrudan ilgisi bakımından Ziya Gökâlp’le unutulmaz bir anısı vardır. Yahya kemal, yine kafasını ve gönlünü tarihin zevklerine kaptırdığı bir gün Ziya Gökâlp kendisine şairce bir üslûpla

“Harabîsin harabatî değilsin!

Gözün mazîdedir âtî değilsin!”

diyerek bir çeşit eleştiri yöneltir. Bizim Üstad da irticai dedikleri nadir tesadüfün sevkiyle şu karşılığı verir:

“Ne harabi ne harabatiyim

Kökü mazide olan atiyim”(7)

Yahya Kemal ‘eve dönen adam’ olmasının yanında çokluk işte bu dizelerle özdeştirilerek de anılır, anlaşılır. Belki de yine ‘ev’ motifiyle birbirini mütemmim tarzda O’nu en iyi ifade eden özlü tanımlamayı bu dizelerde buluruz. O belki ileri düzeyde bir fikir adamı değildi ama ruhu bin küsur  yıllık tarihin özlemiyle yanıp tutuşan bir gönül, aşk ve vecd adamıydı. O’na göre bugünümüzü tarihimizle, tarihimizi de günümüzle yaşamak gerekmektedir. Geçmiş ve gelecek birbirinden kopuk süreçler değildir, olmamalıdır. Bu kopukluk ancak kesif bir ruh bulanıklığıyla, şiddetli zihin kaymasıyla mümkün olabilir. O zaman da ışığı, aydınlığı ve aşkı sönmüş idealsiz bir yaşam sürersiniz. Zamanın aydın geçinenleri işte böyle çürümüş ruhların sahibi olarak millî şuuru yükseltecek aşk ve kudretten yoksundur. Yahya Kemal bu hassasiyeti bütün bir hayatının aksına yerleştirmiş bir şairdir. Aziz İstanbul’unda anlattığı bir anısı bile bu hassasiyetinin ölçüsünü ve dönemin aydınlarının duygu ve düşünce fukaralığını anlatmaya yeter. “Eyüp’de türbeye yakın bir mezar taşı vardır. Üstündeki burma kavuktan hemen anlaşılır ki, altında İstanbul’a Fatih’le beraber gelmiş olan Türklerden biri yatıyor; bugün yaşayan en milli şairimizde bu taşta hissedilen Türk ruhu yoktur diyebilirim. Bu taş, fetih devrinin keyifli askeri gibi, önümde kavuğu yıkmış duruyordu, etrafındaki toprağa bir vatan rengi veriyordu. Vatana dair hiçbir yazıdan, hiçbir sözden bu taş karşısında duyduğum vatan zevkini duyamadım.”(8) Yeri gelmişken içimi kıvrandıran o soruyu hatırlatmamı yadırgamayın ne olur: Günümüz itibariyle geçmişin anlamlı derinliğinden uzanarak bizi kavrayan tarihin bu sanki canlı tanıklarından his dünyamıza sirayet eden varoluşsal ürpertilerin sağladığı şuur seviyesine yükselebilmiş yeterli donanım ve yeterli çoklukta aydınımız var mıdır acaba? Onlar şimdi büyük medya plazalarının ışıltılı ofislerinde ulusu çağdaşlaştırmanın metazori, asparagas dilini ve yöntemini üretme yüce görevindedirler. Hiçbir zaman gönül bağı ile bağlanarak birlikte olamadıkları aziz milletimizin değerlerine sövgüler, hakaretler düşünmekle meşguldürler. Üstelik halkçı veya ulusalcıdırlar!

Büyük şair’in en yakınında bulunmuş ve ondan fazlasıyla etkilenmiş öğrencilerinden Tanpınar büyük şair için “Metafizik ve dini azap ve endişelerin adamı değildi” tespitini yaptığı ifadelerini şöyle tamamlar: “Sadece O ölüm düşüncesinin kovaladığı adamdı. Bunun dışında zaman zaman bir vecd adamı oluyordu. Hülâsa, dinde bütün bir hayat seviyesi ve tarzının getirdiği farklarla ayrılmış olduğu bir insanlığa yaklaşmanın en asil ve sağlam çaresini buluyordu. Kocamustafapaşa’da, Atik Valide’de, Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nda bir çeşit vicdan azabına çok benzeyen bu eve dönüşü buluruz.” (Tanpınar, s.45) Yine Tanpınar’ın “O kaçış kapıları arayan değil eve dönen adamdır” tespiti Yahya Kemal’i en özet, en kuşatıcı tanımlayan bir ifade olmuştur. Doğrusu ümitlerin sönmeye başladığı o ortamda bu halisane duyarlık bedbin ve bezgin ruhların ataletten sıyrılması bakımından en azından fikrî çalışmalar kadar etkili olmuştur. Kaldı ki bu ifadeler O’nun düşünce adamı olmadığını değil, belki millî düşünüşün his ve heyecan katına sıçrayarak farklı, içkin bir boyut kazanması yönünde daha bir öne çıkan çabalarının önemini beyan içindir. Yahya Kemal tarihe ve millî seciyemizi oluşturan geleneksel motiflere tutku düzeyinde saygılı ve bağlıdır. Yetiştiği ortam ve yetişme tarzı belki bu değerlerle olan ilişkisini fikrî ve amelî seviyede içselleştirmeye fazla imkân vermedi. Belki bu onun biraz da kendi zaafından kaynaklanmaktadır. Bu noktada şair bir münevver olarak onun portresini analiz ederken ve giderek zaman içinde olgunlaşan duygu ve estetik dünyasını kavramaya çalışırken çocukluğundan beri sıkı bir gözlem yapmamız gereklidir. Bu yöntem sadece büyük şairimiz için değil hemen her kişi için geçerli olmalıdır. Sonuçta Yahya Kemal de hatasıyla sevabıyla bir insandır. O’nu olduğu gibi anlamak durumundayız.

Yahya Kemal’in zor ve sorunlu bir çocukluğu olmuştur. Bu olumsuzluklar doğrudan onunla değil aile yapısıyla ilgilidir. Ama bunun yanında hayatı algıladığı ilk evrede çocukluğunun masalsı şehri Üsküp, ömrünün sonuna kadar düş ve düşüncesinin en unutulmaz motifi olacaktır. “Üsküp o kadar eski ve o kadar Türktü ki, İstanbul’dan ve Selanik’ten gelen yeni kelimeleri, yeni eşyaları hatta yeni şarkıları alafranga telakki ederdi. Balık suyu idrak etmediği gibi, Üsküp de Türlüğünü idrak etmiyordu. Bütün Türk şehirleri gibi kendine sadece ‘Müslüman’ diyordu.” (Y.Kemal, Hatıralarım, s.47) Oradaki en zengin insan ilişkileri ile Osmanlının İslâmî geleneklerine uygun hayatı daha sonra İstanbul ve İstanbul’daki hayatla özdeştirecektir. Erken yaşlarda başlayan inişli çıkışlı hayatına paralel olarak bu dış mekândaki sorunsuz geçiş ve örtüştürme onun kişilik ve kimliğinin oluşmasında en büyük etkendir.

Yahya Kemal, düz bir mantıkla sanılacağının tersine, şiirlerinde okur dimağına taşarcasına hissettirdiği maneviyata tamı tamına uygun bir aileye sahip değildir. Bir devlet memuru olan babası geçimsiz, sorunları olan, ev içinde annesiyle kavgalı, dahası ceberut bir kişidir. Annesi biraz da bu sebeple insanımızın ince hastalık dediği vereme yakalanmıştır. Tahsil hayatı için İstanbul’a geldikten sonra kendisini fikrî cereyanların fırtınası içinde bulacaktır. Her şeyden nefret etme reaksiyonuyla anarşistliğe kadar varan ilk gençlik yıllarının İstanbul ve Paris evresi fazla uzun sürmez. Annesi Redife Hanım müstesna edilirse aile huzurunu hemen hiç yaşamadı. Sonradan anne figürünün din, tarih, vatan, maneviyat duyarlığını alevlendirerek şuuraltı fışkırmayla açığa çıkmasında muharrik unsur olduğunu düşünüyorum. Hızla şiirsel imaj ve imgelere, giderek yoğun his ve düşünceye dönüştürdüğü değerlere sığınmak O’nun için annesine yani o tanrısal varlığa ve varoluşa sığınmakla eş anlama gelmelidir. Eğer tahlilimiz doğruysa O’nun duyguları fevkalade yüksek ve fıtri bir boyut kazanır.

Yahya Kemal belki dumanlı başı ve gençlik çalkantılarıyla evden uzaklaşan ama benliği olgunlaşınca da eve görkemli bir dönüş yapan asil, namuslu bir münevverdir. Beşir Ayvazoğlu’nun ifadesiyle “Evde kalanları zelzeleyle baş başa bırakma şuursuzluğundan tez uyandı ve “eve döndü”. Artık evin şiirini yazacaktı. Biliyordu ki, ev ancak içinde yaşayanlarla evdir.”(9) Evet O eve döndü. Evi güzelleştirdi. Evle güzelleşti. Burada ev imgesel ve sembolik bir kelime olarak elbette bütün bir değerler dünyamızı, tarihimizi, millî his ve coşkuyu, ruh hamurumuzu ifade etmektedir. Gel gör ki, en zor zamanlarda hamurumuzu yoğuran bu müstesna münevverin, bu büyük şairin gerçek dünyada eşi ve çocukları ile içinde mutlu olacağı bir evi olmadı. Hep kiracı olarak pansiyonlarda, otel odalarında yaşadı ve öldü. Uzun, hoş hasbıhaller sonrasında dostları bir bir ayrılınca, o ancak bize ve tüm insanlığa armağan ettiği eşsiz şiirlerinin hafifleteceği şair yalnızlığıyla baş başa kalıyordu. O’nun için ev vatandan ve tarihten başkası değildi. Evine taşkın bir coşkuyla bağlıydı. Vatan, Üsküp, Anne, Avrupa ve İstanbul arasındaki med cezirlerde oluşan metaforları dikkate alarak yapılması gereken yeni çözümlemeler ise başka yazıların konusu olabilir.

 
  1. Yahya Kemal, Çocukluğum gençliğim Hatıralarım, s. 50, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İst. 1986
  2. bkz. D. Mehmet Doğan ile Mehmet Akif üzerine yaptığımız söyleşi, Ayvakti, S. 75, Aralık 2006
  3. Bir gün bir dost meclisinde Yahya Kemal’in epey sessiz durduktan sonra o kendine  özgü hicviyle “Bu son asırda, Türkiye’nin başına gelenlerden biri de İsmet Paşadır” dediği rivayet edilir. (Nakleden; N.S. Banarlı, Bir Dağdan Bir Dağa, s. 365.)
  4. Yahya Kemal, Eğil Dağlar, MEB yay. s.265, İst. 1970
  5. Örnek bir belge olarak 23. 05. 1941 tarihli TBMM’ nin ellibeşinci inikatının zabıt ceridesine (18. cilt) özellikle 142- 145. sayfalara bakılabilir.
  6. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, s.15, Berksay Matbaası, İst. 1962
  7. Yahya Kemal, Siyasi ve Edebi Portreler, s. 16, Baha Matbaası, İst. 1968
  8. Yahya Kemal, Aziz İstanbul, s. 126, YKY, İst. 2005
  9. Beşir Ayvazoğlu, Eve Dönen Adam, s. 10, Ötüken Yay. İst1995.
Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Otuz Yıl Sonra Açılan Sandık / Şeref Akbaba
Yahya Kemal’in Şairleri / Eyyüp Azlal
Yahya Kemal Üzerine / Sadettin Ökten
Ya Bir Hikâyen Olsun Ya Da Bir Hikâye Oluştur / İsmail Bingöl
Sürgün Ülkeden Gül Kokusuna Uzanmak / Behçet Yani
Tümünü Göster