Ay Vakti
facebook

SU YATAĞINI BULUR

   Bir çocuk anlatacağı hikâyenin peşine takıldı ve rüzgâra bıraktı kendini… Rüzgâr onu yıllar öncesine götürdü. Hacer annenin telaş içinde bir tepeden diğerine koştuğu bir âna ulaştırdı. Çocuk baktı anneye, anlamaya çalıştı olanı biteni. Sonra, ileride ağlayan bebeğini fark etti. Çölün ortasındaydılar, bir anne ve bir bebek. Çocuk iç geçirdi üzülerek. “Ne işleri var ki çölün ortasında? Burada hiç kimse yaşayamaz. Zavallı anne, zavallı bebek!” Tam bu sırada, ağlayan bebeğin ayaklarının altından sular fışkırmaya başladı. Kupkuru çöl gözyaşı döktü belki de. O su, tam o gün bir bebek ve çaresiz bir anne için yolunu buldu ve ulaştı onlara. Çöle su gelince, bir beldeye hayat da geldi. Bölgeden geçen kervanlar önce mola verdiler suyu görünce, sonrasında kimileri yerleşerek  anne ve bebeğin komşuları oldular.  O belde Mekke oldu, kabileler yerleşti. Kabe-i Muzzama, Safa ve Merve tepeleriyle birlikte Belde-i Tayyibe oldu.

Rüzgâr esiyordu. Yıllar, yıllar sonrasına götürdü onu. Yer yine aynı yerdi, ama o su kaybolmuştu. Bir el uzandı ve buldu suyu. Su yine bir şekilde uzanmıştı insanlığa. Yüzler güldü. Bu yüzleri güldüren elin sahibi Abdulmuttalip’di. Çocuk da ona tebessüm etti ve rüzgâr ile bir adım daha sürüklendi. Şehrin çehresi değişmişti. Çocuk “Neler olmuş buralarda?” diye iç geçirdi. Sanki çöl gülümsüyordu. Su tebessüm ediyor, coşkuyla şakırdıyordu. Şehirden ezan sesi yükseliyor, su abdest olup tenlerden süzülüyordu. O an çocuk, bülbülün aşık olduğu gülü gördü. Neden herkesin güldüğünü anladı. Kalplerin nasıl yerinden çıkacak gibi attığını, tutmasa eliyle yerinden nasıl çıkıp savrulacağını, işte o an anladı. Çocuk Sallallahu ala Muhammed, sallallahu aleyhi ve sellem, diye neşeli neşeli söyleniyordu. Hatta uçuyordu. Kanatlanır mı bir insan? Kanatlanıyordu. Aşk bu, girince gönüle neler yapabileceği tahmin bile edilemiyordu. Çocuk şehre baktı. Su, toprak, ateş ve havanın insan-ı kâmil ile birleşince arzulanan bir hayat tarzı oluşturduğuna şahit oldu. Ve söz sanatının nasıl neşv-ü nema bulduğunu hayranlıkla izledi.

Bütün sertliğiyle rüzgâr esmeye devam ediyordu. Çocuğu hazin, kavurucu bir ayrılığa sürükledi. Öyle ki su bile buharlaşmıştı ateşinden. Rüzgârın etkisiyle dünyanın dört bir yanına savruluyorlardı. Sanki çocuk ve suyla birlikte yıldızlar, yapraklar, toz, toprak, görünür görünmez ne varsa savruluyordu. Gülün değdiği yerler kemâlat buluyordu. Gülsüz kalan her yer bir harabeydi. Belki de hayalet bir şehir…  Çocuk, 16. Yüzyılın bir zaman diliminde hüzünlü gözlerini açtığında, içi alev alev olan birini gördü. Adı Fuzûli. Sözlerin özü yanında kendi sözünün ne kadar boş ve gereksiz olduğunu bilecek kadar ve bu iki anlamı taşıyan tek kelimeyi adı yapacak kadar erdemli biri Fuzûli.

Çocuk, bu bilgeye sordu : “Hayırdır, senin derdin nedir?”  Fuzûli akan suya bakarak söylendi.

 “İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it

 Susuzam bir kez bu sahrada menüm-çün ara su

(Ey Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve ayrılığında arzumu, özlemimi yatıştır;

susuzum, bu çölde bir defa da benim için su ara.)

Men lebün müştâkıyam zühhâd Kevser talibi

 Nitekim meste mey içmek hoş gelür huşyâra su

(Ben senin dudağından çıkan ilahi nefese kavuşma arzusundayım, sofular ise cennetteki Kevseri istiyorlar.

Nitekim ilahi nefesle mest olmuş kişiye şarap içmek, ayıklara ise su içmek hoş gelir.)

Ravza-i kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr

 Âşık olmuş galibâ ol serv-i hoş-reftâre su

(Su, her zaman senin cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar.

Galiba o da, o serviye benzeyen nazlı gidişli güzele âşık olmuş.)”

Çocuk şaşırdı. Geçtiği yerlerdeki gülün kokusunu aldı. Aynı yürek yangınının tütsüsü her yana buram buram yayılıyordu.

Çocuk “Su yine yolunu buldu Fuzûli. Seni ve beni bir araya getirdi. Bu yangınla bizi bize bırakıp gitti. Ya sevgili, Kâinatın Sevgilisi, Habibullah?” diye şaşkınlıkla sordu. Bunun üzerine Fuzûli;

“Su yolın ol kûyundan taprag olup dutsam gerek

 Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su

(Toprak olup suyun yolunu sevgilinin mahallesinden kesmeliyim,

çünkü su benim rakibimdir, o yere varmaya bırakamam.)” dedi.

Çocuk masum bir edayla, gözleri titreyerek Fuzûli’ye baktı ve yine sordu. “Ey Fuzûli, buluşabilecek miyiz Sevgili ile? Mevlam nasip edecek mi?”

“Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma

 Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış ama senin bağışlama bulutunun o ateşe su serpeceği ümidindeyim.)

Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri

 Ebr-i nîsândan dönen tek lülü-i şehvâra su

(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin sıradan sözleri nisan bulutundan düşüp sultanlara layık inciye dönüşen su damlası gibi dizilip gelmiştir.)

Hâb-ı gafletden olan bidâr olanda rûz-ı haşr

 Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su

(Mahşer günü gaflet uykusundan uyanan gözlerim, sana duyduğu hasret gözyaşlarından su serptiğinde (ağladığında)… )

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam

 Çeşm-i vaslın vere men teşne-i dîdâre su

(Umudum odur ki kıyamet gününde (senin cemalini görmekten) mahrum olmayayım. Ben cemaline susamışa senin vuslat pınarın su versin.)

Fuzûli’nin sözleri Nisan yağmurları serpmişti çocuğun kor gönlüne. Rüzgârı yine hissetti. Oysa Fuzûli ile, iki aşık daha ne kelimeler dizecekti, dizelere.

Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa urup gezer âvâre su

(Su, ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.) dizesine binaen belki de rüzgâr çocuğu sürükledikçe sürüklemekteydi. Yine Fuzûli dememiş miydi?

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme

İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su

(Su, Hz. Muhammed’in yoluna uymuş ve bu hâli ile temiz yaratılışını dünya halkına açıkça göstermiştir.)” Rüzgâr bu yüzden çocuğu yolunu bulan saf suyun peşinden sürüklemekteydi. Böylece çocuk sürüklendi, aktı gitti.

Bu sefer 1960’lı yıllara gitti ve Malatya da başka bir çocukla göz göze geldi. Al yanaklı, kayısı gözlü bir çocukla. Bakakaldılar birbirlerine. Sonra bir meyvenin çeşit çeşit farklı türlerini yaratan Rabbin nimetlerine dalıp gittiler. Kayısı gözlü çocuk ferahlık veren ekşi, meyhoş mişmiş kayısı, reçellik, kurutulan, gün kurusu, sofralık kayısıları teker teker topladı. Sonra meyveler serinlesin, bir güzel de temizlensin diye havuza boşalttı. Onun en büyük zevki bu havuzda kayısılarla oynamaktı. Havuza yapraklar da atıp başladı şekiller yapmaya. Kayısılar ve yapraklar ne güzel dans ediyordu havuzda! Zevkten mest olmuş bir çocuk onlara şekiller vermekte, kompozisyonlar kurmakta. Güldüler birlikte. Ne güzel bir oyun bu diye geçerken içinden, rüzgâr esmişti birden. “Hikmet neredesin, yine sular içinde misin? Ah çocuk ah!”

İki çocuğun asılı kaldı gülücükleri, ama anlamamıştı çocuk: “Neden çıkmıştı karşısına bu su aşığı çocuk?” Rüzgâr 2017 yılına esmişti. Çocuk aklında sorular, başını kaldırdığında bu sefer al yanaklı, kayısı gözlü bir bilgeyle göz göze geldi. Şaşkın şaşkın etrafına baktı, burası İstanbul’du. Bilgenin etrafında, ellerinde fırçalar su üzerine boya serpen talebeleri, “Hikmet Bey!” diye seslenen tebessümlü ve latif eşi... Çocuk “Hikmet?” diye birden irkildi. Bu Malatya’da gördüğü çocuk olabilir miydi? O ise, bu işin hikmeti ne idi? Aklındaki sorular çözülmez bir şekilde birbirine geçerken Hikmet Barutçugil konuşmaya başladı. “1998’li yıllardı. İski Genel başkanı Veysel Eroğlu ile bir kitap hazırladık. ‘Suyun Renklerle Dansı’, diye. Orada suyu yakından araştırma imkânı buldum. O zaman anladım, bu su mucizevi bir şey. Aman Ya Rabbi, su hayatın olmazsa olmazı! Suyun içinde ne kadar gizli sırlar var, suyun hiçbir maddeye benzemeyen özellikleri var. Soğuyunca bütün maddeler daralır, su genişler. Onun için buzlar yüzer. Eğer daralsaydı buzlar çökerdi, okyanuslarda hayat diye bir şey kalmazdı. Daha sonraları da öğrendik ki Japon araştırmacı Dr. Emoto Masaru suyun kristal yapılarının etrafındaki enerjilerden nasıl etkilendiğini ve suyun bu bilgileri nasıl muhafaza ettiğini bulmuş. Yani suyun hafızasından bahsedilmeye başlandı. Su kasidesinden sonra Peygamber aşkı aşkınlaştı, taştı. İnsanı Habibullah’a akıttı. Her zikredilişte bir nebze, bir adım, bir fiske daha yaklaşmış oldu insanlık. Eğer Emoto Masaru bir hadis kitabını okusaydı, orada havanın ve suyun hafiz ve nakil olduğunu yani hıfzeden ve nakleden olduğunu Habibullah’dan öğrenirdi. Bu husus bir hadiste geçiyor. Bir gün Hz. Ali bir şeye kafası atmış, sinirlenmiş, celalli celalli, Sevgili Peygambere bir şey anlatıyor. Hz. Peygamber “Ya Ali sakin ol!  Hava hem hafizdir, hem nakildir.” diyor. Şimdi telefonu açıp Amerika ile konuşmamız gibi. Hava konuşmamızı anında naklediyor. Bir de şimdi zaman tüneli diye bir araştırma yapıyorlar. Bizim şu anda konuştuklarımız burada duruyor. Öyle bir zaman gelecek ki insanlar Hz. Peygamber ile Hz. Ali’nin bu konuşmasını duyacaklar. Bu mümkün olacak.”

Çocuk duydukları karşısında şok oldu. Şimdi yaşadıkları yavaş yavaş yerine oturmaya başlıyordu. Rüzgârın yani havanın onu Hacer anne ve bebeğine götürüşü, suyu buluşları, Abdulmuttalib ile tekrar suya kavuşmaları ve Habibullah’ın suyla gelen şehri medenileştirmesi, Fuzûli’nin su kasidesini yazışı ve suyu seven çocuğa ulaşması. Demek hava ve su her şeyi içinde tutuyordu. O zaman Habibullah da, Fuzili de suyun ve havanın içindeydi, hep onunlaydı. Hemen suyun başına koştu. Havayı derin bir şekilde içine çekip suya baktı.

Hikmet Barutçugil konuşmaya devam ediyordu. “Bu su hakikaten mucizevi bir şey! Ayrıca su bizim vücudumuza girdiği zaman H2O, su olarak giriyor. Fakat bizim suya yüklediğimiz enerjiyi, biz onu da alıyoruz. Bu enerjiler de frekans olarak beyne iletiliyor. Biz şimdi şu suyu içerken şifa niyetine, şükürle, hamd ile, bu tertemiz suyu bulamayan dokuz yüz milyon çocuk var dünyada, diyerek içersek bu bizim muhteşem bilgisayarımızda, beynimizde olumlu, güzel bir yaşantı oluşmasını sağlıyor. Aksi olduğunda, kötü düşünceler yüklenmişse, beyin de aynı şekilde o frekansları yaşamaya başlıyor. Bu da ne oluyor, biliyor musunuz? Suyla gelen bu frekanslar bizim yaşamımızı olumsuzluklarla oluşturuyor. Habibullah hadisinde “Nasılsak öyle yaşarız, nasıl yaşarsak öyle öleceğiz, nasıl ölürsek de öyle halk olacağız.” diyor, değil mi? Bak işte cennetin sırrını vermiş bize. Demek ki biz bu bilgisayarı olumlu programlarla, iyi düşüncelerle, ilahi güzellikle, Hz. Peygamberin aşkıyla,  sevgiyle, muhabbetle, doldurursak ona göre çıktı alacağız. Eğer cenneti ve Habibullah’a vuslatı istiyorsak, yüklemeden olmuyor.” Sanki bu olmuyor sözü yankı yankı büyümüştü, çocuğun kulaklarında.

Hikmet Barutçugil konuştukça çocuğun anlayışı ve kavrayışı boyanın suda şekillenişi gibi şekilleniyordu. Bu bakışı suya da yansıdı. O da ne! Suda Fuzûli yi görmeye başladı. Fuzûli tebessüm ederek ona bakıyordu. Su kasidesindeki sözlerin açılımıydı Hikmet Barutçugil’in sözleri. Yüzyıllar öncesinin bilge sanatçısı ile bugünün bilge sanatçısı resmen düet yapıyorlardı. Fuzûli’nin Habibullah aşkına su ile akıttığı sözleri yüzyıllar sonra bir başka bilge sanatçı tarafında çağına açıklanıyordu. Hatta bununla da kalmıyordu. Suyun üzerine boyalar serperek söz ebruya dönüşüyor, suretini gösteriyordu.

Çocuğun şaşkınlığı hayranlığa dönüşmeye başlamıştı. Habibullah sevgisi ve aşkı suyolu oluyordu. Gönülden gönle, zamandan zamana akıp gidiyordu. Çocuk heyecanla atıldı. “İki bilge ses bir araya geldi. Sanki zaman kesişmesi oldu. İşte Fuzûli ve siz birlikte konuşuyorsunuz. O Habibullah aşkına beyitlerini söylüyor, siz Ab’rularda yani suyun yüzünde onun beyitlerini şekillendiriyorsunuz. Aşk sözlerini aşkla günümüze yansıtıyorsunuz.” Hikmet Barutçugil çocuğu onayladı. “İki ses bir araya geldi. Aslında arada zaman yok. Belki bir salisedir onunla bizim aramızdaki. Vaktiyle dervişin biri çok merak ediyormuş, kafasına takılmış. Daha erken ölenler kabir azabı çekiyorsa, daha sonra ölenlere oranla daha fazla azap çekecek. Daha sonra ölenler daha az çekmiş olacak. Bu soru onu meşgul etmeye başlamış. Şeyhi, kamil bir insanmış, anlamış dervişin bu halini. Bir gün bir pikniğe gitmişler. Oturmuşlar, çay, sohbet etmişler. İlerde de bir mezarlık görünüyormuş. Şeyh “Gidin bakalım, en eski ve en yeni kabirleri bulun, gelin bana” demiş. Soruyu soran da aralarında, gitmişler. Bir kabir iki yüz elli senelik, tam yanındaki de birkaç gün önce ölü gömülmüş bir mezar imiş. Şeyh o anda kabirdeki zihin ve gönül merkezini açmış. Bu şekilde onları duyabilmeye başlamışlar. İki yüz elli senelik olan adam “şimdi yanıma biri geldi!” diyormuş. İki yüz elli senelik olmasına rağmen o kadar tazeymiş ki anısı yanına şimdi geldi, diye tarif ediyormuş. O an derviş anlamış. Zamansızlık var. Tıpkı bizimle Fuzûli gibi” demiş. Çocuk ve bilge sanatçı Hikmet Barutçugil bu büyük sırrı çözmenin mutluluğuyla tebessüm etmişler.

Çocuk birden Hikmet Barutçugil’e meraklı gözlerini çevirip “Peki neden su kasidesi?” diye sormuş. Zaman içinde birçok Habibullah aşığı gelmiş geçmiş. Su kasidesinin özelliği neymiş?

Hikmet Barutçugil. “Su Kasidesi’ni biz lise yıllarında, edebiyat derslerinde görmüştük. Tabii o zamanki zihin yapımızla şimdiki çok farklı. Aradan uzun zaman geçti. O zaman belki bir ders olarak görüp, not alıp, sınıfı geçmeyi hedeflediğimiz bir şeydi. Bu teklif bize Esenler Belediyesinden geldi.”

Çocuk iyice şaşırmıştı. Ne yani, bütün bu aşk, suyolu, rüzgâr, su kasidesi, Fuzûli… Hepsi bir belediyenin sayesinde miydi? Hikmet Barutçugil anlatmaya devam ediyordu, çocuk sabırla dinlemeliydi. “Belediye başkan yardımcısı Hasan Taşçı Bey birkaç kişi ile görüşmüş. Esenler’de bir suyolu varmış. Tarihi bir eser, bu suyolu. Buradan yola çıkarak ‘Su Kasidesi’ni nasıl gündeme getiririz diye düşünmüşler. Derken bizler akıllarına gelmişiz. Böyle bir teklifi bize getirdi.” Çocuk “Suyun hafızası!” diye atıldı. Su yine yolunu bulmuştu. Yollar almıştı, mekânlar geçmişti. Zamanlar eskitmişti ve bu güne kadar gelmişti. Zihinlerdeki aşk bu suyolu ile ortaya çıkmıştı. Yani yaşam bulmuştu. Bu gerçekten muhteşem bir olaydı. Çocuk büyük bir heyecanla Hikmet Barutçugil’i dinlemeye devam etti. 

Bu çok heyecan verici bir teklif oldu. Su Kasidesi deyince bir naattan bahsediyoruz. Hz. Peygambere ithaf edilmiş beyitlerden, şiirlerden bahsediyoruz. Tabii elimiz ayağımız tutuştu. Bazı şeyleri izah etmek kolay ama arkasında bu derecede amaç edinmiş beyitleri yorumlamak hakikaten bizi düşünceye sardı. Biz yaklaşık altı ay kadar ne yapacağız, nasıl yapacağız, diye düşündük. Bu arada belediyeden bizi sık sık aradılar. Bu işi başlatalım, su yüzüne çıkaralım, diye ısrar ettiler. Ama olmuyor. Bazı duyguların, projelerin kuluçka dönemleri uzun sürüyor. Değil mi, her canlının kuluçka dönemi farklı? İnsan dokuz ay on günde doğuyor, kurbağa beş günde oluyor, kimi yirmi bir günde oluyor. Bu da bizim aşağı yukarı altı ayımızı aldı. Ebrular üzerine resimlerle, çizgilerle bu beyitleri anlatmayı hedefledik. Altı ay ressam arkadaşımızla çalıştık. Sonunda bu işi yapabileceğimize karar verdik. Bir altı ay da bu işin yapım süreci oldu. Bu süreç içinde de birkaç kişiye danıştık. Hem şer’i tarafı hem de görseldeki ifadeler incelendi. İskender Pala divan edebiyatı ve Fuzûli’yi en iyi anlatan ve anlatan ustalardan biri. Bizi birkaç şekilde uyardı. Onların düzeltmeleri sonucunda birçoğunu tekrardan yaptık. Mesela miraç olayında Fuzûli’nin sembol bir resmini yapmıştık. “Aman hocam bunu Peygamber zannederler. İnsan figürü kullanmayın.” dediler. Biz bunu hiç düşünememiştik. Ortak anlam oluşturmak çok önemliydi. Bu çok haklı bir eleştiriydi. Su’i zana sebep vermeden herkesin ortak anlamlandırabileceği çizgiler ve motifler ortaya koymaya çalıştık.”

Bu konuşmalar olurken Fuzûli başını mütebessim şekilde sallıyordu. O aşkını en titiz şekilde ifade etmişti, en özel kelimeleri bir araya getirmişti. Şimdi ulaştığı gelecekteki mü’min kardeşi de özen ve itina ile aşkını suya işliyordu. Ne güzel, aşklar ve hassasiyetler bile birbiriyle uyum içinde raks ediyordu.  Hikmet Barutçugil anlatmaya devam etti. “ Yani toplamda bir senede bu 33 eser ortaya çıktı. Kaside 32 beyitten oluşuyor. Biz tek sayı olsun diye bir de kapak tasarladık. Oraya Ali Hüsrevoğlu’nun talik hattıyla “Ya Habibullah” yazını koyduk.”

İşte o anda havada ve suda “Ya Habibullah” sesi dalgalandı. Öyle bir dalgalandı ki sanki evrenin içi çalkalandı. Sevgi, aşk ve muhabbet zaman ve mekânı aşıp her yeri sardı. Ab’rulardaki ebabil kuşları kanatlanıp uçmaya başladı. Sevr mağarasındaki güvercin kanatlarını çırptı, örümcek ise ağında sallandı. Miraç Ab’rusundaki Kudüs ve Mekke, gezegenlerle birlikte dönmeye başladı.

Fuzûli sağlam bir eser bırakmıştı ki, asırlar boyu beğenilme ve anlamlandırılmasını yitirmemişti. Ta Orta Asya’dan gelen bir su sanatıyla tekrar şekillenmiş, gündeme gelmişti. Bu gerçek aşkın tam bir ispatıydı…

Hikmet Barutçugil “Ben bu eski Türk sanatı Ebruyu yapmaya başladığımda benimle çok dalga geçtiler. İyi ki onlara aldanıp vazgeçmedim. İçimdeki aşkı söndürmedim. Yoksa bugün bu buluşma sağlanamazdı.” dedi. Çocuk “İyi ki, iyi ki vazgeçmemişsiniz. Vazgeçseydiniz su nasıl yolunu bulacaktı, nasıl şekillenip her yere ulaşacaktı?” Hikmet Barutçugil “Merak etme bu proje burada kalmıyor. Esenler belediyesi suyolu üzerindeki tüm şehirlere ve ülkelere Ab’rularda Su Kasidesini götürecek. Amasya’dan Kosova’ya, Balkan coğrafyasında suyolu boyunca ilerleyecek. Yerel dillere çevrilecek. Herkes anlayacak. Su, kültürünü dünyaya yayacak, sürükleyecek.”

Bilge sanatçı ve çocuk birbirlerine heyecan ve mutlulukla baktı. Sımsıcak tebessümler sarmalandı. Hikmet Barutçugil çocuğa eğilerek “Medeniyetler kültür ve sanatla oluşur. Fuzûli görevini yaptı. Bir eser bıraktı. Biz de bizden sonraki nesiller için bir medeniyet bırakmak zorundayız. Maalesef 150- 200 yıllık yakın tarihte “batı kültürlü” bir medeniyet kurmaya zorlandık. Bizden sonra gelecek aklı başında insanlar bizlere bunun hesap sorar. ‘Yapacak bir şey bulamadınız da gittiniz bilmem ne akımını buraya getirdiniz ve onun kötü bir taklidi oldunuz’ diyecekler. Oysa biz Fuzûli’nin Su Kasidesi’ni kendi geleneklerimizden, kökümüzden aldık. Yüzyıllar önce yazılmış bir şiiri son derece güncel bir şekilde köklerimizden bir sanat ile yorumladık. Üstüne yeni bir şeyler koyduk. Bizden sonra gelenler de bu yaptığımızın üzerine bir şey koyacaklar. Bu gelişerek devam edecek. Öz kültürümüz, yerel kültürümüz ile medeniyet kuracağız.” müjdesini verdi.

Asırlar evvel bir suyla şehir kurulmuştu. Habibullah’ın İslamı tebliği sonrasında nice şehirler medeni oldu. Bu medeniyet suyollarıyla varacağı yerlere ulaştı. Sanat, kökleri birbirine bağlayan unsurlardan oldu. Gittikçe güçlenen kökler yeşerdi ve kök saldı.

Çocuk bu düşüncelerin verdiği ümit ve heyecanla bakışını geleceğe çevirdi. Artık geleceğe nasıl akacağını biliyordu. Su, yatağını bulmuştu ve çocuk çoktan geleceğe dalıp gitmişti.

Esma Budak
GÜN AŞIRI
Elindeki fidanı dikmelisin.Çölde susamış bir köpe...
CUMA AKŞAMI
Metruk anıları artık uyandırmaktan vazgeçip bir şe
yazarlar
KİTAPLAR