Ay Vakti
facebook

YÜZÜSTÜ

“Ben evleniyorum”
Durdu, yüzüme baktı. Kapıyı açtığına pişman olmuş gibiydi. İçeriden Kübra geldi. Simsiyah gözleri, simsiyah kıvırcık saçları vardı. Elimdeki poşetlere yöneldi. Gözlerinin içi parlıyordu. Genelde böyle olurdu. Elimdeki poşetleri alır, Canan ile çikolataları paylaşır, bana hep o parlayan gözlerle bakarlardı.
Müjde vermek niyetiyle tekrarladım sözlerimi. “Ben evleniyorum teyze.” Hâlâ boş gözler ile bakıyordu. “İçeri gir” bile dememişti. Bir şey de söylemiyordu. İçerisi karanlık ve havasızdı. Perdeler açılmamıştı. İki küçük çocuğun evde olmasının getirisi etraf dağınıktı.
06.30 Pendik YHT Garı
Elimde çekçekli bavul, taksiden indim. Yarım saat var. Yeraltı çarşısı sakin, otuz kadar insan perona çıkmak için bekliyor. Sözleştik. Öğleden sonra Konya’da olacağız. Ben şehri bilmiyorum. O oralı. Beni gezdirecek.
İnsan acıları ile yaşar. Yanımdaki yaşlı adam soruyor. “Trene buradan mı gidiyoruz oğul.” Bu soruyu soran adam Eskişehir’de inecek. Beni bu saatte arıyorlar. “Gara vardın mı?” Bu saate beni aradığına göre baya düşünceli biri. “Vardım kalkış saatini bekliyorum.”
“Oğul hani, niye yürümüyor insanlar trene?” “Saati var dayı”
İnsan acıları ile yaşar. O yoldan geçiyorum. Fotoğrafını çekip gönderiyorum. “Bak işten çıktım, sana doğru yaklaşıyorum” diyorum, gülüyor. Çektiğim fotoğraf karşı yakayı gösteren boş bir Taşköprü fotoğrafı. Burada üç mevsimi yaşıyor aşkımız. Yaz başlangıç. Sonbahar keder. Kış ayrılık. Telefonumda iş çıkışı çekilen onlarca Taşköprü fotoğrafı var. Önümde uzayan yol. Belediye bölgenin tek taş köprüsü olduğu için köprüyü ışıklandırıyor. Kışın kar yağıyor. Gece karanlığında, kar altında, onlarca fotoğrafa yenileri ekleniyor. Sevmesem de pop müziği “ışıklı yol” tamlaması bana bir şarkı sözünü hatırlatıyor. “Şimdi bu ışıklı yolu yalnız mı yürüyeceğim.” Yol bekliyor ki kavuşalım. Hikâyemizi yol biliyor. Anlat desem anlatacak. Belki karşıki dağa, belki gece karanlığa, belki kışın yağan kara anlatmıştır hikâyemizi ve hepsini ağlatmıştır. İnsan acısıyla yaşar. Dağ acıyla yaşamaz.
26-A, Tahmini varış süresi: 11.45
Dört saat kırk beş dakika yolculuk yapacağım. Yanımda dört tane kitap var. Üç hikâye, bir deneme, İnsanlar yarı uykulu, bulunduğum vagon nerdeyse dolu, yanımda 20’li yaşlarda bir genç, elinde android telefon kulağında kulaklık. Selam veriyor. Oturup uyuyor. Üç hikâye kitabından –bana göre- en sürükleyici olanını açıp okumaya başlıyorum. Yanıma karışık

kuruyemiş aldım. Çay servisini bekliyorum. Servisi yapan görevli elimdeki kitabı görüyor. “Aaaa, -şu- yazarın eşi mi, türü ne, benim kendi kitaplığım var. Üniversitede çok okudum. Kendi kitaplığım var. (…) İktisat mezunuyum.” Bayağı okumuş belli. Üzerine gitsem sohbet uzayacak. Uzasın da kendi beklemez. Servis yetişmez. Bu kısa kitap sohbeti yolculuğun sevindirici yanı. Çayımı alıp kahvaltımı yapıyorum.
“Abi bu normal ölüm değil suikast. Aranılacak alanı 800 m çapıyla sınırlamışlar. Telefondan yer tespiti yapmışlar. Adam 112’yi aramış uzun konuşmuşlar. Nasıl bulamasınlar. Hem bunlar kaç kişi, kayıtları saklıyorlar abi, olay yeri inceleme tutanağında koltuk parçası daha sonra konulmuş, bunlar düzmece abi, otopsi yapıldığında çenesinin kırık olduğu paylaşılmadı kimseyle, basın yazmadı. Adam olaydan sekiz yıl sonra kitabını yazdı. Adamı infaz etmişler.” İki kotluk ötede bu konuşmalar geçiyor.
Ben bunları dinlerken yan koltukta oturan adamın beni süzdüğünü fark ettim. Adam epeyce bi süre bana dikkatle baktı. “Merhabalar delikanlı, daha önce hiç mankenlik yaptın mı?” Diye sorunca şaşkınlığımı gizleyemedim. Evet, sarı saçlı mavi gözlü, bir seksen beş boyunda ve seksen beş kilo idim. Ama bu özellikler manken olmamı gerektirmiyordu. Adama sahne sanatları okuyorum dediğimde gözleri parıldadı. Sen, tam aradığım oyuncusun evlat, dizi sektörünün sana ihtiyacı var. Bu kartımı al, İstanbul’da beni bul, bak bu fırsat kaçmaz şöhret olursun” Bu ne şimdi. Al işte hayatımın fırsatıymış. Umursamadım.
Adamın söyledikleri bir kulağımdan girdi bir kulağımdan çıktı. Konya’ya varmamıza yarım saat var. Pek konuşmadık. Benim aklım gezip tozmada hem ne diyordu ninem: “Şöhret felakettir”
Konya’da buluşamadık. Gelmedi, niye gelmediğini bilmiyorum. Bu mesafeler, bu nedensiz likler canımı sıktı ilkin. Aslında mankenliğe başlamam ve daha sonra dizi oyunculuğuna soyunmamın sebebi tam olarak sevdiğim kız değildi. Sebep ve saik bana hiç mankenlik yaptın mı? diyen o sesten başkası değildi.
Bu yaşa kadar kendimi mi tanımamıştım. O yapımcı –modacı, senarist, filmci, adına her ne diyorlarsa- beni keşfetti. Konya’da kaybolmuş gibi bir süre dolaştım. Bu dolaşma büyük bir kayboluşun başlangıcıydı. Madem bir model olacak kadar yakışıklıydım. İstanbul’a gidip işe koyulmak için neyi bekliyordum. Bir karar vermeliydim. Doğup büyüdüğüm o küçük şehre gidip dağa bayıra koşturup küçük işler yapabilirdim.
Ama olmadı. Büyük bir şehre nedenini bilmediğim bir ideal için gidiyordum. Bir ayna bulmuştum, bana bakacaklardı. Bencillik yüzümdeki çatlaklardan gözlerime sızıyor oradan bütün vücudumu dolaşıp aklımı çeliyordu. Onu bir daha görmedim. İstanbul’a giden akşam trenine bindim. Bu tren birbirine ekli vagonlara sığdırılmış para pul, şan şöhret, bencillik kibir, sarhoşluk, aldanma gibi birçok şeyi karşıma çıkardı. Aynada yüzümü bana gösterdiklerinde bir daha bu trenden inmeye fırsat bulamadım.
Varmalıydım. Bir çıkış noktası olarak bir ışık bekliyordum. Spot ışıklar ve flaşlar arasında aradığım hiçbir zaman bulamadım. Sarı saçlarımı renkten renge boyayan –yeni- mesleğimden başkası değildi. Milyonlar beni seyrediyordu. İlgiden sokakta yürüyemeyecek halde idim. Şöhret mesafeydi, arkadaş kaybıydı ve geriye dönüp bakmamaktı. Değişmek ve bir daha ulaşılmamaktı. Sevmemekti. Ve ekranda acılara kederlere tercüman olmaktı. Çok kazanmıştım. Magazin programları benden söz ediyordu.

Gazeteciler tek kare haber için peşimdeydi. Birkaç kanalda birden dizilerim oynuyordu. Sorgulamıyordum. Senaryoları, metinleri algılamadan oynuyordum. En değerli varlığım fiziğimdi. Yüzüm herkesin sahip olmak istediği bir sermaye idi. Bir zaman sonra yüzümün benim olmadığını fark ettim. Oynadığım dizi süreleri –sadece benim değil- çok uzundu. Bütün zamanın programlanmıştı.
Oynadığım rol gereği sakalımı kesmem yasaktı. Sevdiğim halde bıyık bırakamadığım zamanlar oldu. Senaryo gereği ulu orta küfrettiğim, istemediğim kıyafetleri giydiğim, istemediğim davranışlarda bulunduğum zamanlar oldu. Tüketimin ve hızın temsilcisi olmaya programlanmış bir robottan farksızdım. Saçlarımı kaç santim uzatacağımı bile yapımcım belirliyordu. Tatil günlerinde bile giyeceğim elbiseye karar veremiyordum. Çok büyük bir yıldız olmuştum. İradesi kendi elinde olmayan bir yıldızdım.
Zaman hızlı geçiyordu, hızlı yaşıyordum. Yaşadıklarımı tahlil etmeye vaktim yoktu. “Beni yıldız yapanlardan bazen iddialı cümleler duyuyordum. “Bir dizi oyuncusu, her şeyiyle yüzüyle, kanıyla, canıyla, göz rengiyle her şeyiyle rolüne adanmıştır.”
Uykuya ayırdığım vakit azdı. Yalnız kalmaya bile fırsat bulamıyordum. Sahte dostluklarım vardı. Menfaat, para, prim dengesinde kendine yer etme stratejileri ile herkes yanıma yaklaşıyor. İstediğini alan gözden kayboluyordu.
Mavi gözlerimi, sarı saçlarımı, gülüşümü yapımcılara satmıştım. Senaristler ise reytingi yüksek olan her türlü konuyu yazmaktan çekinmiyorlardı. Başköşede ekranlar vardır. Yüzümün benim olmaması canımı sıkıyordu. Buna ne kadar daha katlanabilirdim. Bir dönüm noktası arıyordum. Beklediğim fırsat bir çocuk masumiyetiyle geldi. Her şeyi terk edip yüzümü aramama sebep olan bir maskeden ibaretti. Bu yüz benim değildi. Beni yıldız yapanların yüzüme yapıştırdıkları maskeyi çıkarma vakti gelmişti. Her şeyi bıraktım. Saçlarımı istediğim gibi kestirdim. Yeşil bir kazak giydim. Kulağıma takılan küpeyi çıkardım. Arabamı, kredi kartlarımı, her şeyi bırakıp çıktım.
Yenilgiden döner gibi hayata başlamak zordur. Şimdi benim olan bir yüzle yaşamın gayretini vereceğim. Döndüm. İlkbahar gelmiş. Taşköprü’yü, ışıklı yolu bıraktığım gibi bulamadım. Kimseye dönmedim. Kendime döndüm. Şimdi öğle sıcağında, dere kenarında, su şırıltısında kendimi arıyordum. Hatıralarım bile kalmamış. Zihnim bu kadar boş, çabalıyorum. Tanımadıklarımla yeni bir hayata başlayacağım. Böyle başlamalıydım.
İşte bu öğle vakti Taşköprü üzerinde karşıdan gelen bir yüz, bu yüz tanıdık. Konuşuyoruz. Bu kalbi boş olan yüz beni dinliyor. “Yoruldum diyorum, çok yoruldum, buradaki güneş olmasa, şu dere olmasa, bana ‘gel’ diyen bir ses olmasa; benim olmayan bir hayatı yaşamaya devam edecektim.” Karşımdaki yüz, merhametli, beklemekten dönen, gül bileği, düş yazı bir yüz. Beni dinledi.
Ondan bir cevap bekliyordum. Bu köprü üzerinde şahitlerimiz vardı. Dağ bizi dinliyordu. Acıyla yaşamayan dağ dinçti. Ben yorgundum ve cevap bekliyordum. Durdu ve bana beklediğim cevabı verdi. “Aşkın bir adı da yorulmamaktır.”
Artık yüzüm benimdi ve evleniyordum. Teyzem dinledi. Dinledi ve güldü.

Ömer Eski
GÜN AŞIRI
Elindeki fidanı dikmelisin.Çölde susamış bir köpe...
CUMA AKŞAMI
Metruk anıları artık uyandırmaktan vazgeçip bir şe
yazarlar
KİTAPLAR