Ay Vakti
facebook
CUMA AKŞAMI
BAYRAM... / Ay Vakti

Metruk anıları artık uyandırmaktan vazgeçip bir şeyler hayal etmeye başlamanın sırası gelmişti. Bir bayram sabahı yeniden başlamak için iyi bir nokta olabilirdi tabiî. Yön seçmeli, yöne yol çizmeli… Yola gurbet türküleri serpip “İyi bayramlar” edasıyla şarkın bütün bayram tanıyan evlerinin kapılarını bir bir açtırmalıydı. “En çok İstanbul’a yakıştı bayram” diyenler, “Nerede o eski bayramlar” diyenlerin, o eski bayramlarda neler yaşandığını anlatamayışlarında gizlenen bir cümleyi ifşada mahirdi: “Herkesin geçmişiydi özlenen, şimdiyi beğenmemekle bağlantılıydı bütün olup biten.” Zamanın hafifmeşrep bir oyunuydu bu cümle âlemin katıldığı, üstelik farkındalıktan uzak. Bir gün geride kalacak bu bayram için de aynı kelimeler sarf edilecek, aynı özlem saracaktı anı.

İşte bu edayla başlayıp…

Kutlu olsun bayramınız.

Eliniz, gözünüz, gönlünüz...
Gün doğumunuz, yolunuz, varınız, yokunuz...
Dolabınız, yatağınız, kap kacağınız…
Konu komşu, çoluk çocuk, bağ bahçe, pılı pırtınız...
En sevdiğiniz ve en becerebildiğiniz...
En tutunabildiğiniz...
En yağmurlu cümleniz...
Gözyaşınız, kamelyanız, rüyalarınız...
Aile efradınız...
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlarınız...
Seher yeli, allı turna, üzgün sardunyanız..
Şehriniz, semtiniz, bir de balkon sefanız...
Bayram sevinciyle dolsun.
Gözyaşınız, kamelyanız, rüyalarınız...

Şimdiden...

Kutlu olsun bayramınız.

 
OKUR MUSUNUZ? / Naz Ferniba

Gazeteleri okurken ya da dergilere göz gezdirirken ilk olarak yazıyı kimin kaleme aldığına bakıyor, sonra başlığın her harfini ısrarla inceliyorum. Yazar, yazılarını sık sık izlediğim ise başlık bana hiçbir çağrışım yapmasa da yazı kendisini okumam için ayrı bir çabaya girmiyor. Yazar, daha önce adını duymadığım ise yazı başlığı beni cezbediyorsa başlıyorum okumaya. Dolayısıyla giriş cümleleri önem kazanıyor ve diğer cümlelerin okunmasına vesîle oluyor.

 

“Neler okursunuz?” sorusu ya da ondan önce “okur musunuz?” çıkınca karşıma artık cevap veremediğimi fark ettim. Sorana bakmam ve hafif tebessüm etmekle yetinmem nedendir aslında iyi biliyorum. Bu tebessümün altında ışık hızıyla geçen cümleleri de çok iyi biliyorum, ama ben bunu “soranı mahcûb etmemek” diye özetlemekle yetiniyorum.

 

Ben okur muyum?

Okursam ne okurum?

Karanlık birer kuyu gibi görünüyorlar. Her gün sayısız yeni kitapla karşılaşıyorum ya da her gün sayısız okumadığım eski basım kitaplarla karşılaşıyorum. Tarifsiz bir telâş o an gezinmeye başlıyor içimde, durduramıyorum. Yetişmem gereken çok önemli bir yer var ve adımlarımı bu sebeple hızlandırıyorum da olduğum yerde sayıyormuşum gibi bir his. Kervanı kaçırmış yolcuyum çölde yön bilmeden kalakalmışım, üstelik otostop imkânım da yok. Yabancı topraklarda hangi sokağın nereye çıktığını kestirene kadar uzun bir sürenin geçmesi gerekir. “Okumak” da böyle bir şey. Okuduğumun beni nereye götüreceğini, hatta beni nerede bırakacağını tahmin edemiyorum. Bunu istiyor muyum? Hayır. Nereye, nasıl bir yere gideceğini bilmek cazibeyi ve azmi kaybettirir çoğu zaman.

 

Neden okur insan?

Okudukça sıkıntı çöküyorsa, okudukça yetmiyorsa, okudukça işin içinden çıkamıyorsa neden okur insan? Bir sonrakinde aradığı her ne ise bulmak için de olabilir, içinde gerçekten kaybolabildiğini fark ettiği bir alan bulabildiği için de olabilir.

 

Az konuşma yeteneği kazanabilmenin de okumanın bir getirisi olduğunu düşünüyorum ara ara. Bildiklerinizi ne kadar paylaşırsanız paylaşın sonuçta herkes kendi bilgisinin geçerli olduğu konusunda ısrarcı. Bir çeşit patates yemeğinin önce haşlanarak mı, yoksa direk haşlanmadan fırınlanarak mı pişirilmesi gerektiği üzerine birgün tartışabilenler vardır mesela. Ve üstelik patatesleri haşlayanla, haşlamadan fırına veren birgünün sonunda fikirlerinden taviz de vermeyebilir. “Birgün de senin dediğin gibi deneyeyim” demez birisinden biri.

 

İnsanlar sizin okumalarınıza farklı yorumlar getirir ve size de sadece dinlemek düşer. Zamanla öğrenmişsinizdir çünkü dinlemenin faydalarını.

Örneğin, yorumlara karşılık vermediğiniz sürece, konuşma boyunca yeni boyut kazandırılmış yorumlarla karşılaşma riskiniz düşüktür.

Örneğin, dinlediğiniz sürece yorum yapan kişiler takdîr edildikleri hissine kapılıp sizi mümkün mertebe rencîde etmekten uzak dururlar.

Örneğin, cümlelerine cümle uzatmadıkça sizi kendi hâlinize bırakma olasılığı çok yüksektir.

Örneğin, fikirlerinin şeksiz doğru tespitler içerdiğini hissedip ses tonu arttırılmış tartışmalar içine çekilmeden felâha çıkabilirsiniz.

Velhâsılı bu örnekler böyle uzar gider.

 

“Okur musunuz?” sorusunda geçiştirmenin yerinde olacağı çok kereler tecrübe ile sabit olduğundan, “Neler okursunuz?” sorusunun da önü kapatılıvermiş olacaktır. Ne ki, “İbn Haldun” deseniz, “Nietzsche” deseniz, “Salinger, Cortazar, Kafka, Hesse, Amin Maalouf, Marquez, İbn A’rabi” deseniz farketmeyecektir sonuçta. Ya da “masal, felsefe, sözlük, tarih, ülkeler coğrafyası, mitoloji” deseniz de sonu olmayan boş bir borunun içine taş bırakmaktan öteye gitmeyecektir hatta.

 

Ne olacak peki?

Herkes kendi okumalarının yönünü kendi belirlemeli ve bunca yazılmışlar arasında kalarak iğneyle kuyu kazmanın anlamını çözmeye çalışmalıdır.

Ya yolun zahmetli olduğunu kabullenip ilerleyecektir zahmetleri aşa aşa, ya da “Ben bu yolun yolcusu değilim” diyerek çekilecektir.

 


GÜN AŞIRI
Elindeki fidanı dikmelisin.Çölde susamış bir köpe...
CUMA AKŞAMI
Metruk anıları artık uyandırmaktan vazgeçip bir şe
yazarlar
KİTAPLAR